0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

2: TAVŞAN KAPANI.

Yazı Boyutu
100%

“Onu sevmeden önce dünyası çok gelirdi gözüne; daha ne kadar yaşayacağını düşünürdü. Onu sevdikten sonra ise ne zaman öleceğinden korkmaya başladı; dünyası az geldi gözüne.”

2: TAVŞAN KAPANI.

 

Aydınlık bir evde uyandım.

Gözlerimi açmadan önce neler olduğunu hatırladım ve kendimi çok çaresiz bir durumda hayal ettim. Kırık acısı mıdır diye düşünerek çeneme dokundum, bakışlarımı korkarak etrafımda dolaştırdım. Kendimi ölmüş, saldırıya uğramış, karanlık bir yerde düşünmüştüm ama geniş bir yatakta bulunca ilk hamlemin ne olması gerektiğini bilemedim.

Karşımda geniş, tavan boyu uzanan, çıtalı bir cam duvar vardı. Krem renkli çıtalara bile kar tutunmuştu. Bana evi hatırlatmıştı ama burası aydınlıktı. Dışarının gün ışığı, yağan karın beyaz yansıması, bambaşka bir dünyada olduğumu iliklerime kadar hissettirdi. Bacaklarımı kendime çekerek yataktan toparlandım. Bayıldığımdan ötürü uyurken kıpırdamamıştım, altımdaki çarşaf bozulmamıştı. Alçak başlıklı, krem tonlarında, yere yakın bir yataktı. O kadar rahattı ki, uzun zamandır kullandığım yataktan şüphe duyarak ayağa kalktım. Oda büyük olsa da giyinme dolabı ve yatakla berjer dışında hiçbir şey yoktu. Sessiz bir misafire hazırlanmış oda gibiydi. Üstüme baktım, kıyafetlerim yerli yerindeydi. Çenemi ovarak cama yaklaştım ama dışarıda yağan kar harici hiçbir şey görmedim. Şehirden uzakta olduğumu hemen anladım, hatta yüksek bir yerde olmalıydım ki kar yağıyordu. Yalnızca araba girişi için bir yol vardı ama buz ve karla kaplanmış gibiydi. Yakında birisi ya da bir ev yoktu. Birbirine uzak mesafede, beyaza bürünmüş ağaçlar vardı.

Arkamı dönüp odaya yeniden baktım. İki ayrı kapı vardı. Önce sol taraftaki kapıyı açtım, tıpkı oda gibi açık renklerdeki sade banyoyu gördüm. Gerileyip diğer kapıya koştum ve açılmayacağından korkarak denedim ama şansım yaver gitti, açıktı. Önümde açılan hole bakıp çıplak ayaklarımla ilerledim ve köşeyi dönünce büyük oturma alanını gördüm.

Burası iki katlı, büyük bir evdi. Görünürde iki farklı noktadan yukarıya çıkan açık renkli merdivenler vardı. Alt kata hapsedildiğimi anlayarak koltuklara yaklaştım. Geniş L koltuk büyük televizyonun tam karşısındaydı ve geniş, deri yüzeyi vardı. Kristal avize başımın tam üstündeydi. Yerler mermerdi, yalıtımlı ve sıcak olduğunu anladım. Soğuk bir evde uyanmış olsaydım çok üşürdüm.

Evde, görebildiğim her yere uzaktan baktım.

Yalnız mıydım?

“Hey?” diye seslendim. Beni alan adam neredeydi?

Ayaz’ın annesi olduğumdan bahsetmişti, beni onun için mi kaçırmıştı? Ölen küçük kızın ailesi miydi?

Ayaz’ı da kaçırmış, daha fenası onu yaralamış, öldürmüş olabilirler miydi?

Umarım Kerim’i öldürmüşlerdir.

Bir metre ilerimdeki orta sehpaya baktım. Üstünde içi boş vazo, oda kokusu ve kumandalar vardı. Kumandalardan birisini aldım ve sonra geri bıraktım, onunla n’apacaktım ki? Etrafımda dönüp yolu takip ettim, bir başka hole girdim ve hol sonunda kendimi mutfakta buldum. Rastgele etrafı karıştırıp dolapları açtım, bir şey aramıyordum ama neden burada olduğumu anlamaya çalışıyordum.

Aydınlık, lüks mutfaktan çıkıp yakınımdaki merdiveni tırmandım. Beni hilal şeklinde bir hol karşıladı. Işıklar kendiliğinden yanıyordu, insan algılayan bir sistem vardı sanırım ki. Burada, kapıları krem renkli birkaç oda vardı. Yalnız olduğumdan emin olmak için hepsini açıp baktım, banyo, çalışma odası ve sırasıyla bir yatak odası vardı. Kapılardan birisini açamadım, kilitlemişlerdi.

“Orada mısın?” diye seslendim içeriye. “Oğlumu buldun mu? Onu görmeme izin verecek misin?”

Yanıt alamayınca omuzlarımı düşürüp tekrar aşağıya indim, camlardan dışarıyı seyrettim. Ne kadar uzaklıktaydım, bana kötü davranacaksa neden bu kadar iyi bir eve getirmişlerdi? Kızın... hangi yakınıydı o adam? Babası olabilir miydi?

Üzülerek koltuğa oturdum, hırkamın kollarını parmaklarıma çekerek yeri izledim. Eğer beni alıkoyan ailesiyse... onlara ne diyecektim? Ne kadar üzgün ve mahcup olduğumu, kızları için ne kadar kahrolduğumu mu anlatacaktım?

Ayaz’ı polise mi vermişlerdi?

Benden ne isteyeceklerdi? Telafi edemezdim, Ayaz’ın elinde olmayan bazı şeyleri onlara anlatamazdım. Onu insanlardan, insanları onlardan korumak için çok çabalamıştım.

Ya Nazan, onu sadece bayıltmıştı değil mi? Öldüyse çok üzülürdüm, çok.

“Yoksa... o küçük kız bu evde mi yaşıyordu?”

Konuştuğumda çenem ağrıdı ve parmaklarım orada dolaştı. Hiç çocuk odası görmemiştim ama ailesi böyle bir eve sahip olduğuna göre zengin olmalılardı. Yerimden kalkıp dış kapıya yöneldim, açamayacağımı bilsem de denedim ve tabi açamadım.

Yakında birisi gelecektir.

Beklemeliydim.

Ailesinden biriyse benden nefret ederdi. Bununla başa çıkardım ama... sürekli o küçük kızı düşünüyordum. Ayaz’la yolları nasıl kesişti merak ediyor, Kerim onu ne halde buldu kafamda parçaları birleştirmeye çalışıyordum. Fakat az şey biliyordum.

Savunmasızlığın verdiği, mide çatlatan o iğrenç his... O kızı daha önce yaşadığım duygularla hayal edince gözlerim yaşarıyordu.

Onun hiç doğmaması gerekiyordu. Hiç. Fakat dünyaya geldikten sonra onu sevmem kaçınılmaz olmuştu.

Koltuğa geri dönüp ucuna oturdum, hırkamın kollarını avuç içime çekiştirerek burnumu çektim. Gerginlik vücudumu ağrıtınca uzanma pozisyonuna geçip yağan karı izledim. Geçen kıştan beri kar görmemiştim.

Saatlerimi koltukta geçirdikten sonra kalkmam gerekti, hangi tuvaleti kullanacağımı bilemedim ve sonra uyandığım odaya geçtim. Banyodaki klozete bakarken yüz buruşturdum. İşimi hallettikten sonra ellerimi birkaç kez yıkayıp kenarları siyah, kare aynadan kendime baktım. Çenemi mosmor görünce şaşırmadım, boynumla aynı renkteydi. Bir haftadan uzun sürecekti geçmesi. Dokunmadan bile sızlıyordu.

Oturma alanına geri dönünce etrafta biraz daha dolaştım. Evde birkaç gizli bölme buldum. Bunlardan birisi de duvara gömme halindeki portmantodaydı. İçinde yalnız erkek ayakkabıları ve birkaç çift ev terliği buldum. Ayaklarım üşüdüğü için terliklerden birisini aldım. Lacivert büyük terliklerin içinde kaybolan ayakkabılarıma bakıp bu evde kimlerin yaşadığını düşündüm. Birisi siyah kundura, birisi lacivert, beyaz çizgili spor ayakkabılar erkeğe aitti.

Kızın neyiydi?

Mutfakta su içtim ve buzdolabının dolu olduğunu gördüm. Bu evde yaşayan birisi gerçekten vardı demek ki? Ne zaman dönecekti, gün boyu gelmemişti. Mide bulantımı bastırması için alt raftan muz bulup yedim, sonra da kendimi çok kötü hissettim. Yediğim fark edilir miydi? Çöpünü saklamak için çöpün en altına ittim ve salona geçip biraz da burayı karıştırdım. Kumandalardan birisini alıp düğmesine baktım ve etrafta bir anda ışık yanında irkilerek baktım. Yerde, duvar kenarlarında ışıklandırma olduğunu fark etmemiştim. Loş ışığın sarımtırak renginden hoşlandığım için geri kapatmadım. Koltuğa tekrar çıkıp uzandım.

Odada olmaktansa geceyi de koltukta geçirdim. Kimsenin gelmeyeceğini anlayınca belki de böyle ölüme terk edildiğimi düşündüm. Fakat öyle olsa dolapta bu kadar yiyecek olmazdı. Yani. Sanırım.

Ertesi gün de yalnızdım.

Sonraki gün de.

Bir noktada televizyon açmanın işime yarayacağını düşündüm. Haber kanallarına baktım. Belki bu bu küçük kızla, oğlumla ilgili haber duyacağımı umdum ama olayın üzerinden neredeyse beş gün geçmiş olmalıydı, bir şey görmedim.

O sabaha uyandığımda yüzümü günler sonra yıkadım, banyoda hiç açılmamış diş fırçası bulunca kullandım. Evde her zaman, bir sürü merhem olurdu vücudum için ama burada arama gayreti bile gütmedim, umurumda olmadı. Su ve muzlardan birisini daha yedim, canım istediği için değil de mide bulantım için. Açık televizyondaki programı boş gözlerle izledim. Aslında her yerde oğlumun ve tanımadığım küçük bir kızın kafamda kurduğum güzel yüzünü görüyordum.

O günün de akşamı oldu. Bekleme hali her saatte daha çok gerdi beni. Ayağımdaki terliklerle mutfağa geçtim ve kalan son muzu da aldım. Kendime bir bardak su koyarken de bir ses duyduğumu sandım. Bu devam edince de yanılmadığımı anladım. Titreyen elimdeki bardağı bırakırken gözlerim hızla tezgâhı aradı, kendimi savunacak en yakındaki eşyayı kapıp arkamı döndüm.

Mutfaktan çıkarken acaba saklansam mı diye düşündüm ama beni bulduklarında daha korumasız olabilirdim. Holü yürüdüm ve köşeyi dönmeden kafamı çıkardım, kapıyı kapatmakta olan bir erkek gördüm. Ellerim muz ve ekmek sepetini sıkıca tutarken gözlerimi istemsizce büyüttüm. Adam evin kapısını kapatıp arkasını dönerken de parmak uçlarımla salona yaklaştım.

Kafasını çevirmeyi bitirdiğinde gözlerimiz birleşti.

Sıcak renkteki gözler orada olduğumu sezmiş gibi doğrudan benim gözlerimle birleşince ne yapmak üzere olduğumu unuttum. Kalbim hızlandı. Titreyen ellerimin ağırlığından ilk yapacağım hamleyi hatırladım ve ekmek sepetini ona fırlatıp geriye çıktım. Başını hafifçe sola eğip sepetin omuz üstünden kapıya çarpıp düşmesine sebep oldu ve benim ayaklarım ondan önce hareket etti, beni götürmek için kaldığım odayı seçti. Arkamı dönüp süratle koştum ve odaya girdiğim an kilidi çevirdim, sırtımı nefes nefese yasladım.

O kim?

Kızın... babası mı? Ailesinden birisi mi? Yüzüne çok bakamamıştım ama benden büyük olduğunu sanıyordum. Kulağımı kapıya yaslayıp dinledim ama yaklaştığını duyamadım. Öfkelenmiş miydi, sepet ona çarpmamıştı bile. Burada n’apacaktım ki? Birinin gelmesini, oğlumu ve... o kızı sormayı beklemiyor muydum?

“Niye öfkelendirdim ki? Af dilemeliyim...”

Gözlerimi pişmanlıkla yumup kapıyı tekrar açtım. Bu bir şeye varamazdı, sadece... eve gelen diğer adam gibi canımı yakmasından korkmuştum. Holü yürüdüm ve kafamı çıkarıp bakınca odanın ortasında durmuş, evini incelediğini gördüm. Sanki benim gibi, ilk kez görüyormuş gibi etrafına bakıyordu. Bir şeye zarar vermemiştim.

Gözleri dönerken bir daha benimle kesişti. Bir kalp atışı zamanda bakıştık ve sonra saklanmayı bırakıp oraya yürüdüm. Hareketsizliği korkumu biraz olsun hafifletti ve aramızdaki üç metre mesafede kalıp yüzümü saçımdan çektim. “Saygısızlık yapmak istemedim, canınızı yakmak da. Sadece... endişe duydum ve... muzları da bitirdim.” Aptal muzu derhal arkama götürdüm, önüme eğilip amacından sapan sözcüklerimi tamamladım. “Olanlar için çok üzgünüm, engel olamadığım için... acı çekiyorum. Ama sormak istiyorum... Oğlumu buldunuz mu? Sizinle mi? Lütfen zarar vermeyin, ben ve babası tüm her şeye razıyız ama o...” bir daha sustum, üstelik tekrar konuşamadım. Bir dakika kadar aramızdaki mesafeye baktım.

“Fotoğraftaki gibi görünmüyorsun,” dedi.

Yine baktım ona. Siyah atkı ve ceketini çıkarıp bulduğum bölmedeki portmantoya bırakmak için odada biraz yürüdü. Geri dönerken bir saniye için ayaklarıma baktı ve koltuğa öyle oturdu. Derhal terliklerin içinden çıktım ve eğilip onları düzelttim, doğrulurken ilerledim. Elbette ona ait olduklarını anlamıştım.

“Sen... babası mısın?” diye sordum, kızı merak ederek.

Dirsekleri dizlerinin üzerine yerleşti ve sessizce koltuğu gösterdi. En uç kısma otururken elimdeki muza gözlerimi devirdim. Ondan kurtulmalıydım.

“Kardeşim.”

Başım bilgi açlığı ve merakla doğruldu. Gözlerimiz çakışınca boğazımdaki yumru büyüdü. Gerçekten ailesinden birisiydi, abisiydi. Akıl almaz bir öfke ile dolu olması endişe vermezdi ama daha çok sakin görünüyordu. “Oğlum... sizinle mi?”

“Hayır,” dedi. “Onu arıyoruz.”

Kerim çoktan kaçmış olmalıydı. Ama arıyorlardı, beni buldukları gibi onu da bulurlardı. Kafamı rahatsız edecek kadar çok sallayıp, “Ben çok şaşkınım,” dedim. “Hiçbir şey bilmiyorum, yerlerinden dahi haberim yok. Kardeşiniz için... özür dilerim, adı neydi?”

Bir şey söylemeyip yüzüme bakmakla yetinince bakışlarımı kaçırdım.

“Ne yaşandığını biliyor musunuz?”

Yüksek sesle nefes alınca baktım ona. Huzursuzluğu beni o kadar gerdi ki, ellerini yüzünden geçirdiğinde uzaklaşmalı mıyım diye düşündüm.

“Kız kardeşimin cesedi bulundu. Ormanda. Aynı gün sınıf arkadaşının da ortalıkta olmadığı anlaşıldı.”

Ağzım açık kaldı. Sınıf arkadaşı olduklarını neden hiç düşünmemiştim.

“Ne olmuş?” dedim gözlerim bir daha dolarken.

“Tavşan kapanı içinde ormandaki kuyuya düşmüş. Büyük ihtimalle itilmiş.”

Neredeyse ağzımdan bir çığlık kaçıracaktım. Elimin tersini dudaklarıma bastırıp kafamı hızlıca çevirdim. Bu, artık duyduğum en kötü şeydi. Ve acımasız. Ve gaddarca. Ve öfkeli. Ve ve ve... Her şey bir anda o kadar karanlık hale büründü ki, bir şey daha öğrenmek istemedim.

Ayaz’ı sevmekten nefret ettim.

Parmaklarım yaşları silmek için yanaklarımda dolaştı. Birlikte gitmiş olmalılardı, ardından belki kavga ettiler ve Ayaz onu... incitmek istedi. Belki de kazaydı, yanlışlıktı. Tavşan kapanı...

Beyaz bir tavşan avladıklarını söylemişti. Bunu tekrarlamak mı istemişti?

“Oğlun sonraki günlerde okula gitmedi ve evinizi ziyaret eden polis biraz gergin olduğunuzdan bahsetti.”

Tabi, sonra beni buldular, Ayaz’ı bulmak için.

Çok ümitsizce, “Onun yaptığından... emin misiniz?” diye sordum.

Sadece, “Okuldaki herkes onun farklı bir çocuk olduğunu söylemiş,” dedi. “Ormanda defalarca bulunmuş.”

Ayaz’la biraz vakit geçiren birisi bile bunu anlardı, tüm şüpheler onu gösteriyordu, benim aklım bile.

O an neler yaşandığını hayal ederken daha fazla dayanamadım. Avuçlarımı yüzüme kapatıp hıçkırıklara boğuldum. Başaramamıştım, ne onu ne de başkalarını koruyamamıştım. Keşke Kerim’i öldürseydim, onun ava çıkmasını önleseydim, Ayaz’ı hiç okula götürmeseydim, dünyayı evden ibaret sansaydı ama buna bir şekilde engel olsaydım.

“Ailenin yerini biliyor musun?”

“Hayır,” dedim nefes nefese. “Bilmiyorum, onlara ulaşamıyorum.”

Yüzüme bakıyor muydu bilmiyordum ama konuşmak için sanki hıçkırıklarımın azalmasını sabırla bekledi. “Sen neden onlarla kaçmadın?”

“Beni götürmedi, Ayaz olmadan yaşayamayacağını söyledim ama...”

“Belli ki gerçekten yaşamayacaksın.”

Ellerim ağırca yüzümden düşüp kucağımda titrerken yüzümü kaldırıp onun bakışlarına karşılık verdim. Kalkıp üzerime yürüdüğünde sırtım istemsizce koltuğun arkasına yaslandı. Yukarıdan bana bakarak, “Bu konuşmayı bir an önce sonuca kavuşturmak istiyorum,” dedi.

Gözlerimi kırpıştırdım. “Nasıl?” dedim ve sonra aslında en merak ettiğim şeyi sormak istedim.  “Adı neydi? Onu bile bilmiyorum.”

“Duru.”

Kendisinden epey küçük bir kardeşi vardı, onu son bir kez bile görememişti belki. Gözleri acılı durmuyordu ama kendimi yerine koyunca... bunun nasıl bir acı olduğunu biliyordum.

“Doktorlar... başka ne dedi? Ya da polisler mi, bilmiyorum?”

“Niye böyle konuşuyorsun?”

“Nasıl?” dedim.

“Türk değil misin? Türkçe’yi sonradan öğrenen birisi gibi.”

Aslında oldukça mükemmelleştiğimi düşünüyordum ama iki dili eşit derecede konuşunca aksanım tamamen pürüzsüz olmuyordu. Yanıt vermediğimde başını sol tarafa eğdi ve anlamış gibi kafasını salladı. “Yurt dışında mı büyüdün sen? Nerede? Eşin ve oğlun orada mı?”

Hemen... nasıl anladı?

Gözlerimdeki paniği gördü. “Hangi ülke?”

“Oğlumu öldürecek misin?”

Onu sevmekten nefret edebilirim ama... ölmesine razı olamazdım.

Kafasını çevirip dışarıya baktı ve birkaç dakika cevap vermedi. Af dilemeliydim, dizlerimin üzerine mi çökseydim? Ellerimi istemsizce çenemin altında birleştirdim ve en yumuşak sesimle, “Suçu üstlenebilirim,” dedim hemen. “İstediğiniz gibi cezalandırabilirsiniz beni.” Hayır, aslında... canımı yakmak dışında her şekilde cezalandırabilirdi.

Yüzünü tekrar gördüm, gözleriyle aynı anda. Öylece, sanki konuşulanların hiçbir anlamı yokmuş gibi bakıp, “Senin yaşlarında bir kız kardeşim daha var,” dedi.

“Nerede? Ailenizin kalanı? Hemen af dilerim, gerçekten.”

“Hasta,” dedi.

Gözlerimi kırpıştırdığımda çenemin altında birleşen ellerime baktı.

“Haberi yok mu? Çok üzgünüm, gerçekten her şeyi yaparım...”

Bakışları göğsüme kaydı, sonra yüzüme ve gözlerime.

“Kalp hastası,” dedi.

Dudaklarımdan bir, “Ah,” fısıltısı döküldü.

“Ah,” diye beni tekrarladı ve gözlerime o kadar uzun baktı ki, bunun bir kişiye baktığım son an olduğunu düşündüm. “Çocukları incitmem ama oğlun bir istisna.”

Elbette.

“İncinmesini istemiyorsun, öyle mi?”

Hemen başımı salladım.

“Belki incinmez...”

Omuzlarını silkti.

“... kalbini kız kardeşime verirsen.”

DEVAM EDECEK.

Kısa bir bölüm olduğunu biliyorum ama bu konuya girdiğimiz bir bölüm olduğu için doğru yerde kesmek istedim.

İlk bölüme bıraktığım notu okumuşsanız ne kadar heyecanlı olduğumu görmüşsünüzdür. Kendimi ve sizleri hayal kırıklığına uğratmayacak, çok özendiğim bir kurgu yazıyorum. Daha önce bir hikâyemi bile okumuşsanız bilirsiniz, düzenli bölüm yazan birisiyim. Bu kitabımız da öyle olacak. Sizden tek ricam yorumlarınızı yapmanız, yıldıza dokunmanız.

Cuma akşamı 3.bölümü atmayı düşünüyorum. Uygun mudur? 🤍