0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

3: BEYİN ÖLÜMÜ.

Yazı Boyutu
100%

MERHABA!

Bir ve ikinci bölümü birkaç gün önce okudunuz ama ben hemen üçüncü bölümü paylaşmak istedim sizlerle. Bu kitabımıza karşı çok heyecan doluyum çünkü. Okurken katkılarınızı yaparsanız ayrıca sevinirim.

3: BEYİN ÖLÜMÜ.

Söylediklerinden daha delice olan şey hâlâ şaka yaptım, dememiş olmasıydı.

Kalbimin yerine neden baktığını, o bunları söyledikten sonra anladım ve ben de göğsüme bakakaldım. Hayatımda ilk kez sanki gerçek anlamda kalbimi görebildim ve attığını hissettim. Böyle kolaylıkla kurulan bir cümleye rağmen, duyduklarım o kadar imkânsız geldi ki yüzüne tekrar bakınca dehşete kapıldım.

Hâlâ mı şaka yaptığını söylemeyecek?

Ellerim, sanki o an uzanıp alıyormuş gibi göğsümün üzerinde titreyerek birleşti ve dudaklarımdan, "Delisin," fısıltısı döküldü. Herhalde bunu ilk kez duyuyor değildi, bana bu cümleyi kuran birisi çok daha çılgınca şeyler söylemiş olmalıydı ve onun deli olduğunu benden önce birisi tespit etmiştir.

Bir şey demedi.

Ellerim kucağıma düştü bu kez. "Ben, seni doğru mu anladım?"

"Evet."

Ağzımı bir iki kez açıp kapattım. Düşünceler zihnimden nehir gibi coşkuyla akıyordu. Kardeşi hastaydı ve kalbimi verirsem, yaşarsa oğlumu incitmezdi öyle mi? Bu şekilde telafi edebileceğimi söylüyordu, bir ölümü bir yaşamla silebilirdi demek ki. Hayatımın tümü çılgınca değilmiş gibi daha da hayret edip, "Bu... nasıl olur?" dedim. "Ben hiç böyle bir şey duymadım."

"Ben de hiç böyle bir şey söylemedim."

Buz gibi olmuştum, belki oturduğum koltuğu bile soğutmuştum. Bunun üzerine düşünmüşlerdi, akla bir anda gelecek şey değildi. O ve ailesi beni bu yüzden kaçırmıştı. "Bu nasıl mümkün ki? Yani nasıl vereyim ki ben? Hem... ölürüm." Sesim çatalladı. "Tabi ki ölürüm, bunu neden bu kadar geç fark ettim..."

Konuyu uzatmadan, "Kardeşimin bir doktoru var," dedi.

Kalp doktoruydu. Onun da haberi var mıydı bu delinin fikrinden? "Babam ve benim kalbimiz onun için mümkün değilmiş, kalbinin yeri daha ufakmış," dedi.

Kalbinin yeri mi? Bu konu hakkında hiçbir bilgim yoktu.

"Diğer şeyleri anlamak vakit alacak ama sen, onun bedeniyle uyumlu görünüyorsun."

Neyden bahsettiğini anlamıyordum, gerçekten bir kâbus yaşıyor gibiydim. "Ben kalbimi nasıl veririm, yapamam ki..."

"Kalbinin kardeşimle tamamen uyumlu olma ihtimali düşük zaten."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Ama imkânsız değil."

"Delisin," diye yineledim.

Omuzları derin bir nefesle yükselip alçaldı. Düşükse madem... benden neden bunu istiyordu? Annesi yok muydu, ya da başka kardeşi, akrabası, dünyada uyan başka bir insan? Kalp nakilleri nasıl olurdu, nereden bilebilirdim?

"Kalp nakil sırası için uzun süre beklemesi gerekiyor," dedi. "Fakat daha kolay bir yolu varsa ve daha hızlı... "

Kendimi gösterdim. "Daha hızlı ve kolay? Ben mi yani?"

Omuzlarını silkti.

"Bir kere... oğlumun kardeşini öldürdüğünden emin bile değiliz," dedim aklıma geleni.

"O halde neden kaçtılar?"

Dudaklarımı sıkıp etrafıma baktım. "Yani... oğluma ceza vermeyecek misin? Ben kalbimi verirsem oğlum cezasını çekmiş mi olacak?"

"Öyle."

"Ben..." buz gibi olduğum koltuktan kalktım. "Ben seninle konuşmak istemiyorum."

Arkamı dönüp sanki beni kovalayacakmış gibi koşar adımlarla odaya gittim.

Yüzümü, girdiğim odaya çevirdim ve bir kez daha akan gözyaşlarımı koluma bastırdım. O kız için derinden üzülmüştüm ama ailesi çok net, tavizsiz görünüyordu. Elbette bana merhamet duymazlardı ama bu kadar etik dışı davranacaklarını aklımdan geçirmemiştim.

Kalbimi istemek ne demekti.

Ayaz'ı görmeden, neler yaşandığından emin olmadan, ölümü göze alacağımı mı düşünmüşlerdi?

Ayaz'ı o kadar seviyor muydum? Gözlerimi kapattım. Tabii ki seviyordum.

Kendi hayatını yaşamak için değil, başkalarının hayatlarını kolaylaştırmak için dünyaya gelmek...

Buradan kaçmalıydım, belki fikrimi dinlemeyecekti bile, hastaneye götürecekti beni. Girdikten sonra da kapıyı kilitlemiş miydi? Kaçma şansım var mıydı? Doğrusu nerede olduğumu bilmiyordum, nereye kaçacağımı da ama uzaklaşsam yeterdi.

Beni bulur ve zor kullanırsa bana? Ya dışarıda soğuktan donup ölürsem?

Hiçbir şeye dayanıklılığım olmaması beni bir şeyi yaparken defalarca düşündürürdü. Yağmaya devam eden kara bakıp kaçmanın yolunu düşündüm. Hayır dersem n'apardı? Beni bırakır mıydı?

Ama Ayaz'ı bulup incitirse?

Kendi evimden bile çıkıp gidememiştim Ayaz'ı bulmaya. Şimdi nasıl yapacaktım?

Arayabileceğim, yardım isteyeceğim kimse yoktu.

Evi düşünürken aklıma tekrar gelenlerle duraksadım, kendimi yataktan kaldırarak hole çıktım. İkinci kez onun yanına dönerken çok tedirgindim. Bir süre önce konuşmak istemediğimi söylemiştim ama...

Holden köşeyi dönünce onun salonda olmadığını gördüm. Gitmiş miydi? Bir anlık heyecanla sokak kapısına koşup açmayı denedim ama yapamayıp arkamı döndüm. Duyduğum sesi takip edince mutfağa yaklaştım ve onu burada buldum. Ekmek sepetini yerine koyuyordu. Alt dudağımı ısırdım ve o bana döndüğünde nefesimi tuttum.

"Evimdeki kadın... öldü mü?"

Gözlerini kıstı, kimden bahsettiğimi anlamamış mıydı? "Hayır."

"Oh," fısıltısını dudaklarımdan bıraktım ve o tüm vücuduyla bana dönünce bir adım geri çıktım. "Az önce söylediklerine hayır diyorum. Kapıyı açar mısın, gideyim?"

"Oğlunun yanına mı?"

"Onun yerini bilmiyorum," dedim bir daha. "Eve gideceğim."

Sessiz bir cevapla kafasını iki yana sallayıp mutfaktan çıktığında sırtımı adeta arkamdaki duvarla bütünleştirdim ve o hızlı adımlarla yanımdan geçerken gözlerimi önüme indirdim. Biraz ilerlediğinde arkasından gidip, "Beni zorla mı tutacaksınız?" diye sordum.

"Belli ki."

Salondaki sehpanın önünde eğilip altına baktı, bir şey mi arıyordu? Ardından televizyon ünitesine yürüyüp kapakları açtı, içerisini biraz kurcaladı. Acaba... teklifini reddettiğim için beni öldürmeyi mi düşünüyordu? Bir silah falan mı arıyordu? Parmak uçlarımda ondan uzaklaşmaya çalıştım ve bunu sezip omzunun üstünden bana döndü. Sıcak renkteki gözlerinde korkacağım ya da umut edeceğim hiçbir tanımlı duygu yoktu. Kirli sakallarının açık rengini görünce, saçlarının da o kadar koyu olmadığını anladım. Tabanlarıma basmadığımı görüp, "Biraz sakinleşmelisin," dedi.

"Beni öldürmeyi mi düşünüyorsun?"

"Kalbini öyle alamayız."

Korkuyla nefes aldığımı görmüş olmalı ki, ben bir cevap vermeden, "Ya odada ya da burada biraz otur, konuşabilmemiz için sakinleşmen gerekiyor," dedi.

Ellerimi iki yana açtım. "Bana neler dedin! Nasıl sakinleşeceğim?"

"Bak, ben sakinim; karşımda sen olmana rağmen."

Benden kastı, kardeşini öldüren çocuğun annesi olmamdı. Anlamakta gecikmedim ve utanarak koltuğun köşesine hemen oturdum. Ben bakışlarımı kaçırırken doğruldu ve koltuğun diğer ucuna oturarak elleriyle dizlerini ağır ağır ovaladı. Birkaç dakika sessiz kalınca gerçekten sakinleşmemi bekliyor olabileceğini anladım.

Sonra, "Kaç yaşındasın?" diye sordu.

Bunun bir önemi yoktu ama o da yedi yaşındaki bir çocuğun annesi olamayacak kadar genç göründüğümü anlamış olmalıydı.

"Yirmi dört."

Gözleri bu yüzden mi yüzüme dönüktü? Şaşırdığı için mi?

"Oğlunu neredeyse hiç savunmadın. Okuldakilerin söylediği gibi garip bir çocuk muydu?"

Onu savunamadığını söylemesi içimi acıttı. Sebeplerimi, ne kadar çok şey düşündüğümü anlatamazdım. "O savunmasız bir çocuktu. Söyleneni, gördüğünü yapardı."

"Ne demek istiyorsun?"

"Babası onu ava götürürdü," dedim. "Bir şey öğrendiyse, yanlış bir şey öğrendiyse... taklit etmeye çok meyilli."

Sesli nefesler aldı. "Yani belki yapmamıştır derken sen bile söylediğine inanmadın."

Köşeye sıkıştığımı hissedip yanaklarımı şişirdim. "Sadece... tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Sen biliyorsan söyle. Aynı anda orada ne yapıyorlarmış, kavga mı etmişler, polis ve doktorlar ne diyor?"

Bir şeyler anlatması için kafamı kaldırıp kendisine baktım. Bir eliyle dirseğini kaşıyor, bunu yaparken gözlerini yüzümde dolaştırıyordu. "İki kamera görüntüsüne yakalanmışlar, ikisi de o gün okul yerine beraber ormana gitmiş. Ormanda bir görüntü yakalanmadı fakat oğlunun kardeşimi... kapana kapatıp öldürdüğü açık."

Bunu Kerim'den öğrenmişti. O pislikten. Yüzümü ellerimin içine alıp, "Belki arkadaşlardı," dedim. "Oyun oynamak istediler, kazaydı!"

Bu düşüncelerime katılmak adına gibi bir şey demeyince parmaklarım saçlarımın arasında kaydı ve en sonunda yine kucağıma düştü. Ayaz kimseyle arkadaş değildi, o kızla mı olmuştu? Ya da babasının kendisini götürdüğü gibi, birini de beraberinde mi götürmek istemişti?

"Ayaz'la konuşmadan bilemem ki," dedim. "O bana gerçeği anlatır. Yalan söyleme huyu yoktur."

"Dürüst ve savunmasız olduğunu söylüyorsun ama Duru'yu... öldürmüş olduğuna da inanıyorsun. O nasıl bir çocuk?"

Bizden farklı ama aslında... ben de onun gibi kendi bedenimle uyumsuzluk içindeydim.

"O kafasında birini öldürmeyi, incitmeyi kurgulamaz ama nasıl öğrendiyse öyle davranır. Bir kedi bacağına dolandığında onu tekmeleyebilir, alıp nazikçe de koyabilir... Ben ona farklı öğretmeye çalıştım ama babasıyla... beraber ava çıktıklarında neler öğrendi bilmiyorum."

"Onun yaşlarındaki çocuklar zaten taklit eder," dedi.

Umutla kafamı salladım. Ayaz'dan başka hiçbir çocukla yakın olmamıştım aslında. Belki oğlum... o kadar da garip değildi.

Sonra aramızda geçen zamanı parça parça hatırladım.

"Evet, bu yüzden... belki de kazaydı, bir yanlışlık var. Ondan öğrenebilirim."

"Ailemin onu bulmasına yardım etmen gerekiyor."

Ayaz'ı onlarla bulamazdım, bana bırakmayacakları açıktı. Ailesi derken başka kimi kastediyordu, onlarla da mı tanışacaktım? Gerçi tek başıma da bulamazdım ama... belki Kerim gerçekten geri dönerdi, Ayaz beni isterdi.

Yineleyerek, "Yerlerini bilmiyorum," dedim.

"Eminim bir şeyler hatırlarsın," diyen alçak sesi karanlık odada gezindi.

Koltuğun kenarını kavrasam da ne kadar çok sıktığımı anlayamadım. "Diyelim onu bulduk ve bana kazayla, istemeyerek olduğunu söyledi. O zaman... ailen ne yapacak?"

"Çok fark etmez, sonuçta Duru öldü."

Başımı kaldırdım. "Nasıl fark etmez?"

"Sen söyle, ne değişir?"

"Bir kere... kazaların cezası daha az olur, sen hayatında hiç film izlemedin mi?"

Kaşlarını kaldırdı.

"Her yerde, haberlerde öyle gösteriyor. Bu doğru, ceza indirimi diye bir şey var!" Bunu görmeye bile gerek yoktu, güdüsel olarak da istenerek ya da istenmeden yapılan şeyin karşılığı nasıl aynı olabilirdi ki?

Söylediklerimin üstünde durmasa da gözleri üstümdeydi. "Ailem için bu fark etmez, üstelik oğlunun dürüstlüğüne senin kadar inanmayız. Kardeşim... kötü bir şekilde öldü ve oğlun ne kadar küçük olursa olsun babasıyla beraber kaçtı." Omzunu silkti. "Elbette sen onu kurtarabilirsin. Konuştuğumuz gibi."

Hâlâ kalbimi istiyordu. Hâlâ.

"Yani oğlum ile kendi aramda seçim yapmamı istiyorsun?"

"Hıhı," dedi basitçe. "Ben oğlunu seçmeyecek bir anne tanımıyorum."

Stresle kendimi ileri geri salladım. "Bu dediğin... yasal mı onu bile bilmiyorum."

Bir yorumda bulunmadı. Belki de yasal olmadığını söylemek istemedi.

"Gerçekten oğlum... ölür mü?"

Soruyu sorarken ne kadar paniklediğini saklamaya çalıştım ama bana döndüğünde sezdiğini anladım. "Belki, kazayla."

Yüzümü avuçlarım arasında tutarak titrek soluklar aldım. Nasıl bir durumla karşı karşıya olduğum umurunda değildi, ailesinin de. Bu delice fikri kim ona anlatmıştı, kendisi mi düşünmüştü? Belki de oğlumu hiç bulamazdı, böylelikle incitemezdi. Kerim tahmin ettiğim gibi Rusya'ya mı gitmişti? Bu adam ve ailesi... sahi adı neydi?

Ona bildiğimi ama Rusya'dan başka bir ülkede olabileceklerini söylesem inanır mıydı?

Vakit kazanabilirsem kaçabilirdim ama nereye?

"Biz neredeyiz?" diye sordum.

"Bursa."   

Gerçekten de şehir dışındaydık. Bursa'nın İstanbul'a ne kadar yakınlıkta olduğunu çok hatırlamıyordum.

"Ailen de burada mı yaşıyor?"

Gözlerini çevresinde gezdirdi. "Burası benim evim."

"Ailen?"

"İstanbul'dalar."

"Ben neden buradayım?"

"Babamın fikriymiş," dedi kısaca.

Beni gizlemek mi istiyorlardı? Tabi, beni kaçırmışlardı, yaptıkları suçtu. Gözlerden uzak olmalıydım.

"Ben bir dakika düşüneyim nerede olabileceklerini," dedim ve bakışlarımı derhal kaçırdım. Aklımı yokluyormuş gibi kafamı salladım. "Hımm, belki Amerika'da olabilirler."

Rusya'ya uzaktı, iyi bir cevaptı.

"Kimlik bilgilerinden geçmişin öğrenilir, farkındasın değil mi?"

Kimliğim sahteydi. Adım gerçek değildi.

"O zaman öyle yap," diye mırıldandım.

"Yani bana yardımcı olmayacaksın?" Sinirlenerek sormamıştı.

"Amerika dedim."

"Yalan."

Kollarımı göğsümde kavuşturup camdan dışarıya baktım. Karanlıktı, dikkatli bakmadıkça kar yağışını göremiyordum. Büyük bir araç vardı, demek kendisi gelmişti bu kadar yolu. O halde... Bursa İstanbul'a yakın olmalıydı. Fakat yine de eve dönmenin hiçbir yolunu bilmiyordum.

"Bir daha düşüneyim," dedim ve inandırıcı olması için gitmeyi hayal ettiğim bir ülke söyledim. "Hıı, İskoçya."

Olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş almayınca ona bakmam gerekti. Sanki hiç konuşmamışım da bir şeyler anlamaya çalışıyormuş gibi inceliyordu yüzümü. "Bu, düşüneceğin bir şey değil biliyorsun değil mi? Zaten cevabını bildiğin bir şeyi soruyorum."

"Fransa?"

Uzun saniyeler boyunca bana sessizce bakınca her şeyi daha da batırdığımı fark ettim. Artık onu başka bir ülkeye sürükleme planı mahvolmuştu. Yılgınca omuzlarımı düşürüp konuşmamayı seçtim ve tekrar cama baktım, bir çıkış yolu aramaya daldım.

Hiçbir şey bulamamanın çaresizliği bakışlarımdan akarken hüzün duygusu gözlerimi kapattı.

Gözlerimi açarken yüzüm sıcak bir yere gömülüydü. Hatırladığımdan daha aydınlıktı, bu uyuyakaldığımı anlamama yardımcı oldu. Koltuğun ucundaydım, çenem ve boynum gibi belim de ağrıyordu. Üşüdüğümü hemen anladım, üstüme hiçbir şey örtülü değildi. Korkuyla arkama, salona baktım ama o yoktu.

Evden gitmiş miydi?

Tamamen doğruldum ve uyurken hırkamın yukarıya sıyrıldığını fark ettim. Kolumun içiyle belime dokununca tenimin buz gibi olduğunu anladım ve ayağa kalkıp evdeki ıssızlığı dinledim. Cama bakınca da aracın hâlâ burada olduğunu gördüm, üstüne karlar düşmüştü. Demek evdeydi. Yüzüme düşen saçları kulaklarımın arkasına koyup kaldığım odanın holüne döndüm, birkaç günü geçirdiğim odaya girerken de terliklerin burada olduğunu gördüm. Onları en son salonda çıkarmıştım, buraya bıraktıysa... giyebileceğim anlamına mı geliyordu?

Ayaklarım çok üşüdüğü için büyük ev terliklerini giyindim ve odaya girince banyoya geçtim. Tuvalet ihtiyacımı hallettikten sonra aynayla karşı karşıya kaldım ve şiş gözlerimin kızarık çevresine, morarmış çenem ile boynuma baktım. Vücudumda iz kalınca örten şeyler giyerdim ama yanımda sadece bu kıyafetler vardı. Yüzümü birkaç kez yıkayıp parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim, aynada görünen halini düzeltmeye çalıştım.

Sonra elim yavaşça göğsüme dokundu.

Kalp ritmimi dinledim.

Kalbimi vermeyi istesem ölmemin önüne geçecek kimse yoktu.

Odaya dönünce yatakta bir müddet oturdum. Midem bulanıyordu. En son Ayaz'la olan akşam yemeğinde doyurucu yemek yemiştim. Umarım Kerim ona iyi bakıyordur, karnı doyuyordur. Yaşanılanlardan sonra onu daha mı az önemsemeliydim? Onu hâlâ önemsemem beni kötü bir insan mı yapardı?

Bulantıyı bastırmak için odadan ayrıldım. Salonda kısa bir yürüyüş yaparak diğer hole geçtim ve mutfağa yaklaşınca onun burada olduğunu fark ettim. Geniş mutfaktaki tezgâhın önünde uğraşıyordu. Bambaşka bir evde, mutfaktaki bu sesler yabancılığımı tekrar hatırlattı. Kafasını az arkaya yatırıp bana baktığında gün ışığında her şey çok netleşti.

Kumral saçları, orantılı bir çehresi vardı. Aydınlık, beyaz bir cildi gün ışığında parlıyordu. Kendisine özenen birisi olduğu kısacık sakallarından belliydi. Gözleri yüzümde dolaşınca renklerinin sıcaklığını daha net gördüm. Sarı mı turuncu mu anlamadığım bir renkti. Bakışları çenemle boynum arasında iki tur geçirince fark ettiğini anladım.

"Bu yaraları Rauf mu yaptı?" diye sordu, sesi çoktan uyanmış gibi açıktı.

"Rauf?"

"Seni evden alan."

"O yaratık," diye mırıldanırken çeneme dokundum. "Beni merdivenlerde düşürdü, çenemi kırmış bile olabilirim."

"Hayır," dedi yaptığı işe dönerek. "Çenen kırılmış olsaydı bu kadar konuşamazdın."

Doğru bir noktaya parmak basmıştı.

Bir şey demeyip onun kahve makinesine baktım.

"Ya boynun?" diye sordu.

Kerim'in o geceki acımasızlığı ve kaçışını düşünürken cevap vermedim. Bedenimin korunaksızlığını bilmek onu bazen eğlendirirdi ama ilk kez canımı bu kadar çok yakmıştı. Onun getirdiği düşünceler akışında boğulmamak için derin nefesler alıp mutfakta göz gezdirdim. O varken içeriye girmek istemiyordum, yanındayken bir şey yiyemezdim. Kahvesini bir kupaya aktarırken başını yeniden bana çevirdi, orada öylece dikilmekten çekinerek bir adım geriledim.

Anlayarak, "Aç olmalısın," dedi.

İştahım olmasa da midemin yakarışını hissediyordum. Başımı salladım.

"Buzdolabına bakabilirsin, çok şey var."

"Evet, gördüm," dedim ve bunu açığa çıkardığıma pişman oldum.

"Doğru," dedi. "Muzlar bitmişti."

Yanağımı kaşıyarak içeriye girdim ama yine dolabı açamadım. Ev hissettiğimden sıcak mıydı acaba? Onun üstünde bir siyah, beyaz çizgili tişört ile siyah eşofman vardı. Gece bu kıyafetlerle olmadığına emindim. Adanın kenarında durup oyalanmaya çalıştım, işi ne zaman biterdi? Beklediğimi anlamış gibi omzu üstünden bana bakınca kızardım.

Bir müddet yüzümü izledi.

Kırmızı kupasıyla ayrılınca mutfakta gezinmeye başladım. Dolabı açıp krem peyniri çıkardım ve dışarıdaki dolaplarda ekmek aradım, tam buğday ekmeği bulup birkaç dilim aldım. Tereddütle makineye baktım, kalan kahveyi almama bir şey demezdi umarım. Raftan indirdiğim beyaz kupaya kahveyi koyup krem peyniri ekmek dilimlerine sürdüm, adanın önünde, ayakta yemeye başladım.

Midemdeki boşluk azalınca rahatlayıp kahvenin son yudumunu da güçlükle içtim. Şekersiz, sütsüzdü. Yediklerimin üstüne bir bardak su alıp cama yaklaştım, mutfak evin arkasına bakıyordu ve uzakta yükselen bembeyaz dağı görüyordum. Burada yaşıyor muydu yoksa bana göz kulak olmak için mi gelmişti?

Sabrı tükenince bana kötü davranacak mıydı?

Holü geçip endişeyle salondan içeriye kafamı uzattım. Koltukta, telefonuna eğilmiş, bir yandan da kahveyi içiyordu. Ne kadar kızgın veya acı içinde olduğunu anlayamıyordum. Fakat izlenildiğini hemen anlamak gibi bir huyu olduğunu fark ettim. Başını çevirip yüzümü hedef aldı ve gözleri boyumun mesafesince kayıp ayak uçlarıma baktı. "N'apıyorsun?"

"Hı?"

Çenesiyle beni gösterince irkilip başımı önüme eğdim ve hâlâ bardak tuttuğumu gördüm, suyu döküyordum. Hızla bardağı düzeltip geri çıktım. Böyle sakarlıkları eskisi kadar sık değil, nadiren yapıyordum ama o kadar dalgındım ki, suyu unutmuştum.

"Terlikleri çıkarma," diyerek önüne döndü.

Suyu mutfağa bıraktım ve dönmeden önce birkaç parça kâğıt havlu aldım. Ona bakamadan yerdeki az suyu sildim ve bunu atmak için mutfakta çöp aradım. Az ama gerekli olan her şeyin olduğu bir mutfaktı. Çöpe atıp odama geçmek için oturduğu koltuğun arkasından, parmak uçlarımla yürüdüm. Hole yürüyordum ki, "Bekle," dedi.

Yavaşlayıp sesine doğru döndüm. Kalkmış, buraya yürüyordu. Birkaç metre mesafe kalınca durup, "Oğlunu özledin mi?" diye sordu.

Ayaz'ı çok özlemiştim. Hatta ilk kez hayatta olan birisini özlüyordum. Onu kendime ruhumdan bile daha yakın görüyordum fakat ne kadar uzaklıkta olduğundan haberim yoktu. Dolan gözlerimi yere indirip, "Sen kardeşini özlemiyor musun?" diye sordum.

"Bu seni ilgilendirmez," dedi. "Oğlunu özlüyorsan nerede olduğundan bahset."

Demek bu yüzden soruyordu. Bir noktada onu gerçekten görmek isteyecektim, çok özlemiş olacaktım. Ama onu bulduğumuzda incitecekti, tabi benden istediğini yapmazsam.

Rengini anlamadığım o gözlere daha fazla bakmadım. Odama giderken peşimden geleceğinden endişe ettim. Öyle yapmadı. Hatta gün boyu odaya gelmedi. Dün akşamki delice sözleri kafamda defalarca döndü.

Kendimi sıkışmış ve yalnız hissediyordum. Kerim beni de götürmüş olsaydı en azından buna maruz kalmazdım. Aynı evin içinde, dün gece hiç olmamış gibi kaçıyordum ama... talihsiz sonumun karanlığı damarlarıma nüfus ediyordu sanki.

Yataktaki yastığa sarılacaktım ki dışarıdan bir ses duyduğumu sanıp başımı çevirdim. Camların arkasındaki köpeği görünce de duraksadım. Koşarak kendisini evin camına yapıştırdı ve bir adam arkasından koşarak onu tutarken odanın içindeki beni gördü. Kendimi aniden savunmasız ve şaşkın hissederek yatakta toparlanırken adam köpeği uzaklaştırmaya çalıştı.

"Burada mı yaşıyorlar yoksa?" diyerek yataktan indim ve ürkmüş şekilde kapıya yaklaştım. Odadan ayrılırken de dış kapının sesini duydum. Köpek çoktan içeriye girmiş, onun üstüne atlamıştı ve arkasından giren adam da kapıyı kapatmış üstünü çıkarıyordu.

Demek gerçekten de burada yaşıyorlardı.

O, üstüne atlayan köpeği uzaklaştırmaya çalışırken, "Neden buraya getirdin?" diye sordu.

Eve yeni giren adam, köpek ile ona bir bakış attı. "Yeter ama Affan, özlüyor hayvan seni. Gece evin altını üstüne getirdi, başka çarem kalmadı."

Adı Affan mıydı?

"Oyuncak falan verseydin."

"Oyuncakları da burada."

Karşı karşıya duran iki adamdan birisinin adını artık biliyordum. Demek adı Affan'dı. Gergince varlığımı gizlesem mi diye düşündüm ama diğer adam duvara gömme portmantoya yaklaşırken kafasını bana kaldırdı. Demek görmüş veya sezmişti. Eşyalarını oraya bırakırken beni baştan aşağıya, sert gözlerle süzüp Affan'a döndü. "Bu mu?"

Affan birkaç saniye önce yüzünü yalayan köpeği kollarından indirerek yere bırakırken, "Evet," dedi.

"Emin misin, ablası gibi görünüyor?"

Affan bir şey demeyince ben de sessiz kaldım. Hakkımda, burada değilmişim gibi konuşulması rahatsız etmişti ama... ne diyecektim ki? Adam beni incelemeyi bırakmayınca gözlerimi kaçırdım ve diğer tarafa baktım. Affan bize birkaç saniye bakıp koltuğa geçti, köpek de onu takip edince yüz buruşturdum. Hayvanlarla yakınlık kurabilen birisi değildim, özellikle dişleri acıtan hayvanlarla. Köpek onun muydu bilmiyorum ama görünüşü tatlıydı; altın renginde, ufak ve kıvırcık tüyleri vardı. Affan'ın etrafında çok hızlı şekilde tur atıyor ve o da köpeği izliyordu.

"Adın neydi?" diye sordu, diğer adam.

Kısacık baktım ona. Affan gibi, benden büyük görünüyordu. Hafif kıvırcık, koyu renkli saçları vardı. Gözleri kahverengiydi ve yumuşak yüz hatlara sahipti. Ailesinden birisi mi yoksa arkadaşı mıydı, henüz anlamamıştım ama olanları bildiği açıktı. Söylemek yerine, "Köpek saldırgan mı?" diye sordum.

Bozulmuş gibi Affan'ın yüzünü yalayan köpeğe göz attı. "Değil, yani... sadece sevgi konusunda."

Affan başının üzerinden atlayan köpeği yakalayıp koltuğa bıraktı ama hayvan nefes nefese tekrardan başa sardı hareketlerini ve bunun üzerine Affan kafasını kaldırıp karşısındaki adama baktı. "Saatlerce onunla oyun oynayamam."

Adam omuzlarını silkti. "Seni özlüyor, n'apabilirim?"

"Ben onu özlemiyorum."

Köpeği gösterdi. "Açıkçası onun umurunda değil."

Gerçekten de umurunda değil gibiydi, mutlu görünüyordu. Kucağına çıkıp Affan'ın yüzünü yalayınca dudaklarım titredi. Başımı önüme çevirdim ve bu yeni adamla bir daha göz göze geldim. Koltuğa yerleşip arkasına yaslanırken, "Adını söylemedin," dedi. "Resmi olarak tanışmadık. Yalın ben, bir aile dostlarıyım." Bana gerçekten kötü bakıyordu. "Sen de... o katilin annesisin değil mi?"

Burnum sızladı. "Daha hiçbir şey belli değil."

"Hımm," diyerek alaycı şekilde güldü. "Bence her şey belli. Oğlun ve kocan kaçak, polisler onu arıyor." Affan'a döndü. "Sana yerlerini söyledi mi? Neler anlattı?"

Affan bu soru üstüne bana bakarak, "Daha fazla korkutma," dedi arkadaşına.

"Merhameti hak etmiyor," dedi Yalın ve beni incelerken neredeyse üzgün olduğunu düşündüm. "O nasıl bir anneyse ve nasıl bir çocuk yetiştirdiyse... Duru öldü."

Affan, "Konuşması için korkutma," diye ekledi.

İstemsizce içeriye doğru girip, "Çok üzülmüş olmalısın," dedim Yalın'a, gerçekten de bunu hissederek. "Kardeşiniz için ben de üzüldüm. Engel olmak için her şeyi yapardım... Keşke onu hiç okula göndermeseydim diyorum kendime, evden dışarıya hiç çıkarmasaydım. Yine de belki kazadır, çünkü ormanda ne olduğunu kimse bilmiyor."

Yalın kaşlarını çatıp yüzümü bu kez daha farklı bir bakışla inceledi. O da Affan gibi yorgun görünüyordu, demek Duru'yu o da seviyordu. Dirseklerini dizlerine koyarak öne eğildi. "Madem üzgünsün, neden yerlerini söylemiyorsun?"

"Çünkü arkadaşın... oğlumu öldürebilir. Yani kazayla ölebilirmiş." Bu düşünce beni yine ürpertti ve çenemle Affan'ı gösterdim ona. "Bana ne dedi biliyor musun? Kalbimi istedi, delirmiş."

Yalın söylediklerimle dehşete düşmeyince onun da haberi olduğunu anladım. "Demek konuştunuz," dedi bana. "O halde yapman gerekeni biliyorsun. Doğa'ya kalbini vermelisin. Onu da kaybetmek istemiyoruz."

Doğa... Demek diğer kardeşinin adı Doğa'ydı. Benim kadar delilik olduğunu düşünmüyorlardı bu olanların. Herhalde, ölecek olan kendileri değildi. Üstelik bir küçük kardeş kaybetmişken diğerinin yaşamasını istiyorlardı. Burnumu çekerek omuzlarımı düşürdüm ve koltuğa, sırtım onlara dönük halde oturdum. Bir anda kendimde odaya kadar gidecek gücü bile bulamamıştım.

"Oğluna asla bir şey olmaz," dedi Yalın, daha düşük bir ses tonuyla. "Asla incinmez. Korktuğun, her şeye rağmen ona zarar gelecek olmasıysa... asla bir şey olmaz. Eğer sen Doğa'yı yaşatırsan, oğlun da yaşar."

"Öldüğümde... bunu nasıl bilebilirim ki?" Onun sağlıklı ve iyi olduğundan yaşarken bile emin olamıyordum.

"Hem senden kalbini alıp hem de oğluna neden zarar verelim? Bu... bir karşılık, bir intikam değil."

Başımı sertçe kaldırıp omuz üstünden onlara baktım. Yalın üzgün ve ikna edici görünürken, Affan sadece bana bakıyordu. İkisi de çok yabancıydı ama kimseyle konuşamayacağım şeyler konuşuyorduk. Affan daha az konuşarak beni korkutmayacağını sanıyor olabilirdi ama... öleceğimi söylerken bile kayıtsız kalan gözleri bana yalnız, çaresiz hissettiriyordu.

"Sen versene kalbini," dedim Yalın'a.

"Benim kalbimi almaz."

"Doğa..." bir yüz hayal ettim. "O kaç yaşındaki?"

"Yirmi beş."

Benden bir yaş büyüktü, demek gençti. "Kardeşi için üzgündür... benim kalbimi istemez ki," dedim. Çünkü ben, onlara göre çok kötü bir çocuğun sorumsuz annesi...

"O... ölümden korkuyor, kardeşini kaybettikten sonra daha da çok. Yaşamak istiyor."

Yaşamak... Ailesi de yaşamasını istiyordu, belki arkadaşları da bunun için her gün dua ediyordu. Bir arkadaşım ya da ailem yoktu, yaşamamı isteyen birisi de. Onlar adına bir müjdem vardı, karşılarına çıkıp ölümümü araştıracak, soracak kimse yoktu.

Köpek havlama sesi onların bakışını benden çekti. Bana yaklaşmasından endişe ettiğim hayvana baktım. Affan'ın tişörtünün altına girip kafasını boynundan çıkardı ve sonra yere atlayıp salonda dört döndü. Yalın onun hizasına eğilip kafasını okşadı. "Kendine âşık olacak başkasını mı bulsan? Kendi cinsinden?"

"Biraz seninle oynasın," diyerek koltuktan kalktı Affan ve açılan tişörtünün yakalarını düzelterek arkasını döndü fakat köpek bunu fark etti. Yalın'ın ellerinden fırlayıp onun peşine düştü ve merdivenlerde zıplayarak üstüne tırmanmaya çalıştı. Affan mecburen köpeği basamakta alıp doğruldu.

Yalın arkasından, "Bu sabah bir şeyler yedin mi?" diye sordu ona.

Yanıt alamayınca kalkıp mutfağa gitti. Bu evde daha önce bulunduğu belliydi. O sırada düşündüğüm şeyin artık bu delice fikirden çok bu fikrin hayata nasıl geçeceği olduğunu fark edince içim buz gibi oldu.

Nasıl ölecektim?

Yalnız ve sevgisiz ama... ama nasıl ölecektim?

Beni öldürüp mü kalbimi alacaklardı? Fakat kalbimin durmaması gerekirdi. Sanırım. Belki beni bayıltacaklardı, farkında bile olmazdım. Göğsüm parçalanacaktı, orası kesindi.

Kalp ritmimi uzun süre dinledim, Yalın'ın yukarıya çıkıp boş tepsi ile aşağıya inmesini de. Beşten sonra güneş düşüyormuş gibi gökyüzünden indi ve hava da karardı. Yalın'ın evde yer değiştirirken bana baktığını hissettim, sanki bir anlaşmaya varmamış olmak canını sıkıyor ama bir şey demiyordu.

Affan... O ısrarcı davranmıyordu, henüz. Belki bu çaresizliğimi uzatmak hoşuna gidiyordu, onun annesi olduğum için muhtaç olmamdan etkileniyordu.

Odaya geçip yüzümü yıkadım. Saçlarımı tarayıp kulaklarımın arkasına koydum ve kumral tutamlar göğüslerimden aşağıya döküldü. Burnumu çekip gözlerimi bir süre havada asılı tuttum ve hırkamın düğmelerini kapatıp buradan ayrıldım. Salonu geçip üst kata çıkarken dizlerim titredi.

İçeride oda olduğunu hatırladığım birkaç kapıyı tıkladım ve sonuncusundan ses duyunca elimi indirdim. Kapıyı açınca da aralıktan onu gördüm. Burası ev ofisi gibi bir yerdi, dağınık bir çalışma odasıydı. İçeride ışıklar yanıyordu, masaya eğilmiş, bir sürü kâğıtla meşguldü. Köpeği masadan kovup bu tarafa baktı.

Her şeyden önce, "Canım yanacak mı?" diye sordum.

Ne için canımın yanabileceğini anladı ve kabullenişim beni parçalarken onda bir rahatlık oluşturdu. Masa üstündeki kâğıtları toplayıp ters çevirdi ve bana yürürken, "Hazır, fiziksel olarak canın yanmayacak," dedi.

Kollarımı kendime sarıp anladığımı gösterdim. "Bunu ancak... Ayaz'ı görüp güvenliğinden emin olursam yaparım."

Cümlenin sonuna yaklaşırken sesim çok kısılsa da beni duydu. Bu ışıkta, ateşte erimiş gibi duran gözlerle bakıyordu. Başını yavaşça sallayıp, "O halde onu bulmak için nereye gidiyoruz?" diye sordu.

İtiraf ettim. "Rusya."

Kızarmış boynunun kenarını kaşıyıp, "Rusça biliyor olmalısın?" dedi, söylediğimin doğru olduğundan emin olmak için.

"Da, svoloç." evet, pislik

"Doğrusu bu Rusça'ya benziyor."

Burnumu çekip soracağım diğer şeyi düşündüm. Bunu sesli olarak düşünmek dahi inanılmaz geliyordu. Berbat hissettiğimi gizlemeye çalışıyordum ama alnımdaki damarlar zonkluyordu, nabzım hasta gibi atıyordu. Parmaklarım kalbime doğru yaklaşırken, "Peki... Nasıl öleceğim?" diye sordum.

Sorumu birkaç saniye, beni izleyerek sessizce karşıladı ve sonra meseleyi ciddiye alarak bana yaklaştı. Gerileme dürtümle savaşmama gerek olmadı, çünkü bana zarar vereceğini düşünmedim. Belli bir mesafede durup, "Şartlar elverirse dahi bu kolay olmayacak," dedi. "Kalp naklinin gerçekleşmesi için kalbinin sağlıklı olması lazım."

Kalbimin. Benimse... ben neden bu konuşmayı yapıyorum. Neden ağlamayı istiyorum? Çok hüzünlü hissediyorum.

"Ben ölürsem kalbim durur, nasıl olur ki bu?"

"Kalbin durmadan ölmen gerekir."

Kalp durmadan... İyi de gerçekten nasıl?

Gözlerimden geçen soruyu okuyarak, "Beyin ölümün," dedi. Beyin ve zihinle ilgili her sözcük beni bir insanın ummadığı kadar karanlığa sürüklerdi, ta ki ufacık bir ışık bana yeniden ümit olana kadar. "Sen ölürken kalbinin atmaya devam etmesinin tek yolu bu."

DEVAM EDECEK.

Neler düşünüyorsunuz? Paylaşın benimle de.

Karakterlere sevgi beslemeniz için henüz çok erken ama onlarla ilgili düşüncelerinizi de merak ediyorum.

Veee diğer bölümü ne zaman okumak istersiniz? 🤍