0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

10: DÜŞÜŞ.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balım! İyisiniz umarım!

Çok keyifle okuyacağınız bölüm olmasını diliyorum. Yorumlarınızı mutlaka bırakın!

Yalın’a karşı Lal. 👍🏻

10: DÜŞÜŞ.

Ne sandım ne sandım... Bu bir sır sandım.

O ikisinin de benden almayı istediği kalbimle beraber kadınlar tuvaletine geri dönüp saklanırken nefesimi bile tutmuştum. Onların aceleci öpücüklerinin verdiği şaşkınlıkla yaptığım ilk şey geri adım atmak olmuştu, hiç fark edilmeden saklanmak olmuştu.

İkisi... Birbirleri için çok uyumsuz, uygunsuzdu. Aralarında kaç yaş vardı? Ondan fazlaydı. Ailesinin haberi olduğunu düşünemiyordum, belki de bu yüzden bu ilişkiyi bilen birisi olmak istemediğim için saklanmıştım.

Rauf belki de bu yüzden aceleciydi.

Bir an önce ölmem için. Doğa'nın yaşaması için.

Bu ufak farkındalığın kıvılcımı ruhumu boğdu. Ellerim kalbimin üzerinde faydasızca birleşti. Buradan çok uzağa kaçıp gitmek istedim. Ayaz ne yapmış olursa olsun... Kalplerimiz uyumlu olursa onlardan asla kaçamayacaktım.

Kapı gıcırtısı duyunca gözlerim büyüdü. Onlar gittikten sonra buradan ayrılacaktım, görünmeyecektim. Rauf ne zamandır buradaydı, lavaboya gelirken o bebek bakım odasının kapalı olduğunu hatırlıyorum, acaba orada mı beklemişti? Adım sesleri, hiç konuşulmadan uzaklaşınca sakinleşmek için biraz daha bekledim.

Gittiklerinden emin olunca da kapıyı açtım.

Aynı anda ama farklı nedenden soluğum kesildi. Omzumdan iten ellerle beraber banyonun fayansına yapıştığımda gözlerim o kadar açıldı ki, sadece Rauf'u da değil, sanki etrafımdaki her şeyi yeniden gördüm. Yüzü yakın mesafeden bana bakarken, "Şşt," dedi, atacağım çığlıktan önce. "Sakin ol."

Göğsüm o kadar şişti ki, içimde patlayacak bir duygu beklemeye başladı sanki. Dirseklerim ve sırtım, ansızın yapıştığım duvarda acırken, "Hiçbir şey görmedim," diye fısıldadım hızlıca.

"Tabii ki görmedin," dedi hemen. Sağ işaret parmağını dudağına bastırdı. "Az önce hiçbir şey görmedin."

Bu gerçekten onların sırlarıydı.

Bu sır olması gerekir miydi? Onlara göre gerekiyordu. Bu bir sırsa ve ben biliyorsam... "Aslında gördüm," dedim, fikrimi değiştirerek.

Rauf'un tehditkâr gözleri meydan okumamı sezdi. "Sana yanıldığını söylesem."

Hadi Lal, bu adamın sana zarar vermesini engelle.

"Ya ailesi? Ailesine de yanıldıklarını söyleyebilir misin?" dedim. Sözcükler onu tehdit etse de sesim çatlıyordu, bir daha kendimi koruyamadan bana dokunur diye.

Niyetim tamamen açığa çıkınca dudakları kıvrıldı. Iyy, o dudaklarla öpüştüğünü hatırlayınca yüzümde nefesinin dolaşmasından tiksindim. "Sen hangi cesaretle beni tehdit ettin?" dedi.

Sırtımın sızısıyla bir kesik soluk aldım. "Sen hangi cesaretle bana dokunduysan, canımı yaktıysan, korkuttuysan, sürüklediysen..." içimi bir anda alev sıcaklığı kapladı, hepsinin karşılığını vermek istedim.

Gözleri hâlâ mor olan çeneme, sonra omuzlarımdaki ellerine indi. Yüzü sıkılaşırken bir adım geri çekilip kollarını yanına indirdi. Hızla gerileyip kapının kenarını tuttuğumda, "Bu saçmalıklarını korkuna veriyorum," dedi sakince. "Gördüklerini unut. Bu senin boyunu aşar. Özel ve aile içinde bir konu."

"O kadar özel ki sadece sen ve Doğa biliyor." Şu an dile döktüğüm her bir sözcük onu kendimden uzak tutmak içindi.

"Ve öyle de kalacak," dedi.

"Sen canımı bir daha yakmazsan," dedim bir adım daha geri çıkarak.

Bana ne yapmaması gerektiğini öğrenmişti, sırlarını ne zaman ifşa edebileceğimi de. Ummadığı şeyler söylemişim gibi düşünceli görünerek bakışlarını göğüs hizama indirdi. "Belki de haklısın, sana merhametli olmalıydım. Çünkü... hayal ettiğim gibi olursa sen Doğa'yı yaşatacaksın."

Onlar böyle söyledikçe kalbimi saklayasım geliyordu. Göğüs kafesimden de ileride. Dokunulmayacak kadar derinlerde.

"Belki bu sadece hayal olarak kalır."

"O zaman oğlun için kork." Ne kadar da pislikti.

"Sen de... yasak aşkın için kork."

Bir adım daha gerileyip arkamı döndüm, koridora çıktığım gibi uzaklaştım kendisinden. Köşeyi dönmeden önce de kapının çarpıldığını duyup hayretle dudaklarıma dokundum. Cesaretime hayret ettim. Kendimi korumuştum, bir daha bana yaklaşırken iki kez düşünmesi gerekecekti. Gülümsedim, nasıl yapabilmiştim? Bir daha yapabilir miydim? Korur muydum kendimi?

Bir adımı daha attığım an görüşümü Affan'ın geniş omuzları kapladı ve ayakkabılarım üzerinde geriledim. Hole girmek üzereyken duraksadı ve göz göze geldiğimizde kendimi tamamen rahatlamış hissettim. Elimin altında saklanan gülümsemem kaybolurken, "Uzun sürdü," dedi.

Bir şeye şahit olmamıştı herhalde.

"Stresten karnım ağrıyordu. Biraz lavaboda beklemek istedim." Gerçekten gelmemin ilk amacı da buydu.

"Ağrıyor mu hâlâ?"

"Geçti biraz."

Saçlarıma doğru bakınca yanağımdaki ıslak tutamı kulağımın arkasına koydum ve sanki konuşmak için bu kısa hareketimin son bulmasını bekledi. Ardından, "Bakıyorum, masaya git," dedi. "Lavaboya girip geleceğim."

Yanlış anlamıştım, tuvaleti kullanmak için gelmişti demek. Yanından çekilip masaya kadar yürürken söylediği gibi beni kontrol ettiği hissine kapıldım. Bu gece sadece o an bakmıştı bana, yemekte hiç bakmamıştı bile.

Yerime otururken Doğa'yı görüp tedirgin oldum. O da fark etmiş miydi? Arkadaşlarıyla sohbetine geri dönmüştü ve daha çok gülümsüyordu Masaya geri dönen Elçin'in karşısına oturduğumda Yalın'ın üzerinden sigara kokusunu hemen aldım.

"Hayalet görmüş gibisin," dedi bana.

Hayret ettim. "Sen de mi hayaletlere inanıyorsun?" Hiç beklemezdim ondan.

"Hı? Ruh gibi olmuşsun, onu diyorum." Açıklamayı saçma bularak gözlerini devirdi. "Neyse, senden bana neyse..."

"Aa, onu diyorsun..." önüme dönüp fark edilmeden Doğa'ya baktım. Masadaki varlığımla hiç ilgilenmiyordu, pastasına devam ediyordu.

"Yalnız sen de derken?" dedi Yalın, yeniden. "Hayalete de mi inanıyorsun?"

"Hayır," dedim ona. Affan'a söylediğim herkese söyleyeceğim anlamına gelmezdi ya.

Elçin'in yüzüğünün kadehe çarpan sesiyle başımı çevirdim. Affan'ın yarım bıraktığı kadehi alıp kalanını kendisi içerken yüzüme baktı. Göz göze gelince de kibarlık olsun diye tebessüm edip, "Durum böyle olunca pek konuşamıyoruz," dedi. "Gördüğümden beri merak ettim, burnunu yaptırdın mı?"

Bu iki kadının yakınlık kurduğu bir sohbete benziyordu. İnsanların bana iyi davranmasına çok seviniyordum ama onunla... "Hayır," dedim. "Ben ameliyattan çok korkarım."

Burnuma bir göz atıp, "İhtiyacın yok zaten," dedi.

İltifatındaki sıcaklığa rağmen aramızda garip bir huzursuzluk hissederek, "Teşekkür ederim," dedim. Ben de ona bir iltifat etmeliydim belki de. Ne demeliydim?

Masaya dönünce bir şey diyemedim. Gözlerimi elindeki kadehte tuttum. Onu bitirip yeni bir kadehi doldururken Affan bakış açıma girdi, koltuğa yerleşti. Her şey yolunda görünüyordu, Rauf'un burada olduğundan kimsenin haberi yok gibiydi.

Sessizliğe büründüm ve masaya kaçamak bakışlarımla dahil oldum. Affan kendisine yeni bir kadeh alıp başka bir şeyler içerken, Yalın'la konuştu. Saat ilerleyince masadan ilk ayrılan sevgili olduğunu anladığım bir çift oldu ve Affan Elçin'e döndü. "Her zaman mı bu kadar çok içiyorsun? Sarhoş olmak üzeresin."

Elçin kadehi bıraktı. "Her zaman değil."

"Araç kullanacaksın," dedi Yalın.

Ona bıkkın bir bakış atınca Yalın kadehi önünden çekti ve Affan masanın ilerisindeki kız kardeşine baktı. "Bizi neden çağırdı bilmiyorum, tüm gece kız arkadaşlarıylaydı." Burnunun ucunu kaşıyarak arkadaşına baktı. "Gidelim."

Sonunda, diye içimden geçirdim. Korkuyla etrafta Rauf'u ararken Affan'ın kalktığı dikkatimi çekti. O sırada bir paket açan Doğa abisini fark edip doğruldu, ona sarılırken hediyesini sordu. Elçin ve Yalın hediyelerini masanın kenarına bırakmışlardı.

Affan, "Hediyeni eve gönderdim," dediğinde Doğa çok meraklı göründü. "Nasıl ya, unuttun sandım."

Affan onun saçlarına ağır ağır dokundu. "O kadar da değil. Sen benim kardeşimsin."

Doğa abisine sarılırken içten göründü, elbette öyle olurdu; kardeşlerdi. Abisini öpüp uzaklaştı ve diğerleriyle vedalaştı, ben gözden kaçmak adına uzaklaştım ve Affan kıyafetlerimizi girişten aldı. Elinin bel hizamdaki kürkümün tüylerinde kaybolmasını izlerken içimi çektim.

Dışarıya çıktığımızda valenin araçları getirmesini bekledik. Kolumdaki ısırık izini dışarıdan okşarken, Elçin kaldırımdan inerek bir sigara çıkardı. Aracı geldiğinde omzu üstünden Affan'a döndü. "Sanırım araba kullanamayacağım. Beni bırakır mısın, hem ailem de senin nasıl olduğunu merak ediyor."

Affan valeden anahtarlarını alırken, sigarasını da kulağının arkasına bıraktı. "Aileni hatırlamıyorum, kendimi sürekli hatırlamadığım insanlarla bir arada olmaya zorlayamam."

İçtenlikle üzüldüm, sanki üzülecek başka şeyim yoktu.

"Onlar farkında, yeniden tanışma gibi olurdu ama haklısın, saat de geç oldu." Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sizinle geleceğim, sabah dönerim."

Affan şoför koltuğuna yerleşirken Elçin'de yanına oturdu. Yalın oflayarak arka kapıyı açtı, benimle arabaya yerleşti. Affan arabayı çalıştırmadan önce dikiz aynasından bu tarafa, Yalın'a baktı, sigarasını içerken kendi camını indirdi.

Cama yaslanarak gördüklerimi aklımdan geçirdim.

Rauf ile Doğa... Ne zamandır sürüyordu, ailesinin rızası olmayacağı belliydi ki saklıyorlardı? Onunla görüşüp masaya geldikten sonra daha da mutlu olmuştu. O adam kırk yaşına yakındı, kendisi ise yirmi beş yaşındaydı. Çok uygunsuz hissettiriyordu, o adam belki de Doğa'yı kandırıyordu.

Fakat... kalbime nasıl göz diktiğini hatırlıyordum.

Doğa için.

Ama kendimi nasıl da korumuştum. Hafifçe gülümseyerek yanağımı kaşıdım. Umarım bir daha yapabilirdim.

"Uyuyacağım galiba, omzuna yaslanabilir miyim?"

Yalın'ın sorusu üzerine dikkatim dağıldı. "Hayır, yaslanamazsın. İterim ki."

"Kinci."

Bakışlarımı kaçırdım, arabada hızlanırken pozisyonumu aldım. Yol sessizlik içinde geçti. Yalın'ın bir ara uyuduğunu, ya da sızdığını düşündüm çünkü o da birkaç kadehten çok içmişti. Affan'da içmişti ama aracı sürerken ayık görünüyordu. Yollar ıssızlaşınca Bursa'ya vardığımızı tahmin ettim, karanlıkta çok az şey görüyordum.

Fakat evin yoluna girdiğimizi anladım ve Affan arabayı park edince Yalın'a döndüm. Bir an uyandıracaktım ama benden önce, "Yalın," dedi Affan ve o da arkadaşının sesiyle huysuz bir ses çıkardı. "Düşeceksin, uyan."

Evet, Yalın neredeyse üstüme yıkılacaktı. Kapıyı açtım ve Elçin'de benden önce inip Affan'ın yanına yürüdü. "Bak, bu fotoğrafımızı göstermiş miydim sana?"

Parmak uçlarıma yükselip o tarafa çevirdim kafamı ve Affan fark edip göz ucuyla bana bakınca hızla önüme döndüm.

"Evet, göstermiştin."

Elçin erimiş karların üzerinde adımladı. "Senin telefonuna da göndereceğim bunları, ne kadar uzun bakarsan o kadar hatırlarsın."

Yalın gözlerini ovalayarak yanımda yürürken sıkılmış gibi ofladı. Yorgun, uykusuz görünüyordu. Affan'ın açtığı kapıdan girince köpek havlaması hemen duyuldu. Aydınlanan evde Zeus'a baktım, koltuktan fırlayarak koştu ve Affan kapıyı kapatırken paçalarına yapıştı.

"Dur," dedi Affan, oflayarak.

O kadar sıkı yapışmıştı ki ona, salonun gerisine yürürken bu haline dudak kıvırıyordum. Yalın doğrudan ortadan kaybolurken Elçin köpeğe eğilip başını okşadı. Zeus kendisine havlayınca da, "Bırak sevgilimi," dedi.

Affan geri püskürtemeyeceğini anlayınca eğilip köpeği aldı, salonda durmadan üst kata yönelince Elçin arkasından bir dakika kadar baktı. Sonra onu izleyenin sadece kendisi olmadığını anlayarak yüzünü bana çevirdi. Kabanını çıkarıp siyah, mini elbisesiyle kalırken, "Hâlâ o odada mı kalıyorsun?" diye sordu. "Odadan pek çıkmıyorsun sanırım, son geldiğimde de görmedim seni."

Soru sorma şeklinden duymak istediği cevabı hissettim. "Onlar iki yabancı adam... bu yüzden odada kalmalıyım." Öyle yaptığımı söyleyemedim.

"Haklısın," dedi. "Bir kadın olarak endişelerini tahmin etmesi zor değil. Fakat onlar... öyle adamlar değil, sen kim olursan ol sana terbiyesizce davranmazlar. Anlatabildim umarım?"

"Terbiyesizce davranmıyorlar ama Yalın kaba, kırıcı davranıyor."

"Yalın? Sadece o mu?"

Ben bir şey demeyince arkasını döndü, üst kata çıkıp yalnız bıraktı. Kapı kapanma sesini duyunca dudaklarımı büzüp arkamdaki duvara yaslandım, temas anında da sırtımın ağrısını hissederek odanın yolunu tuttum.

Affan'ın gece lambasını açıp dış giysilerimi çıkardım. Sutyenimle banyoya girip aynaya sırtımı çevirdim, tenimdeki kızarıklığı görünce çenemi sıktım. O gün de aynısını yapmıştı, sırtımı duvara çarpmıştı, bugün de yapınca... tenimdeki leke çoğalmıştı. Dışarıdan darbe almamaya özen gösterirdim, cildimde bu kadar çok iz barındırmamak için.

"Bir daha bana öyle davranmasına izin vermeyeceğim, koruyacağım kendimi..."

Yüzümü yıkama jeliyle yıkadım ve stresten çıkan bir sivilcemin sızısıyla odama döndüm. Dolaptan çıkardığım eşofman ile ince kumaş askılı kıyafeti giyindim. Bu ev, geldiğim ilk günlerden çok daha sıcaktı.

İçimde, tüm kötü şeylerden ayrı bir huzursuzluk vardı. Gözlerimi kapatıp sık sık yutkunmamı sağlayan bir duyguydu. Gece yarısını geçerken bile önümdeki kitaplara, yazdığım harflere bakarak kalemi tutuyordum. Affan'ın şahsi kalemi çok güzel yazıyordu.

Boğazımdaki gıcık ve peş peşe gelen öksürükle ilacımı hatırlayıp saate baktım. İkiye dakikalar kaldığını görünce de odadan çıktım, mutfağa geçtim. Bir bardak su ile dönerken Affan'ın basamakları indiğini gördüm. O da beni görüp elimdeki bardağa baktı, ne için olduğunu anlamıştı belki de. Başını sallayıp bir şey demeden yukarıya geri döndü.

Neden indiğini biliyordum ve bu kalbimi yumuşatıyordu.

Birkaç saat uyuyup gün ışırken uyandım, dört saatten fazla uyumamıştım. Neden; çünkü tüm sistemim bozulmuştu. Ev hâlâ karanlıkken kalkıp hole çıktım. Doğrudan mutfağa gidip su içtikten sonra kararsızca dolapları karıştırdım. Tatlı yapacak hiçbir malzeme bırakmadığımı görünce de inledim. "Un dahil her şeyi bitirmişim..."

Kavanozu çıkarıp biraz fıstık ezmesi yedim. Salona geçip koltuğa oturdum, kanallar arasında dolaşıp eski bir filmde kaldım. Ellerim çıplak kollarımda dolaşırken gökyüzündeki lacivert görüntüye kalbim kapıldı.

Bu evle ilgili en sevdiğim şey dışarının nasıl göründüğüydü.

Başka bir canlılık hissedince boynumu çevirip basamaklara baktım. Affan elinde tişört tutarak, gövdesi çıplak şekilde aşağıya iniyor, Zeus onu takip ediyordu. Göz göze geldiğimiz ilk andan sonrası olmadı, uygunsuz göründüğü için aceleci halde önüme döndüm. Parmaklarım kolumda sıkılaşırken nefesim derinleşti.

Affan köpek ile önümden geçip dış kapıya yaklaştı. Zeus verandadan inerken Affan siyah tişörtü başından geçiriyordu. Gövdesinin genişliği gözlerimin tüm açısını kapsıyordu. Köpeğin ağaç kenarına yaklaşıp tuvaletini yapmasını beklerken, "Neden bu saatte uyanıksın?" diye sordu.

En son baktığımda saat altıya geliyordu. Bana dönük sırtına bakarken, "Sen de uyanıksın," diye karşılık verebileceğimi düşündüm.

"Komadan beri benim uyku sistemim bozuk."

Komada ne kadar kalmıştı acaba? Bunu öğrenecek hiçbir soru sormamıştım. "Benim de öyle," dedim. "Bazen gündüz uyuyorum, bazen gece. Bir de hasta oldum ya ben..."

Cümlemi bitirmeden, "Yine mi ateşlendin?" diye sordu.

"Hayır, geçtiğimiz günlerden bahsettim. Öksürüyorum ama şimdi iyiyim. Hasta olup gündüz uyudum ya, iyice bozuldu uyku vakitlerim..."

İşte bu kadar kısa sürdü benimle konuşması. Kendimi koltukta toplayıp çıplak ayaklarımı yere dokundurdum. Acaba gece boyunca mı uyanıktı? Odasını Elçin'le mi paylaşıyordu? Ben hatırlamadığım birisiyle paylaşamazdım mesela. Zeus yanına geri dönünce Affan ona eşiği gösterdi. "Banyoya git, kendini temizle."

Bildiğim kadarıyla köpeklerin böyle bir alışkanlığı yoktu, zaten Zeus'da içeriye girdikten sonra koltuk arkalarında dolaştı. Affan kapıyı kapatıp sese doğru döndü, ekrandaki film sahnesine göz attı. Bir şey dememek için dilimi ısırdım. Affan Rauf'dan hazzetmiyordu, kardeşi ile ilişkisi hakkında ne düşünürdü?

Televizyonu izleyerek, "Böyle durma," dediğinde, "Nasıl?" diye sordum.

Kafasını çevirip boyun hizamdan aşağısına baktı. "İnce giyinmişsin. Hastalığın geçmedi."

"Ama ev çok sıcak," dedim hemen, konuşmamızın sürmesi için. "Baksana, yirmi sekiz derece." Duvardaki sıcaklık göstergesini işaret ettim. "Yalın onu düşürmüştü gerçi ama yine yükselmiş. Hem sen de az önce tişört bile giymiyordun..."

Konuşmayı bu şekilde devam ettirmeme gerek yoktu, o yüzden sustum ve gözleri kolum boyunca uzanınca neye baktığını anladım. Isırık izine dokunup Zeus'u göz hapsine aldım, tehlikeli şekilde bakmaya çalıştım. "Ama çok tatlısın, yapamıyorum," dedim ona gülümseyip.

"Acaba o mu..."

Affan salondan ayrılmak için uzaklaşınca vücudum doğruldu. Genzimi temizleyerek onu durdurdum. "Burada kalır mısın, sana bir şey vereceğim," dedim.

Cevabını dinlemeden, orada kalmasını umut ederek arkamı döndüm. Odama koşarak gittim, evden getirdiğim eşyalar arasından yara merhemini bulup telaşla geri döndüm. Basamakta oturmuş, bekliyordu. Önüne kadar yürüyüp yara kremini uzattım. "Ben bunu çok kullandım, izlerine de iyi geliyor." Elinin üstünü işaret ettim.

Gözlerimin içine bakınca herhangi başka açıklama yapmama gerek olmadı, onu düşündüğümü anladı. Elimden kremi alırken, "Demek çok kullandın," dedi.

"On on beş kere falan," dedim hızlıca. Parmak uçlarımda yükselip alçaldım. "Ama şimdi kesin geçirir diye söz vermeyeyim, mahcup olurum sonra."

"Kendini çok mu yaralıyorsun?"

Bazen ben, bazen de başkaları. "Eskisi kadar değil."

Dudaklarını sıkıp bir nefesle başını eğdi. Kremi inceledi, Rusça yazılardan hiçbir şey anlamadan başını yeniden kaldırdı. Onun bana öğrettiği gibi, ona bu yazıları açıklayacaktım ki kremin tüpünü çeneme koyup yüzümü hafifçe kaldırırken gözlerime doğru baktı. Yanaklarıma doğru beklenmedik sıcaklık yaklaşırken nefesim yavaşladı. "Çenene sürdün mü?" diye sordu.

Cevabım başımı iki yana sallamak oldu.

Onaylamıyormuş gibi görünerek kremi çenemden yavaşça çekti ve kapağını açıp biraz elinin üstüne sürmeye başladı. Arkamdaki korkuluğu tutarak kıpırdayıp durdum ve jel yarasının üstünde erirken, "Merak etme, başka kötü bir şey vermedim," dedim. "Üstünde yaralar ve yanıklar için olduğu yazıyor."

"Senden başkası kullanır mıydı?"

"Hayır," dedim, bir kez Ayaz için kullanmıştım ama söylemedim.

"Temizdir o zaman," dedi.

"Bir krem nasıl kirli olabilir ki," dedim elmacık kemiklerini izleyerek.

"Doğrudan yaraya sürülürse kirlenebilir, hiç hijyenik olmaz."

Bu konuda haklıydı aslında, belki benim de birkaç kez öyle sürmüşlüğüm olabilirdi. Rahatsız olmaması için dile getirmedim ve yarası hafifleyeceği için sevindim. Kremi bana geri uzattığında da, "Birkaç gün sende kalabilir," dedim.

Çok erken saat olduğu için kısık sesle konuşuyordum. Evdekilerin uyanmasını hiç istemiyordum. Onlarla bir aradayken Affan'la çok konuşamıyordum.

Yüzüme bakarak onayladığında aklımdaki bir diğer şeyi söylemek üzere dudaklarımı ısırdım. Bu evdeki amacım, aramızdaki uzaklık belliyken utanmaz davranmak istemiyordum fakat... bana bu iyiliği de yapsa çok mutlu olurdum.

"Söyle," dedi anlayarak.

O kadar kıpırdamaya başlamıştım ki, gözünden kaçmamıştı. "Eğer yakında markete gidersen birkaç şey alabilir misin?" diye sordum. "Belki fark etmişsindir, tüm tatlı malzemeleri bitmiş, yani bitirmişim demek istiyorum. Unu bile... Almak istemezsen anlarım, aslında anlayamam ama tabi kızamam da sana. Öyle üzülürüm sadece. Alırım dersen de söyleyebilirim eksikleri."

Bana bir dakika kadar sessizce baktı. "Gitmek ister misin?"

Duraksadım. "Markete mi?"

"Evet. Tatlı malzemelerini kendin seçersin."

Tereddütsüzce başımı salladım. Evden çıkmakla kalmayıp hem de bir sürü malzeme alabileceğim için heyecanlandım. Affan sakince basamaktan kalktı. "Hazırlanırsan gidelim."

"Şimdi mi?"

"Uyumaya döneceksen..."

"Yok, yok," dedim hızlıca. "Erken ya, marketler açık mıdır?"

"Sen hazırlanıp biz merkeze varana kadar açılır."

Doğru ya, gitmemiz iki saati bulabilirdi. Bir alt basamağa daha inip o arkasını dönerken başımı salladım kendi kendime. Sonra da parmak uçlarımda odaya kadar koştum.

Öncelikli olarak dolaptan sabah serinliğinden beri koruyacak kaşmir, vücudumu saran buz mavisi kazak aldım. Bacaklarıma da geniş paçalı kot pantolon giyindim. Henüz yüzümü bile yıkamamıştım, ılık su yüzüme dokunurken saçlarımı korudum. Fırçayı dalgaların arasından geçirerek güzelce taradım, dün de sürdüğüm nemlendiriciyi dudaklarıma sürdüm.

Odaya dönerken ormandan bir uğultu daha duyup ürperdim. Günde birkaç kez vahşi hayvan sesi duyuyordum. Çok hızlı hazırlandığım için biraz bekledim, eksik gördüğüm tatlı malzemelerini Rusça şekilde kâğıda yazdım. Onun vaktini alıyordum ama istemese teklif etmezdi, mecburiyetten bir şey yapacak ya da hayır, demekten çekinecek bir adam değildi.

Yatağın ucunda sabırsızca oturduktan sonra salona geri döndüm. Başka birisi uyanmamış gibiydi. Elçin'e söyleyecek miydi? Belki o da gelirdi. Ya da... bu fikirden hoşlanmayabilirdi.

Affan merdivenden tek inince kalktım. Bana pek bakmadan doğrudan kapıyı açıp çıktı. Arkasından araca kadar sessizce gittim. O benim kadar kalın giyinmiyordu, bir siyah, geniş kalıplı deri ceket giyinmişti. Arabayı ana yola ulaştırınca telefonumu çıkarıp kontrol ettim, Kerim'den yanıt yoktu.

"Belki sen söylersin ama... Kerim'den haber var mı?"

Sadece, "Hayır," dedi.

Amacı neydi, anlayamazdım. Keşke Ayaz'ı bana geri verseydi, gerçi o zaman oğlum güvende olur muydu, bilmiyordum.

Keşke onun kalbi uysa, o ölse... Birinin ölmesini istemek affedilmez bir şey ama birini öldürmek kadar da değil. Ablamı öldürmek kadar değil. Ablamı acı çektirerek öldürecek kadar değil.

"Ne alacağın aklında mı?"

Karanlıktan çıkmak için bu sorusuna tutunup cebimdeki kâğıdı hevesle çıkardım. "Unutmayayım diye yazdım. Bak." Kâğıdı ona gösterdim.

"Yola bakıyorum."

Kâğıdı indirerek kendim baktım.

"Okuyayım mı o zaman?"

"Oku."

Ona biraz kalabalık olan listemi okudum ve ihtiyaç listemin son eksiğini de söyleyip, "Zaten baksan da anlamazdın, Rusça yazdım," dedim.

"Kandırdın mı beni?"

Gülümsedim. "Hıhı. Baksaydın çok komik olacaktı ama bakmadın ki ya..."

İçini çekti. "Türkçe yazmalıydın." Pekiştirmem için.

"On saat sürerdi," dedim. "Ama... ölmezsem öğrenirim, hızlı yazarım." Belki ölmezdim, kalbim sonsuza kadar bana ait kalırdı. Bana ait kalır mıydı?

Derin bir nefes alıp aracı hızlandırınca kendime sarılarak gözlerimi kapattım. Yolumuz vakit alacaktı, araba sıcak ve deri kokuyordu ama alıştığım erkek kokusu da burnuma geliyordu. Yine çok parfüm sıkmıştı.

Şehir merkezine yaklaşınca canlılık fark edildi. Affan geniş, temiz bir sokaktaki yılbaşı konseptiyle süslenmiş mağaza önünde durdu. İki ayrı kapıdan indik ve kayan kapılardan geçtik. Çok geniş, temiz marketti. Girişteki tezgâhta meyveler vardı, sepetler süslenmişti.

Etrafımda dönerek listemi çıkardım, unu almak için raflar arasında kayboldum. Unu bulunca kucakladım ve yanımda araba belirince Affan'a döndüm. Güneş gözlüklerinin altından diğer rafa bakıyordu, sabah güneşi araçta yolu görmesini engelleyince takmıştı.

Unu araca bırakıp diğer malzemeleri topladım, rafların arasında koşturdum. Affan dizlerimi kırarak eğildiğim reyona yaslanıp kucağımdakilere baktı. "Fıstık ezmesi listende yoktu."

Geri bırakmak için kalktım. "Fiyatı uygundu ama geri bırakayım."

"Sorun yok."

Yine de bıraktım. Listeye bir daha bakıp eksikleri topladım ve hepsini arabaya bıraktım. Sonra yanından geçtiğimiz reyonun önünde yavaşladım, iki ayrı paketi alıp ona döndüm. Ceketinin fermuarıyla oynuyor, arkamdan ilerliyordu. "Hangisi kabartma tozu?"

Paketleri okuyup, "Sağ taraftaki," dedi.

"Diğeri de vanilin mi?"

"Evet."

İkisi de koydum ve sonra buzluktan kırmızı meyve aldım, tezgâhtan balkabağı ile muz. Arkamı dönünce onu göremedim, dudaklarımı ısırarak reyonlar arasına bakındım. Onu aktüel ürünlerin olduğu bir yerde görünce yanına ilerledim. Birkaç kırtasiye ürünü vardı, Affan'da elinde kalem tutuyordu. Beyaz, tatlı bir kalemdi. Yaklaştığımı anlayınca omuz üstünden bana döndü. "İster misin?"

Temiz, güzel elindeki kaleme ilgiyle bakıp gülümsedim. "Ben mi?"

"Evet, bununla yazarsın."

Kalem gözüme daha da güzel göründü, benim olmasını istedim. "Çok güzel ama ben senin kalemini kullanıyorum." Duraksadım. "Ha, eğer kalemini geri istiyorsan..."

Kalemi uzattı. "İki tane olur."

Elinden almak için uzanınca kalemi bırakmadı, ikinci kez çekince daha sıkı tuttu. Gözlerimi kaldırıp yüzüne bakınca çoktan reyona döndüğünü, bana bakmadığını gördüm ama ne yaptığını farkındaydı.

Son bir güçle çektim ve kalemi serbest bırakınca alıp yakından baktım. Yazıp yazmadığını kontrol etmek istiyordum. Elimin kenarına A harfini ve sonra L harfini yazdım ve kalemin iyi olduğunu görüp aldım.

Affan ilerleyince arkasından yürüdüm. Benim alacaklarım bitmişti, şimdi kendisi bir şeyler bakıyordu. Saçları hafif dalgalıydı, gözlük çerçevesinin etrafına dolanmıştı. Biraz dikkatli bakınca saç renklerimizi de, ten renklerimizi benzettiğim gibi benzettim.

Çok da yumuşak görünüyordu ayrıca.

Onun beni izlediğini neredeyse hiç görmüyordum. Ben de yapmamalıydım.

"Bunu da almak istiyorum," dedim, son kez. Yanından geçtiğimiz reyondaki lastik tokayı gösterdim.

Arabaya bir ekmek paketi koyarken elimdekine baktım. "N'apacaksın?"

"Saçlarım için."

"Toplamak için mi?"

Siyah lastiğin sıkılığını kontrol ettim. "Evet, saçlarım uzun, bazen daralıyorum."

"Gerek yok," diyerek kendi alışverişine dönünce ısrar etmeden bırakıp ondan uzaklaştım.

Daha bir şey almadan işinin bitmesini bekledim. Ev ihtiyaçları için eklediklerinden sonra kasanın yolunu tuttu, arabayı boşalttı. Fıstık ezmesini ne ara geri eklemişti bilmiyorum ama kasadan geçmişti. Tatlı malzemelerimi özenle poşete koydum, ödemeyi yaptığı sırada iki poşeti de kavrayıp onu bekledim. Diğer üç poşeti aldı ve önümden geçerken ellerimdeki poşetlere de uzandı. Ben bir şey diyemeden ağırlıklar kayboldu ve eğildiği için gözlüğü yüzüme düşünce, hemen uzanıp yere kadar inmeden telaşla tuttum.

"Geri koy," dedi elleri doldu olduğu için.

Doğrulunca boy farkımızı açığa çıktı. Kafasına geri koymak için uzandım ve gözlüğü yerleştirirken az önce düşündüğüm gibi saçları parmaklarıma dokundu. Hızlı yerleştirmek istedim ama güzel yapmak istedim, bu yüzden özendim ve saçındaki dalgaya son kez dokunup geri çekildim. Dokunduğumu görüyordum ama hissedemiyordum. Gerçekten yumuşak olup olmadığını anlayamamıştım.

Soğuk havaya çıkarken bilek içimle alnıma dokunuyordum. Galiba ateşim çıkıyordu. Dönünce ilacımı içecektim. Arabaya bindiğimizde Affan ceketini çıkardı, beyaz, kaliteli bir kalıbı olan tişört giymişti. Aracı park alanından çıkarırken iyice yerleşti, kemerime bakıp yola çıktı.

Eve dönünce yine kalabalık olacaktık. Onunla pek konuşamayacaktım. Odamdan çıkmazdım belki, onlar bir arada olurdu. Keşke benim de istediğimde konuşabileceğim birisi olsaydı.

Yaklaştığımız anlaşılınca gerildim. Market poşetlerini taşırken serin havada tişörtle kaldı. Bunu hiç onaylamadım ve evin kapısını açıp girdiğimizde sessizlikle karşılandık. Affan doğrudan mutfağa geçince ben de arkasından gittim, torbalardan tatlı malzemelerimi çıkardım. Onun yaptığı ilk şey ellerini yıkamak olmuştu. Eşyaları yerleştirirken Affan dirseklerini adaya yaslayıp orada kaldı. Her hareketim izlenince birkaç kez eşyaları düşürdüm. Aynı anda birisinin mutfağa girdiğini gördüm ve Elçin siyah bir erkek tişörtüyle içeriye süzüldüğünde sırtımı tezgâha çarparak geriledim. Şaşkın ya da habersiz görünmeden, elindeki sıcak içecekten bir yudum aldı.

"Sende mi gitmiştin?" dedi bana.

"Birkaç ihtiyacım vardı," dedim en doğru cevabın bu olmasını umarak.

Affan ona bir göz atıp tekrar bu tarafa baktı ama yerleştirmeye devam etmediğimi görünce doğruldu, buradaki işi bitmiş gibi çıkışa yöneldi. Yanından geçtiğinde Elçin ona yaklaşıp göğsüne dokundu. "Kahve yaptım, sana da getireyim mi?"

"Hayır."

Affan uzaklaşınca siyah, dizlerine kadar uzanan tişörte bakıp malzemelere geri döndüm.

Daha da yaklaşıp, "Neyin nerede olduğunu biliyorsun sanırım?" dedi.

"Hıhı," dedim. "Birkaç kez tatlı yaptım, yerlerini öğrendim."

"Tatlı mı?"

"Evet, biraz düşkünüm."

Kalan her şeyi yerleştirirken tezgâha yaslanıp beni izledi. Aslında böyle bir zorunluluğum yoktu ama zorunluluk gibi hissetmediğim için devam etmiştim.

"Demek daha iyisin?" dedi, bunun üzerine. "Tatlı yapıp, iyi vakit geçirmene şaşırdım."

Bu benim başa çıkma yöntemimdi, üzüldüğümde sevdiğim şeylerle oyalanmayı seviyordum. Fakat tabi o dilediği gibi anlayacaktı beni. "Evet, Duru'nun ölümü atlatılması zor bir şey. Fakat dün ablası doğum gününü kutlarken de iyi vakit geçiriyordu." Ve sen arkadaşının nikâhına gittiğinde de.

Ellerimi mutfak lavabosunda yıkamaya başlarken önce sessizleşti, akabinde de, "Doğa dün sevdiği insanlarla beraber olmak istedi," diye onu savundu. "Merak etme, ben onun için böyle düşündüğünü söylemeyeceğim."

"Bunu merak etmedim," dedim, kendisine dönerek. Artık kahvesini içmiyordu. "Beni bundan daha az sevemez, bu yüzden dilediğini söyleyebilirsin ona."

Daralmış gibi saçlarını toplayıp, "Herkes için çok zor bir süreç," dedi. "Ama bence senin için süreç oldukça kolaylaştı."

"Neden öyle düşündüğünü anlayamadım," dedim sessizce. "Affan'ın ailesi ölmem için gün sayıyor."

"Sadece ailesi mi? Affan'da." Kararlı şekilde başını salladı. "Tüm bunlar onu boğuyor, anlıyorum ben. Bitmesi için sabırsızlanıyor."

Yapmamak için dilimi ısırdım. Affan'la ilgili sorular sormamak için.

Affan beni sadece bir insanın yerine koyuyor. Herhangi bir insanın yerine. Ne kötü davranıyor. Ne iyi. Herhangi birisine nasıl davranıyorsa öyle davranıyor.

"Peki sana söyledi mi?" diye sordum. "Kalbim Doğa ile uyum yakalamazsa n'olur? O zaman bana ya da Ayaz'a ne yaparlar?"

Zaten konuşmanın tümünde mutlu değildi, bunu sorduğumda daha da rahatsız oldu. "Güven amcanın bir düşündüğü vardır ama Affan'a söylememiştir, Affan'da sormamıştır."

"Affan kendisine söylenenleri yapar mı?"

"Ah, nerede..." iç çekti.

"Bu konuda... babasına yardımcı oluyor."

"Nadiren yapar, mevzu bahis olan kardeşi üstelik. Hem bu ev Affan'ın, senin de gözlerden uzak olman lazımdı..."

Bir daha dilimi ısırdım. Affan'la ilgili soruları Yalın'a ya da Elçin'e sormaktan vazgeçmeliydim.

"Her neyse," diyerek dikleşti. "Orada işin bitti mi? Affan'a bir şeyler hazırlayacağım."

Adaya kadar geriledim ve o buzdolabını açıp birkaç malzeme çıkardı. Ona bir tabak hazırlamaya başladı, özendiği açıktı. Kendisini Affan'a hatırlatmak istiyordu. Kazadan önce ilişkileri nasıldı acaba? Affan'ı... birine özen gösterip sevgiye boğduğunu hayal edemiyordum.

Koridora çıktım ve Affan'ın tekrar buraya yürüdüğünü görünce yavaşladım. Elinde iki tane kirli kadeh tutuyordu, onları mutfağı bırakacağı belliydi. Gelmişken kahvaltısını da yapardı. Beni arkasında bırakıp gözden kayboldu ve ben uzaklaşırken sesleri geldi. "Ben başkasının parçasını yemem," diyordu Affan.

"Sadece küçük bir ısırık aldım."

"Zorlama, biliyorsun madem huyumu..."

Salona geçince hiç hoşlanmadığım bir durumla karşılaştım. Yine o kadın gelmişti, Affan'ın aile evindeki. Belki kapıyı Affan açmıştı, o mu çağırıyordu? Kadın deri koltuğun yastıklarını elleriyle kabartırken beni fark etti ve baştan aşağıya süzdü. "Odanıza girin, buraları topluyorum."

Öyle yapmak üzere odama geçtim, temizlik kokusu peşimden gelirken yatağımda çalıştım. Fakat bu uzun sürmedi, yarım saat sonra bu kez odama, robot süpürge ile geldi. Elindeki bezle komodinleri silmeye başladı, bana yan yan baktı. "Bu odada kalıcı değilsiniz, böyle dağınık kullanmayın."

"Esir tutulduğum evi mi temizleyeyim?" Neden bunu yapacağımı düşünmüştü acaba?

"Ben mi temizleyeyim? Onu mu diyorsunuz? Bu oda senin için fazla bile!" Odayı kokladı, yüz buruşturup diğer komodine yürüdü. "Affan Bey söylemese elimi sürmem."

Ne demiştim ki? Gerçekten sevmeyerek kaldığım evi temizlememi beklemesine hayret etmiştim. Ayrıca yatağımın örtüsü dışında oda topluydu. Aslında bir mana aramam daha manasızdı. O bilhassa böyle davranıyordu. Ben sadece susarak bile onu öfkelendirebilirdim.

Burada kalmadım, o söylenirken çıktım ve cam önünden geçerken Rauf'u gördüm. Tabi, o kadını Rauf getiriyordu ev temizliği için. Dün gece ne yaşandıysa anı anına hatırladım ve camın ardından kesişen gözlerimize rağmen düşünceleri gözlerini gördüm. Artık sırlarını bilmem onu huzursuz ediyordu, bu yüzden ilk seferde olduğu gibi yüzüme gülmedi, ya da aşağılamadı.

"Mraz." alçak

Yukarıda misafir odaları vardı. Onlar gidene kadar orada kaldım ve Affan'ın verdiği çocuk kitabını okumaya devam ettim. Hiç keyif vermiyordu ama gerçekten çok yardımcı oluyordu.

Bir saat sonra gittiklerini umdum ama odanın kapısı açılıp Müjgan içeriye girdiğinde yanıldığımı anladım. Yataktaki toplanmış oturuşuma bakarak, "Burayı temizleyeceğim," dedi. "Çıkmalısın."

Şimdi de buradan mı? Onu rahatsız etmiyordum ama düşündüğüm gibi varlığımdan kimse hoşlanmıyordu. "Bu odada kimse kalmıyor ki," dedim istemsizce. "Kirli değil."

"Çok havasız," dedi, sanki tozları önünden çekiyormuş gibi elini havada salladı. "Camları açacağım, eşyaların tozunu alacağım."

Göğsümü sıkıştıran nefesi verip karşılıksızca eşyalarımı toplamaya başladım. Davranışındaki kabalık bana doğrudan söylemediği kötü cümlelerle doluydu. Yataktan inip yanından geçtim ve kapıya ulaşırken bir çığlık duyarak irkildim. Sesin dışarıdan geldiğini iki saniye içinde fark edip kapıyı açtım.

"Yalın!"

Elçin'in sesi kapısı kapalı odadan yankılanmıştı. Korkarak holde iki adım attım ve Yalın, kaldığı odadan fırlayarak şaşkın şekilde bana baktı. Uykudan yeni uyandığı belliydi, gözünü ovalayarak gözlerini sese çevirdi ve hızla ilerleyip Affan'ın oda kapısını açtıktan sonra koşarak içeriye girdi. "N'oldu?"

Elçin'in korkmuş sesi kulaklarıma gelince adımlarım hızlandı. "Başı döndü, ben daha tutamadan düştü..."

Kapının önüne kadar yürüyünce ne olduğunu görüp elimdeki her şeyi düşürdüm. Güçlü bir irkilmeyle kapı çerçevesine yaslandım. Yalın, zemine yüz üstü düşmüş Affan'ın önünde alçalıp endişeyle uzandı ama ellerini dokunmadan geri çekti, yüzünü Elçin'e çevirdi. "Nasıl düştü? Bir yere çarptı mı kafasını? Bayıldı mı?"

Elçin birkaç adım geride, ellerini etrafında hareket ettirerek fısıldadı. "Bir... bir anda oldu, başını tuttu, arkasını dönüp kitaplığa yaslandı... sonra aniden yığıldı işte!"

"Kahretsin, kahretsin!" Yalın yüzüne alçalıp göz kapaklarını hafifçe çekiştirdi ve kafasının arkasına doğru eğildi. "Kitaplığa çarptı mı kafasını, gördün mü?"

"Hatırlamıyorum, o kadar hızlı oldu ki..." Elçin bir adım daha gidip onun yanında eğilmeye çalışınca, "Dokunma!" dedi Yalın ve kafasını arkaya, hole çevirdi. "Rauf'u çağır!"

Bana dendiğini sandım fakat arkamdaki koşuşturmadan Müjgan'ın indiğini anladım. Zaten bana dese de gidemezdim, ayaklarım çoktan odanın içine ilerlemişti. Başımı sola yatırınca Affan'ın yüzünü yakından gördüm ve sanki birisi omzumdan itmiş gibi sendeledim. Göğüs boşluğum sıkıştı ve aramızdaki bir dalga boyu mesafeye rağmen kalbinin attığını duymak istedim.

Gözleri ilk andan beri kapalıydı, Yalın onu hareket ettirmekten korktuğu için yüzünün yarısı hâlâ zemine yaslıydı ve vücudu şekilsiz biçimde geniş bir alanı kaplamıştı. Yalın onun hiç tepki vermediğini görüp bir küfür savurdu ve Elçin korkuyla ona baktı. "Ambulans arayayım," dedi, hemen de kalkıp masa üzerindeki telefona uzandı.

"Buraya çok uzak," dedi Yalın ve elini Affan'ın kafasının arkasından çektiğinde parmaklarında kırmızı bir renk parladı. "Siktir."

Bir anda oda etrafımda döndü, her şeyi o kan kadar kırmızı görüp düşünmeden Affan'a yakınlaştım. Belki de sonra utanacağım şekilde dizlerimi yere yaslayıp otururken elimi yüzüne uzattım, hiçbir şey hissettiremeyeceği halde. Uzanıp Yalın'ın yaptığı gibi korkuyla gözünü açmaya çalıştım.

Yalın endişeli yüzünü bana çevirip bileğimi tuttuğu gibi itti beni. "Çekil ayak altından, çık!"

Bileğimi sıkı tutuşundan kurtulup elimi bir daha uzatıp gözünü açmaya çalıştım. "Affan?"

"Sana diyorum," dedi Yalın. "N'apıyorsun, çekil şuradan..."

Gözünü açamayınca elimi bu kez telaşla başının arkasına götürdüm, elime bulaşan kırmızılığa inanamadım. Nefesimi tutup bir daha yüzüne bakarken, canının ne kadar acıdığı geldi aklıma.

"Onu öldürmeye mi çalışıyorsun?" dedi Yalın ve beni daha kuvvetle itince, popomun üstüne düştüm. Daha kendimi toparlamadan da iri bir vücut görüşümü kapattı. Rauf Affan'ın önünde eğilince telaşla doğruldum, onu tutup Affan'ın üzerinden çekmeye çalıştığımda hepsinin yüzü bana döndü. "Bırak," dedim ona.

Rauf kaş çatışının ardında bir öfke gizleyerek, "Delirdin mi?" dedi bana. "Neyi bırakayım, adama bakıyorum, çık şuradan!"

"Yaralayacaksın onu," dedim panikle.

"Yalın, çıkar şu kadını, bakayım Affan'a..."

Yalın doğrulduğu gibi kolumdan tutunca yüzümü ona çevirip, "O Affan'dan nefret ediyor!" dedim, sanki bunu bilmiyormuş gibi. "Neden çağırdın, kafasını acıtmasın bak sonra..."

"Sana ne bundan? Neden garip davranıyorsun? Rauf eski doktor, başka kimi çağıracaktım?"

Beni kapıya kadar götürünce şaşkınca başımı arkaya çevirdim. Affan'ın yüzünü görebildiğim boşlukta sadece bir anlığına gözlerini araladığını da gördüm ama bu kalbimin hızlandığı kadar kısa sürdü. Göz kapakları geri düşerken Yalın beni oda kapısı önünde bıraktı.

Vücudum duvara yaslanırken beni orada bırakıp kapıyı kapattı. Hafifçe eğilip avuçlarımı titreyen dizlerime yaslarken göğsümden çok büyük nefes boşaldı. Mesleği ne olursa olsun Rauf onu incitebilirdi, Yalın'ın anlamadığı bir anda yapabilirdi. Endişeyle dudaklarımı ısırıp tekrar kapıyı açmaya çalıştım ama aynı zamanda çıkan Müjgan kapıyı arkasından kapatıp, "Aşağıya inin," dedi.

O telaşla basamakları inerken duvara yaslanıp kabullenmiş halde bekledim. Gerçekten Rauf yardımcı olabilir miydi, ayrıca ne doktoruydu? Müjgan elinde bir kumaş ile döndüğünde içeriyi görmeye çalıştım. Kulağımı kapıya yaslayıp sesleri dinledim, cümle içinde geçen beyin travması sözcükleriyle başım döndü.

Neden bir anda bunu yaşamıştı?

Kazanın etkileri hâlâ sürüyor muydu?

Yalın onun koştuğu sabah kızmıştı, demek yanılmıyormuş. Şimdi ne olmuştu da başı o kadar dönmüştü? Duvara geri yaslanıp dakikalarca herhangi birinin çıkmasını bekledim, eğer hastaneye gitmeye ihtiyacı varsa, ambulans gelene kadar çok geç olursa...

Kapı açıldığında başımı hemen çevirdim ve Yalın'ın omzu üstünden içeriyi gördüm. Elçin ve Rauf onun yanında alçalmışlardı, Affan'ın yüzü dönmüştü ve gözleri artık açıktı. Elçin kafasının arkasına bez bastırırken, Rauf onunla konuşmaya çalışıyordu. Kapının kenarını tutunca elimdeki kan bulaştı ve Affan'ın iyiyim, fısıltısı kulaklarımı doldurdu.

Kalbimi tutup derin bir soluk verirken, "Bana bak," dedi Rauf ona. "Başın dönüyor mu hâlâ?"

Affan bir daha, "İyiyim," dedi.

"Nerede olduğunun farkında mısın?"

Affan'ın gözleri tavandaydı, derin nefesler alıyordu. "Odamdayım."

"Evet," dedi Rauf ve ona birkaç parmağını gösterdi. "Bu kaç, söyleyebilir misin?"

Affan, "Git başımdan," dedi ona.

Rauf, "Ne yazık ki iyi," dedi Elçin'e ve onun elindeki kumaşa yakından baktı. "Kanaması kısa sürdü fakat bir süre daha hareket etmesin. Canın acıyor mu?"

Affan hafifçe inleyip göz kapakları tekrar düşünce içeriye endişeli bir adım daha attım. Başını sol tarafa çevirdi ve Elçin bir şeyler söylerken gözleri aralandı. Odak sorunu yaşadığını anladım ama buna rağmen bakışlarımız bütünleşti. Bir daha gözlerini kapatmasını, beni diğerleriyle yalnız bırakmasını istemiyordum.

"Çekilin, kalkacağım," dediğinde Rauf, "Bir süre daha böyle kalsan iyi olur," dedi. "Kafa kanaması geçirdin."

"Acımıyor, sert çarpmadığım belli." Affan önce başını, sonra gövdesini kaldırınca Elçin onun omzuna destek oldu. "Korkuttun beni, nasılsın? Başın çok ani döndü, bir şey mi hatırladın?"

Affan ona birkaç saniye bakıp yüzünü inceledikten sonra doğruldu ve aynı zamanda Yalın odaya girdi. Elindeki kutuyu Rauf'a uzattı ve o da bir tansiyon aleti çıkardı, Affan'ın koluna asıldı. "N'apıyorsun?" dedi Affan, hiç hoşlanmayarak.

"Ani tansiyon düşüklüğünden bayıldın belki, bakıyorum."

Affan kafasının arkasına dokununca çektiği acıyı düşündüm, en hassas olduğum durumdu fiziksel acı. Parmaklarına sürtünen kana baktıktan sonra gözlerini tekrar buraya çevirdi. Uzakta olan sadece bendim, bu yüzden bana bakmak içindi. Bakışları kapı çerçevesini tutan elime yoğunlaşınca kanı gördüğünü anladım.

İyi misin, diye sormak istedim.

Rauf onun tansiyonunu ölçüp gerçekten düştüğünü söyledi, Affan tamamen kalkıp odadan ayrılırken Elçin'de onunla hareket etti. Yanımdan geçerken bana baktı ve ben de başının arkasını görmek istedim. Kan ensesindeki saçların bir kısmında leke bırakmıştı.

Odasına gittiğinde kapısına kadar ilerledim. Bu sırada Yalın Rauf ile konuşuyordu diğer çalışma odasında. Affan yatağına oturup başını iki yandan tutarken Elçin odada kayboldu. Onun banyoya gittiğini, su sesi duyduğumda anladım. Eşikten içeriye girmeden, "İyi misin?" diye sordum.

Yüzüme bakmadan önce lekeli elime bir daha baktı. "Korktun mu?"

Hemen başımı salladım.

"Daha önce de oldu," dedi belki korkmamam için ama zıt bir etki bıraktı bende.

Sonra ne ben ne de o başka şey demeden Elçin geri döndü. Geçen her dakikada daha iyi olduğunu gördüğüm için biraz rahatlamış hissetmiştim. Gerileyip arkamı döndüm ve istemeden aşağıya indim.

Demek kazanın etkileri sürüyordu. Yorulmak ona iyi gelmiyordu.

Aşağıya inince bir daha o kadınla yüz yüze gelmemek için odaya gittim, kapıyı da kilitledim. Keşke Affan'ın yanında kalabilme şansım olsaydı ama buna müsaade etmeyecek herkes onun yanındaydı. Defterlerimi, kalemlerimi de orada düşürmüştüm ama kimsenin onları görüp ne düşüneceği şu an umurumda değildi.

İçimdeki tedirginlik hissinin geçmemesinden rahatsız şekilde kapıya yürüdüm ama çıkamadım. Kendine gelmişti işte, daha kötü bir şey olmazdı.

Evin yoluna doğru inen ambulansı görünce gözlerim büyüdü. Elçin aramıştı, doğru. İki sağlık çalışanı eve yürüdü ve Müjgan kapıyı açarken, ben de koridora çıktım. Müjgan onlara yolu gösterince çalışanlar üst kata çıkıp gözden kayboldu, boğuk konuşma sesleri alt katta duyuldu.

Koltuğa oturup üzgünce bekledim.

Affan'ın hastaneye götürülecek kadar kötü olduğu endişesiyle bekledim ama çalışanlar sadece Yalın ile inince rahatladım. Demek geçici bir durumdu. Yalın adamlarla beraber verandaya çıktığında konuşmaları dinlemek için kapıya yaklaştım.

"Kaza ve koma sonrası yorgunluk, ani tansiyon düşüşleri, baygınlıklar normal sayılır. Durumunu iyi gözlemledik, yine de geniş zamanda doktoruna görünmeli."

Yalın, "Kafası dalgın, ihmal ediyor," dedi.

"Ayrıca madem böyle bir durumu var," diyerek söze girdi diğer çalışan. "Merkezi bir yerde kalması, acil durumlar için daha iyi olur."

Konuşma sonlanınca salonun ortasına kadar geriledim. Yalın kapıyı kapatıp benden tarafa dönünce gözlerimi kırpıştırdım. Bir sorun varmış gibi bakışları kilitli kaldı ve yaklaşarak, "O halin neydi öyle?" diye sordu.

"Ne hali?"

"Anlamamazlıktan gelme," dedi ama bahsi geçen durumu kavramamıştım. "Affan'a ne olduğu seni ilgilendirmez, hem de hiç. Hayır, sanki biliyormuşsun gibi yüzünü tutuyorsun, kafasına bakıyorsun..."

Neyden söz ettiğini anladım. "Bakarım, neden bakamam ki?"

"Sana gelene kadar kaç kişi var," dedi. "Sen de biliyorsun, görüyorsun. Bakarım diyorsun bir de, sana ne sanki?"

"O bana baktı," dedim kararlı bir baş sallayışla. "Doktor çağırdı, ateşime baktı, ilacımı unutmayayım diye alarm bile kurdu. Ben de ona bakarım, sen engel olamazsın."

Ellerini beline koyup, "Sebep bu yani?" dedi.

"Evet."

Onaylamıyormuş gibi bakıyordu ama ihtiyacım da yoktu tabi. Ayrıca bana yalan söylediği, beni Rauf'la yalnız bıraktığı günden beri kendisine kızgın, kırgındım. Nefesini üfleyip kulağındaki küpeyi düşünceli şekilde çevirdi. "Korktun değil mi ona bir şey olsa seni koruyacak kimse kalmayacak diye."

Bu kadar savunmasız görünmek gururumu eğip büktü. "Sandığının aksine Affan beni korumuyor, sadece insan gibi davranıyor. Fakat sen bana kötü davrandığın için bu ikisini ayıramıyorsun."

"Sen öyle san."

Konuşmayı kendi başlattığı gibi kendi de bitirdi. Üst kata, arkadaşının yanına dönüp beni yalnız bıraktı. Koltuğun ucuna oturup sızlayan burun kemerimi sıktım, gözlerimi yumunca iki damla kirpiklerimden düştü.

Affan'ın bana insan gibi davranmasından bile rahatsız oluyorlardı.

Ne istiyorlardı? Hafızası geri gelsin, kardeşini ne kadar sevdiğini hatırlasın, bana öfke mi duysun?

Yapayalnızlığımın ne faydası olacaktı ki onlara.

Birazdan Rauf arkasında Müjgan ile inince kendimi hemen onlardan uzağa attım. Mutfakta biraz su içerken evden ayrıldıklarını anladım, arabaya ilerleyişlerini izledim. Rauf Affan'a bugün yardım etmiş olabilirdi fakat asla güven vermiyordu.

Gittikleri için salona geri dönüp oturdum. Çok geçmeden kapılar kapandı, ev tamamen sessizliğe gömüldü. Affan'ın dinleneceği açıktı, demek daha da iyiydi. O halde ben de... Ben n'apacaktım ki?

Yoğun bir hava alma ihtiyacı duydum ama bu kez nadir şekilde soğuğa meydan okudum. Verandaya çıkıp basamağa oturdum, Zeus yanıma gelince beni ısıracağından ya da kaçacağından korktum. O ise masum davrandı, sadece bana yaslandı. "Korkma korkma, Affan iyi," dedim.

Çok kalamadım ne yazık ki, hemen üşüyüp hapşırdım. Affan günün devamında odasından hiç çıkmadı, diğerleri de aşağıya inmedi. Keşke bu evden gitselerdi ama birisi dostuydu, diğeri... kız arkadaşı.

💨

Affan'ı yirmi dört saatten uzun süre görmedim. Belki odasından çıkıp aşağıya indiği olmuştu ama ben odamda bulunmadığım vakitlerde onunla karşılaşmamıştım. Ev, belki de o düşünüldüğü için sessizdi. Zaten diğerlerini de üç kereden fazla görmemiştim.

Koltukta, loş salonda Zeus ile oturup ekrandaki filmi izlerken fıstık ezmesinden biraz da ona verdim. Tatlı kaşığının ucunu yalayıp koltukta ters bir takla atınca oturması için koltuğa vurdum, o da söylediğimi yaptı.

Kazağımın saçakları onun koluna değerken başını okşadım ve yukarının ışığı yanınca başımı heyecanla kaldırdım. Umduğumun aksine Yalın ile Elçin'i giyinip kuşanmış halde gördüm. Onlarda ben ve yanımda oturan köpeğe bakıp salon boyu ilerlediler.

Mesafemiz azalınca, "Elçin'i bırakmaya gideceğim," dedi Yalın. "Ses çıkarmayın, Affan uyuyor."

Sessizliğimi korudum ve Yalın kapıyı açıp çıkarken, Elçin'de o gece giyindiği kabanının önünü ilikledi. Saçlarını sıkıca bağlamıştı, çantası bileğinde hareket ediyordu. Zeus'a yaklaşıp tüylerini hafifçe okşadı ve sonra karın hizasındaki bana baktı. "Dediği gibi, Affan dinlenmeye devam etmek istiyor."

Anlayarak, "İyi yolculuklar," dedim.

Geri çekildi ve başını sallayarak evden ayrıldı. Motor gürültüsünü dinledim ve Zeus'a dönerken alt dudağımı ısırdım. O da direkt gözlerimin içine bakıyordu. Yanaklarım ısınırken, "Gittiklerine sevinmiş değilim, öyle sanma," dedim ona.

Araba yolda kaybolunca ekrandaki filme odaklanmaya çabaladım. Zeus aşağıya inip, salonda biraz turladıktan sonra basamaklarda uçup üst kata çıktı. Kendimi koltukta tutup ayaklarımı sabırsızca kıpırdattım.

Ne olacaktı ki nasıl olduğuna baksam? O da benim iyiliğim için odama kadar inmişti.

Kalkıp uyumasına karşın ses çıkarmadan üst kata attım kendimi. Hol aydınlıktı ama odasından ışık sızmıyordu. Kapı kulpunu yavaşça indirip odasına adımımı attım. Ayaklı lambader yanıyordu ve bana düşündürülenin aksine Affan uyumuyor; yatağının ucunda oturuyordu. Elindeki kâğıtlara baktığını gördüm, parmakları arasındaki kalemi hafifçe dudaklarına dokunduruyordu.

Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerimizi birleştirdi. Neden ona bir şey olmasından endişe duyduğumu anladım. Beni incitmeden bakan tek insan oydu. Hiçbir hissi yoktu ama... en azından beni üzmüyordu.

Burada olmamın akıllıca bir sebebi olmalıydı değil mi? O yüzden...

"Başın nasıl oldu?" diye sordum.

Sırtı tamamen dikleşti ve elindeki kâğıdı diz hizasına indirdi. Kalın omuzları beyaz tişörtünün alnında inip yükseldi. "Senin bana hiç kinin yok mu?" diye sordu.

"Bir anda... neden böyle sordun?" dedim, afallayarak.

"Ben senden kalbini istedim. Kardeşim için senin ölmen gerektiğini söyledim.”

Dudaklarım yana doğru büküldü ve başım ağır ağır sallandı. Doğru ya, söylediklerini yaptı, büyük bir soğukkanlılıkla. "Sen de bana kin tutmuyorsun," dedim, sessizce. "Hasta oldum diye doktor bile çağırdın. İki kez de ateşime baktın."

Elindeki beyaz kalemimi bir iki kez daha dudaklarına hafifçe vurdu. "Üç kez."

"İki kez. Bir otelde, bir de ormanda."

Başını sallayıp bir şey demeden elindeki kâğıda bakınca az daha yaklaştım. Onların, defterim arasındaki kâğıtlar olduğunu zaten görmüştüm. "Defterim ve kitaplarım nerede?" diye sordum.

Sağ eliyle komodini işaret etti. Üst üste orada duruyordu. O gün Müjgan'ın atmış olacağından korkmuştum. Heyecanla onları kucakladım ve onun yanına geri dönüp elimi uzattım. Tuttuğu kalem ve kâğıdıma bakarak, "Geri alabilir miyim?" diye sordum.

Göğsümde topladığım her şeye ve sonra elindeki kâğıtlara bakıp, "Araya Rusça sözcükler yazmışsın," dedi. "Ne anlama geliyor?"

"Onlar şey, Türkçe yazdığım sözcüklerin Rusça karşılığı. Öğrendiğim sözcükleri bir de Rusça harfleriyle yazdım ki, ne yazdığımı okuyamazsam Rusça sözcüklerden hatırlayayım. Öğrenmemi kolaylaştırdı..."

Parmağını sözcüklerin üzerinde dolaştırdı. "Akıl dolusun," diye fısıldadı.

Öğrenmemi takdir ediyormuş gibi hissedince dudaklarım kıvrıldı. Kâğıtları bana uzattı, doğrusu eksik gibi gelmişti. Kalemi de dudaklarından çekip tişörtünün üstünde sildi ve bana uzatıp parmaklarım arasına sıkıştırırken gözlerimin içine baktı. "Bu gidişle o kitabı okuyacaksın," dedi.

Sıcak kalemi avucumda sıktım.

"İnşallah öpüşme sahnesine kadar gelirim," dedim mırıltıyla. O peri ve hayaletin öpüştüğü çizim çok güzeldi, nasıl merak etmezdim ki bu aşkı.

Affan ellerini yüzüne kapatıp kendini sırt üstü, örtüsü toplu yatağa bıraktı. Göğsü hareket edince bir an güldüğünü düşündüm ama daha çok iç çekiyor gibiydi. Gözlerini ovalayıp ellerini yüzünden çekti ve gözlerime bakarken, dudaklarını ısırdı.

"Ne?" diye fısıldadım. "Sen de okumadın mı?"

"Okudum ama öpüşme sahnesi için değil."

"Ben öpüşme sahnesi için okuyacağım," dedim, söylediğimin arkasında durmaya çalışarak. "Onlar aşıksa... ve ben aşka da inanıyorsam, tabi ki okurum."

Elini kaldırdı, yüzümü gösterdi. "Al al oldu yanakların."

Bakışlarımı çektim ve cevap vermeden önce sessizce konuştuğumuz odayı telefon sesi doldurdu. Affan doğrulurken biraz geriledim ama odadan ayrılmadım. Telefonunu açıp bir şey demeden dinledi, bir dakika içinde huzursuz görünmeye başladı. Elini az öncekinden daha gergin şekilde yüzünden geçirdi. "Bu adam benimle eğleniyor mu?"

Kişisel bir sorunu mu vardı? Hâlâ çıkmamı söylememişti.

"O neden?"

Karşı taraf ne dediyse gözlerini yumup bekledi ve ardından telefonu kapattı. Hoşuna gitmeyen bir durumla karşı karşıya kaldığını anladım. Ayağa kalkıp doğrudan camlı, siyah dolaba ilerledi. Kendisine kıyafet alırken, "N'oldu?" diye sordum.

"Kerim emniyete gitmiş. Bizi görmek istiyormuş."

Söylediği hiçbir açıdan mantıklı gelmeyince, "Nasıl?" dedim. "Polise mi gitmiş? Ya... Ayaz? Ayaz neredeymiş, yanında mıymış?"

"Arkanı dön," dedi ve öyle fark ettim bir pantolon tuttuğunu. Yüzüne bakakaldıktan sonra arkamı döndüm ve sabırsızca giyinmesini bekledim. Kıyafetin tene sürtme seslerini dinlerken nabzım hızlandı.

"Ayaz'ı sormadım," dedi, yanımdan geçmeden önce araba anahtarının sesini duydum.

Arkasına düşerken, "Nasıl sormazsın?" dedim hayretle.

"Başka şey düşünüyordum," dedi ve doğrudan merdivene yürüdüğünde hiç de beraber gidiyormuşuz gibi davranmadığını fark ettim. Basamakta onun önüne geçene kadar hızlandım ve aramızdaki bir basamak bırakıp aşağıdan ona baktım. "Ayaz onunladır, oğlumu görmeliyim, beraber gideceğiz değil mi?"

"Ne olduğunu anlamaya gideceğim, gelmene gerek yok."

Ağzımı açık bıraktı söyledikleri. "Neden böyle söylüyorsun? Onu bulmak için beni Rusya'ya kadar götürmedin mi? Şimdi ne değişti?"

"O güvenilmez birisi, seni götürdüğümde alıkoyarsa geri dönmek için hiçbir sebebi olmayacak."

"Ama... böyle konuşmadık Affan." Kızgın başladığım cümle, ismi geçince yumuşadı. Yutkunarak merdiven korkuluğunu tuttu. "Oğlumu görecek, ardından ameliyat olacaktım. Getirdiyse oğlumu göreceğim işte, istediğimiz de bu. Hem... sen daha iki gün önce başını vurdun, yeniden bayılırsan yolda?" Sahi, ya kaza yaparsa? Onu öyle gördüğüm gibi görmeyi bir daha hiç istemezdim.

Elinin tersini alnına koyup derin nefesler aldı. "Seni evde de bırakamam ki gerçi..."

Ona bir daha bakmadan arkamı dönüp koştum, gömme portmantodan kürkümü alıp aceleyle atkımı sarındım. Ellerimin titrediğini de o sıra gördüm. Ayaz'ı nasıl sormazdı ki, önemli olan oydu.

Affan aşağıya inince hevesle ona döndüm. "Bereni de al," diyerek dış kapıya yöneldi.

Doğru, unutmuştum. Odama koşup beremi aldığım gibi geri döndüm. Kapıyı kilitleyip yola çıkarken yine yanındaki koltuğa oturdum. Telefon konuşması kısa sürmüştü, o yüzden onun da çok fazla şey öğrendiğini düşünmüyordum.

"İstanbul'a mı gideceğiz?"

Gecikmeden, "Evet," dedi.

"Off, çok var o zaman."

"O kadar mı özledin?"

"Tabii ki!" dedim, Ayaz'dan hiç bu kadar ayrı kalmamıştım.

Fakat... Ya Affan ile ailesi onu benden koparıp zarar verirseler? Bu işin nereye gideceğini hiç mi hiç tahmin edemiyordum. Karanlığı izlerken daraldım, atkı ile bereyi çıkarıp ateşimi yokladım.

Karanlıkta temkinli gidiyordu.

Sabırsızlığımla geçen bir saat boyunca konuşmadım. Kafamda neler olabileceğini kuruyordum, Ayaz'ı nasıl koruyabileceğimi, Kerim'in ne yapmaya çalıştığını. Ayaz'ı polislere mi teslim etmişti? Eğer öyleyse... Ayaz ceza çekecekse kalbimi alamazlardı ki.

Kerim Ayaz'dan nasıl vazgeçebilmişti?

İstanbul'a girdiğimizi etrafımızdan anladım. Gözüm bazı tabelalara takıldı ama aracın hızına yetişemiyordum. Sık sık istemsizce Affan'ı, nasıl olduğunu kontrol ettim ama yolu izlerken kontrollü, sağlıklı görünüyordu. Dirseğini cama yaslamış, şakağını ovuyordu.

Araç bir ara sokaktan dönüp karanlıkta yavaşlayınca önümüzdeki binaya baktım. Büyük bir emniyet binasıydı. Telsizleriyle polisler yüksek merdivenleri çıkıyordu.

Affan, "Bana bak," dediğinde düşünmeden kendisine döndüm. Anahtarı çıkarıp avucuna aldı. "Güvenimi sarsma. Kaçıp gitmeyi düşünme."

Kendimi açıklamak istedim. "Ben sadece Ayaz'ı görmek istiyorum."

Dönüp kapıyı açtı. Onu takiben ben de indim ve araç önünde bir araya gelip binaya yürüdük. Berem ve atkım avuçlarımdaydı, İstanbul Bursa kadar soğuk değildi. Kalp atışlarım hızlanırken aydınlık girişten geçtik, Affan başını sağ ve sol tarafında dolaştırıp asansöre ilerlerken yanında yürümemi bekledi.

Yan yana üst kata çıkarken atkımla beremi yüzüme bastırıp gözlerimi yumdum. Ne olacağından tamamen habersiz, hezeyan içindeydim. Kapılar açılınca kendimi bir koridorda buldum. Telsiz seslerini birkaç saniye duydum, sonra tüm sesleri kaybettim.

Kerim'i koridor ucunda gördüm.

Nefesim tıkandı ve gözlerim iki yanında, alçakta gezindi. Ayaz'ı göremeyince onu görmek umurumda olmadı. Neredeyse koşmaya başladım ve Kerim başını bana çevirerek gözlerini büyüttü, sonra o da benim üstüme geldi. Geniş koridorun yarısında bir araya gelince ansızın beni kendisine çekip kolları arasına aldı ve sıkıca kucakladı.

"Seni çok özledim," dedi.

Kollarım aramızda sıkışırken yüzüme, gözlerime hayret ifadesi çöktü. Omuzlarımı, vücudumu geri çekmeye çalışırken, "Ayaz?" dedim endişeyle. "Ayaz nerede?"

Kucaklayışını gevşetti ve yüzlerimizi hizalayıp alnımdan, yanağımdan ve beni kollarında sallayarak dudağımın sol kenarından öptü. Çarpılmış gibi, kafamı tiksinerek geri çektim ve onu itmek için ellerimi göğsüne koydum. Beni öptüğünü idrak bile edemiyordum.

"Ayaz," diye yineledi, gözlerindeki acıyla. Bakışları omuz üstümde oyalandığında nefesim seyreldi. O an yalnız değildik, Affan sadece biraz arkamdaydı. Yanağım, alnım ve dudak kenarımdaki iğrenç his beni ağlatma raddesine getirdi. Kimse dudağıma böyle yakın olmamıştı, bu lanetten başka. "Oğlumuz... Bu adam ve ailesi, Ayaz'ı öldürdü."

DEVAM EDECEK.

Sizce Ayaz gerçekten ölmüş müdür?

Yeni bölümde görüşmek üzere diyoor ve oy vermenizi rica ederek gidiyorum.

Bölümü bir emoji ile anlatın bana, galiba ben 😧derdimm.

💚🤎