0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

25: GERÇEKLER.

Yazı Boyutu
100%

Merhabaa.

Yorumlar eşliğinde okursanız çok sevinirim. 🤍

25: GERÇEKLER.

"Ayaz ölürse beni bırakır mısın?"

"Evet, bırakırım. Çünkü ben de yaşayamam."

Yaşayamam, demekten çok korkardım. Biri olmadan yaşayamam demekten, bir şeyim olmazsa yaşayamam demekten hep çok korkardım. Çünkü onlarsız bırakılacağımı, sırf yaşayabildiğimi görmek için onlarsız bırakılacağımı sanırdım. Fakat yaşayabilir miyim? Gerçekten Ayaz ölse hayatta kalır mıydım?

Kendimin ölmekten başka bir çaresi var mıydı?

Bunlar şömine ateşinde, ben Affan'a sarıldıktan sonra birbirimizle konuştuğumuz son cümleler olmuştu. Affan, artık benim yaşamamı istiyorsa Ayaz'ı yaşatmak zorunda olduğunu biliyordu.

Hatırlayamamak çileye dönüştü. Saatlerimi, zihnimi yorup sıkıştırarak geçirdim. Ayaz'ın görüntüsünü, kendisini düşündüm; onunla ilgili son bir anı hatırlamayı denedim. Saatler akıp gitmişti, hastane ve polisten ses çıkmamıştı.

"Hayatımızı izleyip dünyaya geldiğimiz doğru ise... ben neyi görüp bu hayata gelmeyi kabul ettim?"

Ablamı mı? Ayaz'ı mı?

Hayır, onlar birbirine ait.

Ben nereye aidim?

"Benim elimdeyse madem, bu yaşadıklarımı görüp neden hayata geldim, kim için? Ne için katlanılır buldum hayatımı?"

Aynanın önünde durmuş, ağlarken ne kadar çirkinleştiğime bakıyordum. Gece yarısını geçmişti, uyandığım odadaydım. Affan'a o kadar delice sarıldıktan sonra, yakınlaşmamızın uysallığı bir arzuya dönüşmüştü; ben de hislerimle beraber odaya çıkmıştım.

"Affan'ın yanında ağlamasam iyi olur. Göz kapaklarım, dudaklarım şişmiş, fok balığına dönmüşüm. Saçlarımın kenarlarından tutamlar bile ıslanmış, öyle de ağlarsam olacağı bu tabi. Niye ağlıyorsam, sanki faydası var? Ancak ağlıyorum, en iyisi Rauf ile Doğa için hayal ettiğim plan üzerinde çalışayım..."

Güven Koral'ı şok etmeliydim, ona kızının ve Rauf'un gerçek yüzünü acımasızca göstermeliydim.

Belki böylelikle o da kızının bu kadar gaddarlığa değmediğini anlardı.

Planım üzerinde çalışıp düşündüm ve aklıma gelenlerle gülecek gibi oldum. Sinir bozukluğuyla kıkırdadım, hayalimde Güven Koral Doğa'yı evden atıyor, Rauf'u öldürüyor ve yaptıkları için benden af diliyordu.

"Priyekrasnaya meçta." *harika bir hayal*

Uzamış kumral saçlarımı belime doğru savurup odadaki banyoya gittim, Affan'ın aldığı eşofman üstümün fermuarını açıp karnıma dokundum. Dudaklarımdan daha önce geçirmediğim her şeyi anlatmıştım, sanki her sözcüğü ruhumdan akıtmıştım.

"Neden o kadarını, o kadar canımın yandığını söyledim ki, bana dokunmaktan bile endişe duyacak şimdi..."

Banyodan ve odadan çıkınca koridordaki ışıkların yandığını gördüm. Çok ilerlemeden de merdivendeki gölgeyi. Sadece iki saniye korktum, sonra onun Affan olduğunu anladım. İlk basamakta oturuyordu. Dudaklarımdan kaçan sesi duyup başını arkaya çevirdiğinde, "Orada n'apıyorsun?" dedim.

Kadehteki buzlar birbirine çarpınca bir şey içtiğini anladım. Yüzüme bakışını sindirmeye çalışırken, "Bir şeye ihtiyacın olur diye yakında bekliyorum," dedi.

Düşünülmek o kadar güzelmiş ki...

Hemen yürürsem düşecektim, heyecandan ayaklarımı birbirine dolayacaktım. Biraz bekleyip yavaşça ilerlemeye başlarken, "O kadar acil neye ihtiyacım olacak ki?" dedim.

"Yabancı yerlerde huzursuz oluyorsun. Uzun süre yalnız kalmamalısın."

Evin bu kısmı serindi ve o hâlâ çıplaktı.

"Sen vardın, yalnız hissetmedim."

"Seni odada yalnız bıraktığımı da hissetme."

Arada gülümsüyorum. Sayesinde.

"İyi yaptın," dedim. "Az önce bir hayalet görmüştüm."

"Seni benden önce kapamaz."

Güzel bir hisle daha tanıştım.

Korkuluğun yanında durup yukarıdan ona baktım. İşte bu, Affan'a bakmayı en sevdiğim açıydı. Beni görmek için gözlerini o kadar kaldırıyordu ama yerimde başkası olsa yüzü önünde konuşacağını düşünüyordum. Ayrıcalıklı hissettirmesi hoşuma gidiyordu. "Merak etme, şaka yaptım. Az önce odada kıkırdıyordum, onu duydun mu? Deli deme diye söylüyorum, bir şey hayal ediyordum, ona güldüm. Yüzüme de bakmasan keşke, kıpkırmızı suratım..."

Bıraksa daha konuşacaktım ama o böyle uzun uzun konuşmamı normal karşılayıp bir noktada, "Babanın adı ne?" diye araya girdi.

Tabanlarıma diken batsa bu kadar irkilmezdim. Dudaklarından ayrılan kadehe bakıp ne kadar alkol aldığını hesapladım. "Sen de babamdan hiç hoşlanmadın değil mi? O yüzden onu tanımana da hiç gerek yok."

"Sen söylemesen de öğrenebilirim," dedi.

Tabi, o ve ailesi için her şey çok kolaydı. "Babam büyük ihtimalle hayatta değil, bu merakın anlamı yok. Ondan bahsetmek istemiyorum."

"Öldüğünden emin olmak istiyorum."

"Tarık," dedim. "Tarık Uluç. Ben babamı ölmüş sayıyorum. Yaşıyorsa da senelerdir görmüyorum, böyle kalmasını istiyorum. Onu araştırıp hayatıma bulaştırma, izimi belli etme, seni asla affetmem."

Söylediklerimin anlam bulmasına duyduğum ihtiyaç belirgin olmasına rağmen hiçbir şey belli etmedi. Belki de sözlerim ona dokunmadı. "Soyadın bu mu?"

"Evet, hiç söylememiştim değil mi?"

"Hayır," dedi. "Lal Lale güzel ama soyadını sevmedim."

Babamın olduğu için ben de soyadıma düşkün değildim.

Affan'ın bu konudaki ilgisi bitmek bilmedi. "Canın her yandığında aklına o mu geliyor?"

"Gelmiyor. Ben onu unuttum. Seni uyarıyorum; sakın zorlaştırma."

"Ondan nefret mi ediyorsun?"

"Yok Affan, bayılıyorum babama, her gün yanı başımda olsa da elini öpsem diyorum..." alaycılığın sırası değil ama soruyor mu yani, tabii ki nefret ediyorum.

Affan ellerime doğru baktığında korkuluğu ne kadar sıkı tuttuğumu fark etmemi sağladı. Kadehi dudaklarına götürüp uzun bir yudum aldıktan sonra başını önündeki merdivenlere çevirdi. "Hiç ameliyat olamayacağını söyledin. O halde kalbini nasıl verecektin? Nasıl kabul ettin?"

"Beyin ölümüm gerçekleştikten sonra olmayacak mıydım ameliyatı? Narkoza ihtiyacım olmayacağını düşündüm." Doğru, ilk zamanlar bunu kabul ettim; Ayaz için ölmeyi göze aldım.

"Hiç ameliyat olmaman gerekiyor, hatta ağır yaralanmaman gerekiyor," diye yineledi. "Ya günün birinde hasta olursan, ameliyat olman gerekirse?"

"Ölürüm işte." Zaten uzun yaşayacağımı düşünmüyordum. Gerçekten.

"İyileşmelisin," dedi, hızlıca.

Düşünmüyorum, istemiyorum, çabalamayacağım.

"Neden sadece ellerindeki hissi kaybettin? Aynı ilaçlar nasıl bu kadar zıt sonuçlar doğurdu?"

"Önce başka bir ilaç denedi, o da ilk ellerimize tesir etti çünkü ellerim vücudumun en hareketli yeri, aktif sinirler daha çok etkilendi. Biraz daha kullansam ablam gibi, ayaklarımdaki, kollarımdaki hissi de kaybedebilirdim..." babam bizi incelerken kendi kendine söylerdi bunları, kusurlarından nefret ederdi.

"Hangisini dilerdin?" dediğinde havadaki bakışlarım onunla kesişti. "Tamamen hissizleşip acı çekmemeyi mi, ellerinin de acı çekecek olmasına rağmen hissetmeyi mi?"

Şişmiş dudaklarımı elimin tersiyle kuruladım. "Seni tanıyana kadar tamamen hissizleşip acı çekmemeyi dilerdim."

"Beni tanıyana kadar mı?"

"Sen bana dokundun," dedim.

Yanağıma, dudağıma, alnıma, saçıma, koluma, belime... Her dokunuşu aklımda tuttum, saçımın ya da belimin tam neresine dokunduğunu bile gösterebilirdim. Onun bana dokunuşu özel değilse, başka ne özeldi ki?

"Ben daha sana dokunmadım."

Merdivenden kalktığında kalçam korkuluğa değene kadar arkaya yaslandım. Üstüme geleceğini biliyordum. İki adımda yaklaşıp önümde durunca dizlerim kotuyla sarılı bacaklarına yaslandı. "Yok mu sayıyorsun?" dedim, onaylamayarak tek kaşımı kaldırdım.

"Yetersiz sayıyorum."

Boğazım kurudu, su içmek istedim. Dudak içlerimdeki o sıcaklık ağız içime yayılırken Affan'ın bana yaklaşan elini gördüm. Bel kıvrımıma tam oturdu parmakları ve kalçam kıpırdandı. "Azla yetinmeyen çoğu bulamaz," diye öğüt verdim ona.

Gülümseyeceği bir şey söylemiştim ama duygusuz kalarak göğüslerime düşen saç dalgalarıma baktı. "Sadece acıya değil, dokunuşlara karşı da hassassın."

"Tüm bunlar karşılığında, ufacık bir ödül işte." Avuç içimi çıplak kolunun üst kısmına koyduğum an omuz kasları gözlerimin önünde titredi. "Senin hissettiğin bu dokunuşu, birkaç kat sıcaklık ve yoğunlukla hissediyorum."

Alt dudağını yaladı. "Yerinde olmak isterdim."

Seveceğini hissettiğim için baş parmağımı kolunda hareket ettirdim. "İstemezdin. Hiç sevmediğin birisi dokunduğunda da bu yoğunlukta hissediyorsun, o zaman katlanılmaz oluyor."

"Kim o?"

Başımı iki yana salladım. "Kimse değil. Genel konuştum."

"Bir yerin acıyor mu?"

Anlamaya çalıştım. "Şimdi mi?"

"Şimdi."

"Hayır, durduk yere de acımıyor tabi."

"Ayakta durduğunda acımıyor mu?"

"O kadar da değil Affan." Bir darbe almadıkça, yaram olmadıkça, vücudumu zorlamadıkça iyiydim.

"Emin misin?" diye sordu. "Yerler soğuk. Ayaklarında tek kat çorap var. Soğuktan da çok etkileniyorsun." Diğer elini de belime doladı ve bir anda ayaklarımı yerden kaldırdı.

Ona güçlükle tutundum. "Ben o kadarına alıştım artık, zihnim bedenime uyum sağladı."

"İki kat montu bu sebepten giydin."

Tanıştığımız ilk günlere gitti aklım. "Evet, evimizin olduğu yer çok soğuk."

Bir sebepten dudakları kıvrıldı.

Karanlıkta bir gölge gibi gelip gitti o gülümseme. Oturma alanına inip beni koltuğa bıraktığında etrafın sıcaklığı bedenime nüfuz etti. "Orayı seviyor musun?" diye sordu.

"Bursa'daki evi mi? Kaldığım her yerden daha iyi."

"Neden?"

"Bilmem." Onun evi diye. Ama ona söyleyemem. Her şeyi söyleyemem. Çünkü her söylediğime bir karşılık verir mi bilmiyorum. Heyecanlan söylediğim cümleler onun bir kulağından girip diğerinden çıkarsa...

Affan yanıma doğru otururken, vücudumu kendisine çevirdim. Bir bacağımı kalçamın altına kıvırıp doğrudan çehresine baktım. "Hâlâ haber yok mu? N'apmak lazım? Böyle evde bekleyemem. Ne düşündüm biliyor musun, o eve gidip etrafa bakalım, belki birisi beni ya da Ayaz'ı görmüştür, olamaz mı?"

"Evin etrafında kimse yaşamıyordu Lale. Gördüğünü zannetmiyorum."

Henüz fikirlerim bitmemişti. "Peki evin etrafındaki sokaklarda kamera yok mudur?  Artık her yerde kamera var, ya da civardaki evlerin kameraları vardır, en son nerede hangi görüntüye yakalandığımızı öğrenebiliriz."

"Civardaki kameralar çalışıyor olsa bile evler boş. Kamera görüntüleri için ev sahiplerine ihtiyacım var."

Uzanıp bir anda heves içinde onun yanaklarından tuttum, en tatlı gülümsememi sundum. "Ulaşamaz mısın?"

Gözbebekleri kirpiklerinden aşağıya düşüyormuş gibi ellerime alçaldı. "Hemen ulaşırım."

Gülümsememi sürdürdüm ve Affan bakışları yüzüme sabit kaldıktan sonra başını geriye çekti, ellerim kucağıma düştü. Önüne dönüp boynunun kenarını kaşıdı ve koltuktaki telefonuna uzandı. "Şahsen o insanları tanımıyorum. Emlakçı bilir. Görüntülere ulaşsak bile sandığın gibi faydası olmaz. En çok birkaç sokak ötedeki, evden ayrıldıktan birkaç dakika sonrasındaki görüntüye ulaşırız."

"Evet ama böyle boş oturmaktan iyidir. Bade ne diyor peki, o ne anlattı? Belki ona bir şeyler söylemişimdir?"

"Çok konuşmadık," dedi, telefon ekranıyla meşgulken. "Bilse söylerdi."

"Ben onunla konuşurum," dedim, telefonuna doğru eğilirken. Saçlarım çıplak omzuna düşünce bir an dikkatim dağıldı, çok samimi bir görüntüydü benim için. "Arar mısın?"

Mesaj çektiğini gördüm, emlakçıya mı? "Çok geç saat Lale. Hatta erken bir saat."

Telefonun üst köşesinden baktım. "Çok haklısın, sabahın dördü neredeyse. Sen hiç uyumadın mı?"

Parmaklarını getirip saçlarımın düştüğü omzunu kaşımaya başlayınca kaşındığını anladım. "Uyumadım."

"Eve geldiğimizde ben uyumuştum, uykumu aldım. Sen de biraz uyu. Yoksa büyüyemezsin." Gerçi daha büyürse odalardan geçmeyebilirdi.

"Hayır."

"Neden?"

"Burası tanımadığım bir yer. Bize göz kulak oluyorum."

Gözlerim parmaklarından kollarına, sonra da göğsüne kaydı. Tişörtü yıkanmış, kurumuş olmalıydı ama sanırım giysisizliğin rahatlığına alışmıştı. Göğsü ile karnı arasındaki ince, kıvrımlı geçiş çizgilerine bakıp ellerimi kontrol ettim. Tamam, hâlâ yanımda duruyorlar, ona dokunmayacaklar.

"Ne zaman eve döneceğiz?"

"Ayaz'dan bir haber alalım," dedi.  "N'apacağımıza karar verene kadar babamın yerimizi bilmemesi de iyi."

"Ellerimin ne kadar güç uyguladığını anlayamıyorum," dedim. "Onu kötü mü bıçaklamışım? Sen... baban için üzüldün mü?"

"Eminim atlatacaktır," demekle yetindi.

Kalçamı koltuğunda kaydırınca uzaklaşmış olduk, saçlarım yanıma geri döküldü. Affan başını çevirip omzuna ve sonra saçlarıma baktı, telefonunu bıraktı. "Elçin'in aramasını sen mi açtın?"

Böyle anlarda hemen konuşmamayı öğrenmeliydim. Çünkü heyecanlanınca illaki yanlış bir şey söylüyordum. "Yine mi aradı?"

"Hayır, konuşulduğunu gördüm. Ben konuşmadığıma göre?"

"Uzun uzun çalınca açtım," dedim. "Baban için aramış."

"Ben söylemedim, Doğa ile görüşüyorlar," dedi, şömineye doğru baktı. "Sana bir şey söyledi mi?"

"Bence ayrılığınızı hafıza kaybınla değil, benimle ilişkilendiriyor," dedim. Buna inanması için Affan'a çok bakmıştım. Elçin yanındayken bile Affan'a bakmıştım.

"Seninle, Elçin hakkında konuşmak istemiyorum. Manasız geliyor, senin yanında başka hiçbir kadından söz etmek istemiyorum." Ellerime doğru bakınca tutmak mı istedi diye düşündüm ama hamle yapmadı. "Başka hiçbir kadını düşünmüyorum. Düşünmek, hatırlamak istediğimde bile yapamadım."

Onun aklından kendimle ilgili ne kadar çok şeyin geçtiğini hissediyordum. Beni düşündüğünü hissediyordum.

"Sadece," dedim.

"Sadece ne?" dedi ve ses tonu bu konu hakkında konuşmaktan hoşlanmadığını anlattı.

"Sen hayatına kolayca insan alacak birisi değilsin." Yine öyle hissediyordum. İstemeden bir şeyimi paylaşmış gibi. "Onu aldıysan gerçekten önemsediğin içindir." Bu düşünceyi içimden atamıyordum. Çünkü Affan hatırlayabilirdi.

"Hayatıma bir kadını alırken çok şey hissetmeyi beklemiyorum, çünkü kolaylıkla hissedemiyorum," dedi. Hemen cevap vermesi nedense beni rahatlattı. "Genç yaşlarımdan beri böyle. Aylarca süren birkaç ilişkim olduğunu hatırlıyorum ama hiçbiriyle evimi, odamı paylaşmadım."

"O zaman neden hayatına birilerini alıyorsun?"

"Otuz yaşına gelmişim Lal. Kendi hayatımı kurmak istiyorumdur ama dediğim gibi, bir şeyler hissetmek söz konusu olduğunda zorlanıyorum. İnsanların her hareketi gözüme batıyor, beni çabuk soğutuyor."

"Kadınlardan hoşlanmıyorsundur belki," dedim.

Başını sol omzuna yatırıp yüzüme sessizce baktı.

"Sadece takılıyordum. Gurur yapma şimdi şakamı."

"Evet, artık kadınların kalanından hoşlanmıyorum," dedi.

Bunun üstüme alınmam gereken bir cümle olduğunu biliyordum ama aklım hâlâ...

"Bursa'daki evde, misafir odasında onun kıyafetleri vardı." Kes artık Lale, bunlar hakkında niye konuşuyorsun?

Sabretti.

"Kazadan sonra yanımda kaldığı birkaç seferde getirdi. Elçin hiç benimle yaşamadı. Aile evinde de hiç yaşamadı."

Tamam, tahmin ettiğim gibi kendini insanlara açmayı o kadar da sevmiyordu. "Zaten seninle bir yatağı paylaşmak çile gibi olur," dedim. "Kıpırdanmaya bile izin vermezsin, çarşaflarını sabah akşam değiştirirsin."

Bir şey düşünüyormuş gibi sadece bir, "Hımm," sesi çıkardı.

O sabırlı olabilirdi ama ben nefesimi sabırsızca üfleyip kafamı çevirdim. Affan bana Ayaz'dan, endişelerimden, korkularımdan başka şeyler düşündürebiliyordu ama bu da kısa sürüyordu.

"Kendine neden öyle dedin?"

Ayaz'la ilgili korkularımla boğuşurken, "Ne dedim?" diye sordum.

"Ucube dedin."

Bu da, sanki bedenim çok normaldi de ben boş yere öyle diyordum. "Öyle karışık, garip bedenim, onu demek istedim."

"Bedeni yanmış birisi için böyle düşünür müsün?"

Yok artık, bu adam beni hiç mi tanımamış ya? "Düşünmem tabii ki ama aynı şey değil."

"Kendin için de düşünme o zaman."

"Vücudumun bu durumu sinirlerimi bozuyor çünkü." Ve bir o kadar da üzülüyordum canımın bunları yaşamasına. Bedenimi daha çok sevesim geliyordu.

"Seni doktora götüreceğim."

Şu an öncelik ben değildim. "Ayaz'ı istiyorum, başka bir şey değil."

Zonklayan alnımı, şakaklarımı ovarken burnumu sessiz olmasına gayret ederek çektim. Affan ayağını yerdeki ayağıma dokundurana kadar bunu yaptığını fark etmedim. Dikkat dağıtan hareketine bakarken, "Seninle benzer bir yanımız var," dedi.

"Hımm, neymiş?" Ellerimiz, tenlerimiz ve saçlarımız mı? Ben zaten biliyordum ama ondan da dinlerdim.

"Bende de noksanlık var, duyularımla ilgili."

Ne konuşacağını sezdim. "Nasıl yani?"

"Etkili bir koma süreci geçirdim. Uyandıktan kısa süre sonra koku ve tat duyumun olmadığını fark ettim. Aylar geçti, hâlâ yok. Hiçbir şeyin tadını, kokusunu alamıyorum."

Bunları bir anda söylemiyordu. Öylesine değil. Kendi noksanlıklarımı kusurlu bulduğum için yalnız olmadığımı hissettirmeye çalışıyordu.

Bu örtülü çabası kalbimi yumuşattı. Gerçeği bildiğim için kendisine kızgındım ama bunu yaptığı için affedici hissettim. Yeşil gözlerim onun gözlerine karışana kadar yukarıya çevrildi. "Neden yeni söylüyorsun bunu? Bana neden hiçbir şey hissettirmedin?"

"Yakın geçmişimi hatırlamadığım için insanlara güven duymuyorum. Ailemden başka kimse zaten bilmiyor. Doktor söylemese ben onlara söylemezdim."

"Peki bana ne zamandır güveniyorsun?" Ee, söylediğine göre artık güveniyor muydu?

"Bir süredir," dedi. Acaba anlamasa ben de ellerimi ona söyler miydim acaba? İlk Affan anlamıştı.

"Yaptığım tatlıları sana ikram ediyordum, beğendiğini söylüyordun. Yalan üstüne yalan ha, Yalın tatlılarımı hak etmese de en azından gerçekten beğeniyordu..."

"Bizden söz ediyoruz, arkadaşımdan değil."

"Konu oraya gelince aklıma geldi."

"Gelmesin."

Ayrık duran, seri şekilde nefesinin süzüldüğü dudaklarına baktım. "Beni göz göre göre kandırıyordun. Sen beğendiğini söyleyince ben seviniyordum."

"Ben tat alamadığımı söylüyorum, sen kendi tatlılarını düşünüyorsun," dedi.

Bu söylediğini hiç masum bulmadım. "Beni manipüle etme. Soruma cevap ver, neden kandırdın beni?"

"Hoşuma gidiyordu. Her seferinde merak ediyordun, heyecanlanıyordun tatlılarını beğenecek miyim, beğenmeyecek miyim... Söylemek içimden gelmedi."

Dirseklerimi dizlerimde kaydırarak şişirdiğim yanaklarımı avuçlarımla tuttum. "Doktorlar bir şey dedi mi? Ne zaman geçer?" Son söylediğinden sonra dudaklarım kıvrılmıştı, avuçlarımda gizliyordum.

"Birkaç ilaç kullandım, faydasını görmedim. Komadan sonra çok çeşitli sorunlar oluşabiliyor, doktorlar bunlar hakkında kesinkes konuşamıyor." Kotunun kenarındaki lekeyi sildi.

Beni kandırmasını bir kenara bırakırsak gerçekten hayattan aldığı keyfin ne kadar düştüğünü tahmin etmek beni üzüyordu. "O gece eve döndüğünde söylediklerin... Kanın kokusu demiştin, bununla ilgiliydi yani. Geri mi gelmişti?"

"Öyle sandım. Ağzımdan kan geldiği için de öyle hissetmiş olabilirim."

"Öyle sandığın için bana geldin," dedim, kirpiklerimin arasından ona bakarken böyle her an soluğum kesilecekmiş gibi konuşuyordum.

Sakinliğinin aksine hızlı bir hamleyle yaklaşıp boynuma kadar sokulduğunda donup bekledim. Bence bu kadar yaklaştığında o da benim göz rengimi çok koyu görüyordu. Hiç temas etmeden, uzaktan boynumu koklayıp, "Bazen duyularımı test etmem gerekiyor," dedi.

O kadar yoğunluk hissettim ki, kıpırdayamadım. Ancak sonra bana yakın durduğu için onu çenesinden tutup kaldırdım, yüzlerimizi hizaladım. "Benim de zaman zaman test etmem gerekiyor," diyerek baş parmağımla yanağının, kirli sakallarının üstünü okşadım. Tabi inanmayacaktı, benim hissim onun duyuları gibi aniden geri gelemezdi.

Hiç geri çekilmeden gözlerini yumdu.

Ona kendim için dokunmuyordum, çünkü dokunduğumu bile anlamıyordum. Ona onun için dokunuyordum.

"Yemeklerin, tatlıların tadını özlüyor musun?" diye sordum.

Gözlerini açmadan, "Sevdiğim yemekleri özlüyorum," dedi.

"Peki yaptığım tatlıların tadını gerçekten merak ediyor muydun?" Sürekli yaptığım tatlıları araya sokuyorum ama n'apayım işte, ilgisini hissetmek istiyordum.

"Evet."

Tat almamak nasıl bir his, merak ediyordum. "Her şeyin tadını hatırlıyorsundur ama tadını merak ettiğin bir şeyler oluyor mu?"

"Tek bir şey."

Gözlerini açıp tereddütsüzce ağzıma baktı.

O bakmayı kesene kadar dudak içlerimi ısırdım ve bunu, elimde olmadan o kadar bariz yaptım ki, Affan'ın ağzı aralandı. Çenesini ansızın bıraktım ve kafası aşağıya düşünce kıkırdadım.

İrkilerek gözlerime baktı. "Afallattın beni."

Yanağımı, omzuma değene kadar eğdim. "N'aptım ki?"

"Biliyorsun," dedi. Evet, biliyordum.

Elimi keşke çekmeseydim, yüzüne biraz daha dokunurdum. Hissettiğimden değil tabi ama... elimi onun üstünde görmek, elini üstümde görmek hoşuma gidiyordu.

Boynunda, ensesinde gezinen elini takip ettim. Sıcaklamış gibi omzuna doğru nefesini üfleyince onu izlediğimi görüp başını önüne çevirdi. Dudaklarını ısırıp tekrar bana baktı. Sonra tekrar önüne. Ardından yine bana ve...

"Çok sıcaklıyorsun," dedim.

"Acaba niye," diyerek koltukta geriye kayıp başını arkaya attı.

Böyle vücudu sanki daha da açık gibiydi, çıplak. "Tişörtünü giysene artık."

"Sıcakladım, şu an giyemem."

Koltuktan bir anda doğrulup hızlıca geçtim. Tutmasına hazırlıklı şekilde kollarımı kaldırınca gülümsedi. Bana kıyafet verdiği çamaşır odasına ilerleyip makine içindeki tişörtü aldım, çoktan kurumuştu. Döndüğümde Affan kalkmış, camı açmış, dikiliyordu.

"N'apıyorsun?"

Tişörtünü sırtına attım. "Al, giy bunu."

Omuz üstünden döndü yüzüme. "Niye? Hani bana bakacaktın?"

"Baktım," dedim, o giyinmeden son kez karnındaki belirgin kaslara göz atıp hemen arkamı döndüm. Şömineye kadar ilerledim ama ateş sönmeye başlamıştı. Affan'la mesafelerimiz o kadar azalmıştı ki, kendimi artık onun hayatından biri gibi görüyordum. Onun hayatına da aidim gibi. Yanılıyor muydum?

"Sana bir şey soracağım," dedim. Hâlâ sebebini merak ettiğim bir şeyi. "Haftalar önce, bir sabah ansızın bana çok garip ve soğuk davrandın. Daha Ayaz'ı almamıştık, o kadar önce yani. Beni görünce yüzüme bakmadın, hangi odaya girsem oradan ayrıldın... Hatırladın değil mi? Sebebi neydi?"

Yavaş yavaş arkama yürüdü. "Nereden çıktı bu?"

"Hatırladın mı?" dedim, üsteleyerek.

"Evet," dedi.

"Bir de hatırlıyorsun demek, bilerek mi bana öyle davrandın hı?"

"Niye merak ediyorsun, üzerinden çok zaman geçti."

Off, ben de artık Affan'ın sorularına uysallıkla yanıt vermeyecektim, ben sorunca her şeyi zorlaştırıyordu. Ayağımı yere vurarak arkama döndüğümde, saçlarımı izlediğini gördüm. "Aklıma takılmıştı, hazır şimdi mülayimken ağzını aramak istedim. Bak kötü niyetimi tüm şeffaflığımla söylüyorum."

Seyirlik gözlerini etrafta dolaştırdı. "Bir sorun yoktu. Üstüne alınman gereken bir durum da değil."

"Benden soğuyacağın bir şey mi olmuştu? Beni görmek mi istememiştin? Söyleyebilirsin, üzülmem." Yani çok üzülmem ama illaki üzülürüm.

"O gün yüzüne bakmadım değil, bakamadım. O kadar. Başka bir şey sorma."

Konuşmayı bitirdiğini, koltuğa doğru yürüyünce anladım ve üstüne gidemedim. Keyfi değil de gerçekten bakmadı madem ama insan bir diğer insanın yüzüne neden bakamazdı ki? Rahatsızlık duyduğundan, suçluluğundan, utandığından...

Odayı bir arama sesi doldurunca ne düşündüğümü, ne merak ettiğimi unuttum. Heyecanla sıçrayıp arkamı döndüğümde Affan'da eğilmiş, telefonunu alıyordu. Ben yaklaşana kadar açıp, "Efendim?" diye yanıtladı.

Sabırsızca, "Ayaz'dan bir haber mi?" dedim.

Bana parmağını kaldırıp karşı tarafı dinledi ve sadece, "Anladım," dedi. "Kimseye teslim etmeyin. En kısa sürede geleceğim."

Koluna asıldım. "N'olmuş? Ayaz'ı mı buldun?"

Aramayı kapattığında yerimde zor duruyordum. Telefonunu indirip yüzüme bakarken, "Haber emniyetten geldi," dedi.

"Ayaz ama değil mi?" dedim, her şeyden önce sağlığını düşünüyordum. "Anlamadım da gerçi, emniyette ne işi varmış? Aranıyordu, bulunmuş mu yoksa?"

"Gidersek öğreniriz," dedi, telefonu parmakları arasında çevirerek.

"Burada, Muğla'daki emniyette mi?" dedim, bir an önce.

"Evet, şehirde," dedi ve hiç acelesi yokmuş gibi koltuğa yerleştiğinde kaşlarımı kaldırdım. "Ayaz'ı tarif etti, odur diye düşünüyorum."

"Çok merak ettim orada ne işi var, hadi gidelim."

"Bir şartım var."

"Anlayamadım," dedim, ne hakkında bir şarttı?

"Ayaz'a neler olduğunu öğrenip teslim aldıktan sonra onu bırakacaksın."

Onu hem alıp hem bırakmak mı? "Ne diyorsun sen? Sıcak dokundu herhalde sana."

Pek hoş konuşmasam da böyle şeylere hiç takılmadığı için dümdüz devam etti. "Kerim ile o arkadaşını serbest bırakacağım, o da Ayaz'ı alıp buradan uzaklaşacak."

Midemde bir korku dehlizi açıldı ve beni yutmadan önce mantıklı konuşmaya çalıştım. "Biz Ayaz'ı bulmak için uğraştık, onu neden kaybedelim? Bunun ne faydası olacak, neden böyle bir şey istiyorsun?"

"İkinizle birden zor," dedi, doğrudan. Bunlar hakkında düşündüğü, hiç beklemeden konuşmasından belliydi. "Babamın önceliği sensin ama aynı zamanda Ayaz'ın da canını yakmak istiyor. Beraberken işini kolaylaştırıyorsunuz. Ayaz tekrar ortadan kaybolduğunda onu aramak için de vakit kaybedecek, bende yalnızca seni daha kolay şekilde koruyabileceğim."

Kalbim sıkışmaya başladı. Ayaz'ı görmediğim haftalarda öyle çok özlemiştim ki, hiçbir mantıklı sebep onu hayatımdan çıkarmaya yetmeyecek gibiydi. "İkimizi birden koruyamaz mısın yoksa Ayaz'ı korumak mı istemiyorsun? Onu kendine ayak bağı yapmak istemediğini görmüyor muyum?"

Hiç cevap vermedi.

"Ayaz'ın sağlığı, güvenliği tabii ki her şeyden önemli ama yanımda olmasını istiyorum. Benim için de mi yapamazsın? Daha birkaç saat önce sana adeta yalvardım..."

"Ölmemesini istedin. Ben de sana bir çözümle geldim. Babam onun bulunduğunu biliyor, artık peşini bırakır mı?"

Değil mi? Hastaneden çıkar çıkmaz soluğu yanımızda alırdı. Belki gördüğü ilk anda onu...

"Sen yanımızdayken bize bir şey yapabilir mi?" diye sordum, bir fısıltıyla. "Sen hep yanımızda olacaksan Ayaz'ı koruyabiliriz."

Yüzümü gözümü, ellerimi, sesimi bir belirsizlikle izledi.

"Tabi sen onu korumak istemiyorsun." Sorun bu değil mi? İçinden hiç gelmiyor. Ayaz'ı sadece kendisi için değil, benim için de ayak bağı görüyordu.

"Benim bir hayatım var Lal. Ona göre şekillendiremem. Hem de öyle bir çocuğa göre."

Önce bir sonra da iki adım geri çekilip çenemi kaldırdım. "Anladım." Ellerimi iki yana açarken göğsümden yayılan ağrı sol koluma şimşek hızıyla ulaştı. "O halde ben de Kerim ve Ayaz ile gideyim. Çok uzaklara gidersek babanın bulması zor olur."

"Hayır."

Dudaklarım titremeden, gözyaşım düşmeden önce bu konuşmayı sonlandırmak istiyorum. "Ya Ayaz ile ben, ya da hiç."

"Hiç diyemeyeceğimi biliyorsun."

"Kerim Ayaz'a çok düşkün, baksana o kadar eziyete rağmen yerini asla söylemedi." Onu yanlış büyütse de, olumsuz davranışlarıyla Ayaz'ı uçuruma sürüklese de onu sevdiğini biliyordum. "Yıllarca Ayaz için benimle yaşadı. Bu vakitten sonra da yaşar."

"Seçmen gerekse Ayaz'ı seçeceksin yani?"

Bana hangisinin daha çok ihtiyacı vardı?

"Evet," dedim.

"O zaman ben bir aptal mıyım?" diyerek koltuktan kalktığında onu yeniden karşımda buldum. Gözlerim kızarık boynuna kilitlenirken, Affan ansızın kollarımdan tutup hafifçe beni sıçrattı. "Ben neden kız kardeşimi seçmedim? Neden onu değil de seni düşündüm?"

"Evet Affan, neden? Neden beni bu kadar yakınında tutup koruyorsun?"

Bazen çok sessiz kalıyordu. Acaba düşüncelere kapıldığı için mi, lüzumsuz gördüğü için mi? O andan sonraki birkaç dakikalık sessizliğin lüzumsuz olmadığını biliyordum. Çünkü tuttuğu kolumu kaldırıp göğsüne götürdü. Elim hissetmeyeceği için bileğimi sertçe kalbine doğru bastırıp avuçlarımızı göğsünün üstünde bir yumruğa dönüştürdü. Kalbinde atıp göğüs boşluğunu dolduran ritmi kolumda hissettim.

"Bu kadar. Başka açıklamam yok."

Daha önce üstüne, göğsüne dokunmuştum ama ilk kez kalp atışlarını duyuyordum. O kadar hızlı olmasını tabii ki beklemiyordum. Sanki hemen kulaklarımın arkasında atıyordu.

"Ayaz ile, doğru söylediğinden emin olana kadar defalarca konuşacağım," dedim. Affan ailesi ile sürtüşüyordu, ailesi ile arasını günden güne daha da açacaktı. Benim için bir şeyler yapıyorsa ben de onun için yaparım. Sadece bir şey de değil. Daha çoğunu da. "Eğer Duru'yu incittiğiyle ilgili şeyler söylerse Kerim ile gitmesine izin vereceğim."

"Birkaç dakika içinde ne değişti?"

"Ayaz masum, o yüzden gitmesine gerek kalmayacak. Buna güveniyorum."

Göğsünü bu kez benim parmaklarımla kaşıdı. Bileğimin altında o kalp atışı kaybolunca fark ettim. Göğsünü ve altını parmaklarımla ovup başını salladı.

"Gidip alalım Ayaz'ı."

"Tamam teyzesi."

Yanaklarımı şişirerek elimi çektim ve beni bıraktığında hızla üstüme baktım. Bir ceketim ya da benzeri şeyim yoktu, böylece gidecektim. Affan telefonunu cebine atıp koltuk kenarından aldığı ceketini bana uzattı. "Benim üstümdeki uzun kollu, sen giyin."

"Uzatma."

Ters ters bakıp ceketi giyinmeye başladım. Ancak sonra anahtarın cebimde olduğunu hatırlamış gibi yaklaşıp ellerini ceketin ceplerine attı, uzun uzun karıştırırken beni süzdü.

"Al artık," dedim.

Sanki çok konuştuk. Hemen parmaklarının tersini dudağıma hafifçe vurdu.

Uzaklaştığında ilk mutfağa gitti. Ben de heyecanla kapıya kadar koştum. Çok bekletmeden dönünce gömmeli portmantoyu açıp içine doğru bakındı. "Bana ayakkabı mı arıyorsun?"

"Evet," dedi ve bir çift babet çıkardı. Buz mavisi renginde, tatlı bir ayakkabıydı. "Açık bulduğum ilk mağazadan sana ayakkabı alacağım. Şimdilik bunları giy."

"Bana çok şey alıyorsun, paraların bitecek söyleyeyim. Küpeyi de kaybettim..." hangi akılla o uçurumdan atlamıştım ki? Bazen çok akılsız hissediyordum ya.

Karşılık vermedi.

"Eğer hayatım düzene girerse çalışıp para kazanabilirim. Zaten borçlu kalmayı hiç sevmem."

Kapıyı açıp tam çıkacakken, "Ev anahtarını unuttum," dedi ve salona tekrar geri döndü.

"Buraya geri mi döneceğiz?"

"Bakacağız."

Çıktığımızda kapıyı kilitledi. Gün henüz aydınlanmamıştı, hava çok serindi. Soluğumu montun içine doğru verirken Affan kapıları açıp önce beni yerleştirdi. Kısa sürede direksiyonu çalıştırdı ama son dakikalarda gözlerini ovuşturmaya başlamıştı.

"Birkaç saat uyusaydın çok iyi olurdu," dedim. "Ben evi korurdum."

"Cinlerinle falan mı?"

"Adlarını çok geçirme. Özellikle geceleri. Senin için diyorum, yoksa ben korkmuyorum." Gerçekten hiç korkmazdım.

Dikkatini telefondan açtığı konuma verince söylediklerim havada kaldı. Burnumdan soluyarak önüme döndüm ve cama kadar yaslandım, gidene kadar ağzımı açmadım. Her düşüncemi ona söylemesem iyi olurdu, biraz içimden konuşmayı öğrenmem lazımdı.

Ayaz'ı alamayacağımla ilgili endişelerim yolun yarısında başladı. Emniyetteyse kim olduğu açığa çıkmıştır. Duru cinayetinin kendisiyle ilişkilendirildiği de.

Kaybolup mu gitti emniyete? Rusya'da da polisler sayesinde bana ulaşmıştı?

Muğla özellikle bu aylarda sessiz bir şehirdi, erken saatte de caddeler ıpıssızdı. Emniyetin etrafındaki hafif ışıklandırmaları gördüğüm sırada Affan aracı park etti. Aceleci şekilde çıkıp binanın merdivenine yürürken, o da yaklaşıp elini sırtımın ortasına koydu.

"Duru'yu öğrenmişler midir? Ayaz'ı verecekler mi?"

"Babam suç duyurusunu geri çekmişti. Polislerin seni ve Ayaz'ı aramaması için."

Tabi, işlerini kolaylaştırmak için yapmıştı. Ne zamandır acaba? Ancak şimdi haberim olmuştu. Eski binanın katlarını tırmandık ve Affan ilk gördüğü polis memuruna birkaç soru sorup akabinde üst kata çıktı. Beni tuttuğu için onun hızında yürümek durumunda kalıyordum.

Bir oda kapısını açtı ve geri dönüş beklemeden içeriye girdi. Eşik dışında kalıp onun müdürle el sıkışmasını izledim. Ayaz'ın ismi geçene kadar konuşmaları duyamadım bile. Sonra müdür, "Annesi geri dönmeyince onu misafir ettik," dedi. Bakışları bana çarptı. "Polis arkadaş getiriyor."

Geri dönmeyince mi?

Odaya girmeden geri çekildim, başımı koridora çevirip bekledim. Konuşmalar uzakta kaldı ve ayağım sabırsızca yerde ritim tuttu. Ben hatırlamıyorsam bile Ayaz kendisine, bize ne olduğunu hatırlıyordur.

Ayaz'ı bir polisle köşeden dönerken görünce hissettiğim rahatlama neredeyse gözyaşlarına dönüşecekti. Etrafımızda memurlar varken soğukkanlı kalmaya çalışıp yolun yarısına kadar yürüdüm. Oğlum çenesini kaldırıp beni gördüğünde kollarımı omuzlarından dolayıp hızla kendime çektim. Adeta üstüme savrulup göğsüme yaslandığında, çok sesli bir nefes verdim. "İyisin, iyisin... Gerçekten iyisin canım."

"Bırak beni."

Kollarının aramızdaki itiş kakışından sonra bu dediğini duydum ve o geri çekilirken, ellerinden tutarak bakakaldım. "N'oldu şimdi, niye böyle dedin?"

"Neden geldin?" Ellerini de çekip beni süzdü. "Beni bırakmıştın, neden döndün?"

"Seni mi bıraktım?"

Yanındaki hanımefendi memur, "Oğlunuzu teslim edip gittikten sonra sizi aramak istedik ama oğlunuz hakkınızda pek bir şey söylemedi," dedi. "Ağzı çok sıkı, ihtiyaçlarından başka şey için konuşmadı."

"Onu teslim mi ettim?" Ayaz'a geri çevrilirken sesim alçaldı. Güzel gözleri öfke ile genişlemişti. "Ben... pek iyi değilim, son günlerimi hatırlayamıyorum. N'olmuştu?"

Ayaz, artık memur da onu tutmadığı için bir anda arkasını dönünce telaşlanıp tuttum. Huzursuz bir ses çıkardığında bile kolunu sıkıp, "Dur," diye ikaz ettim. "Sözümü dinle."

Yeniden, "Beni bıraktın," dedi. Sanki hakkımda bildiği tek doğru artık buydu.

"İyi olmadığınızı görüyorum," dedi memur ve bakışları arkama düştü, Affan'da koridora çıkmış olabilirdi. "Oğlunuzu iki gün önce bize teslim ettiniz. Bir suç duyurusuyla gelmiştiniz. Fakat çok kötü durumdaydınız, oğlunuz da. Biraz sakinleşmek için sizi odaya almıştık, o sırada oğlunuza lavaboya kadar eşlik ettim. Döndüğümde yoktunuz, sizi bir daha göremedim."

Bilmiyorum, Ayaz'ın iyiliğinden başka hangi his bana onu bıraktırırdı?

Zihnimde hiçbir şey canlandıramayınca, "Hatırlayamıyorum," dedim. "Ben... bazı ilaçlar kullanıyorum, akıl sağlığım iyi değil. Neler dediysem ilaçların etkisinde olduğumdandır."

Arkamdaki ses, "Evet," dedi,  Affan buraya yaklaştı. Memura doğrudan baktı. "Müdür Bey'le konuşuyoruz, Milena hâlâ iyi değil, dediklerinin size faydası olmaz."

Küçük düşmüşlük hissine rağmen Affan'ı onaylayan şekilde baş salladım.

"Müdürle görüşeyim ben de," dedi memur ve Ayaz'a dönüp göz kırptı. "Görüşürüz tatlım."

Ayaz ilgisizce kolunu benden çekti. "Eve gideceğim. Beni bırak."

Sert bakışımı aniden yüzüne doğrulttum. "Bir adım daha atma Ayaz."

Başını önüne aldı ve Affan benimle ona bir bakış atıp memurla odaya geri döndü. Kafa karışıklığıyla arkadaki koltuklara yöneldim, onu bacaklarıma doğru çekip dolgun yüzünü ellerimle tuttum. "Buradan çıkana kadar çok bir şey anlatamam ama emin ol, seni bırakmam gerektiyse sadece senin için yapmışımdır. Ayaz, ben gerçekten iyi değilim, son günlerimizi hatırlamıyorum. Seni emniyete bıraktığımı da unutmuşum. Çok endişe ettim, merak ettim. Seni bıraktığımı söyleyip durma."

Başını sol taraftaki odaya çevirdi. Affan hâlâ müdür ile konuşuyordu. "Beni bırakıp Affan'ın yanına gittin değil mi? O beni istemiyor, sen de."

Çok fazla söz dinlediği için anlama kabiliyetinin ne kadar geliştiğini unutmuştum. Fakat bu kez doğru anlamamıştı. "Öyle değil Ayaz. Sanırım ben içtiğim ilacın etkisindeydim. Seni bıraksam geri gelir miydim?"

"Neden o var?" dedi benimle tekrar yüz yüze geldiğinde. "Babamı istiyorum, onu değil."

"Baban meşgul, dönemez." Saçları o kadar uzamıştı ki, kulak üstlerine düşüyordu artık. "Yalnız mıydın? Korktun mu? Aç mısın, bir şeye ihtiyacın var mı?"

"Bırak dedim ya beni."

Bunu söyleyip üzüntüden titreyen ellerimden kaçtı ve arkasını dönüp, sanki gideceği bir yer varmış gibi yürüdü. Kalkıp iki adımda ona ulaştım. "Sözümü dinle," diye uyardım, biraz ses yükseltip. "Sanki senin çok umurundayım da bana kızıyorsun, baban gelip alsa asıl sen beni hemen bırakırsın."

Benimle itişmeye, ellerini savurmaya devam etti. "Ben babamı değil seni aramıştım."

Rusya'daki aramadan bahsediyordu.

"Synok pozhaluysta." Yatıştırmak niyetiyle omzunu sıvazladım. "İyi değilim diyorum, hiç aldırmıyorsun. Üzülüyorum, gerçekten. Neler olduğunu bana anlat, sana hak verirsem küsersin." Oğlum, lütfen

Beni itmekten vazgeçmeyince sinirlerim epey bozuldu. Ben yeniden müdahale etmeden de Affan'ın kemikli ellerini onun üstünde gördüm. Ayaz'ı kollarından kaldırıp ayaklarını yerden kesti, yüzleri hizalanana kadar yükseğe çıkardı. "Sana annene göz kulak olmanı, korumanı söylemiştim. Sen bunları yapamadığın gibi bir de ona böyle mi davranıyorsun? İttirip bağırıyorsun?"

"Affan, ben hallederim," dedim, Ayaz'ın huysuzluklarının üstesinden benden daha mı iyi geleceğini sanıyordu?

"Sen korusaydın," dedi Ayaz, ayaklarını boşlukta sallayıp yere inmeye çalıştı. "Baban anneme bağırdı, ona ilaç verdi. Annem de çığlık atıp ağladı, karnı da çok ağrıdı. Bana saklan dedi, ben de saklandım. Koru deseydi korurdum ama saklan dedi."

Ayaz Affan'la ilk kez bu kadar uzun konuşmuştu, çünkü bunları yapan Affan'ın babasıyken kendinin suçlanması ona garip geliyordu. "Anneni korumayı öğreneceksin," dedi Affan ama yüzünün rengi solmaya başlamıştı. "Tehlikenin annene yaklaştığını sezdiğinde kendini onun önüne atmayı öğreneceksin."

"Ben koruma mıyım?"

"Evet, sen annenin korumasısın. Sana para vereceğim. Olur mu?"

"Para mı?"

Gerçekten ama gerçekten yok artık.

"Para istemem, telefon istiyorum."

"Affan," dedim ve bırakması için Ayaz'ın gövdesine asıldım. "Yere bırak ve onun aklını kurcalama."

Söyleyecekleri bitmiş olduğundan sanırım, beni ikiletmeden Ayaz'ı yere bıraktı. O sırada yanımızdan geçen az önceki memur ben ile Ayaz'a düşünceli şekilde baktı. "İyi günler."

"Size de. Oğluma baktığınız için teşekkür ederim."

Affan müdür ile tatmin edici konuşma yapmış olmalıydı ki, polis daha bir şey eklemeden yanımızdan geçti. Daha fazla durmadan ben de merdivene ilerledim, yolun yarısında Ayaz'ı kucakladım ve Affan yetişmeden koşuşturdum. Vücudumdaki yük çoğalınca ağrılarım yüzeye çıktı.

Daha alt kata inemeden, "Sanki acıtmıyormuş gibi onu taşıyorsun," diyerek Ayaz'ı kucağımdan çekti.

Yanlarında indim, araca ulaşana kadar konuşmadım. Ayaz sağlıklıydı, gerisini konuşarak halledebilirdik. Ayaz'ı bıraktıktan sonra Affan beni ön koltuğa çekince, kapı ellerimden sıyrılıp kapandı.

"N'apıyorsun?"

"Normalde hep yanıma oturuyorsun o ne zaman araca binse hemen yer değiştiriyorsun."

"Çünkü çocuk olan o," diyerek kapıya yeniden uzandım.

Affan anahtarı avucunda çevirip bir şey daha demeden yanımdan süratle geçti, koltuğuna oturup aracı hareket ettirirken de yola çıktığında da konuşmadı. Ayaz biner binmez gözlerini kapatıp yaslanmıştı.

"Ayaz ne söyledim, hiç sallamıyorsun. Son günlerimi hatırlamıyorum, o evde neler oldu anlatır mısın?"

"Uykumu böldünüz." Deri koltukta kayıp başını aşağıya koydu ve bacaklarını uzattı. Kirlenmiş çoraplı ayaklarını kucağıma bıraktı. "Uyuyacağım."

"Evden ayakkabısız mı çıkmıştık? Günlerdir böyle misin? Hastalanmasan bari."

"Polisler bana ayakkabı getirdi ama büyüktü. Şimdi uyuyacağım anne."

Adeta, artık konuşma diyordu. Bir uyarı geçecek durumda değildim. Stresle saçlarımı arkaya atıp arkama yaslandım.

"Telefonum hâlâ yazlıkta galiba," dedim, Affan'a, kısık sesimle. "Telefonumu geri istiyorum."

"Eve gitmemize gerek yok, hallederim."

"Evde bulabiliriz belki. Sen o eve gitmiştin, görmedin mi?"

"Gözüm telefon görmüyordu." Nefesini üflediğini buradan bile duydum. "Bir telefon alabiliriz."

"O telefonda fotoğraflar vardı," dedim. Rusya'dan döndüğümden beri kullanıyordum, Ayaz'ın tüm bebeklik fotoğrafları oradaydı. Ayrıca Affan'ın ses kayıtları da vardı.

"Telefonun Iphone. Aldığımız telefonda Icloud hesabına girersin, yedeklediysen hepsi görünür."

"Bak haklısın, doğru. İnşallah yedeklenmiştir. Kıyafetlerim de vardı, Ayaz'ın kıyafetleri de..."

O eve gitmeyeceği belliydi, bir karşılık vermemişti. Acaba orayı nasıl terk etmiştik? Hatırlayabilecek miydim? Ayaz bana hatırlatmak zorundaydı.

Çok özlediğim için yolun devamında oğlumu seyrettim. Yokuşu çıkıp evin garajına girdiğinde sarsılmış ruh haliyle aşağıya indim. Affan Ayaz'a uzanırken kibarlık etmedi, Ayaz uyanıp hiç sorgulamadan Affan'a sarıldı. Onun için uykusu, açlığı, rahatlığı her şeyin önündeydi.

"Ayaklarını üstüme değdirme," dedi ona.

Ayaz hiç ses çıkarmayınca önlerinden yürüdüm. Kapıyı açtığı gibi oturma alanına geçti ve onu koltuğa bırakıp üstünü silkeledi. Eğilip başının altına yastık çektim, ayağındaki çorapları çıkardım. Buz gibi olmuştu ayakları. Bu yüzden koltuk altlarından tutup şömineye yaklaştırdım. "Ayaklarının altı da hep yaralanmış. Acıyor mu?"

Yeniden uykuya dalmıştı.

"Siz iki gamsızla n'apacağım ben..."

Affan'da kapıyı kilitlemiş, ellerini yıkamaya gitmişti.

Ceketi çıkarıp tereddütsüzce kokladıktan sonra koltuğun kenarına bıraktım ve ellerimi saçlarım arasından geçirip enseme kadar sürükledim. Seyrek birkaç tutam tekrar gözümün önüne düşünce de öfkeyle çekiştirip yüzümü koluma gömdüm, şakaklarım zonklayana kadar kendimi sıktım.

Artık bu dermansızlık, evsizlik ve aitsizlik tahammülümü aşmıştı.

"Kadın doğum doktoruna gitmelisin."

Artık alıştığım bir yürek titremesiyle Affan'ın sesine doğru kaldırdım başımı. "İlaç yüzünden mi?"

"Evet, araştırdım, düşük ilaçları bazı enfeksiyonlara yol açabiliyormuş."

Geçiştirmek için, "Bir ara giderim," dedim ve koltuktan kalkıp uzak mesafeden yanından geçtim, üst kata yürümeye başladım. Arkamdan bir iki adım geldi. "Uyuyacak mısın?"

"Hayır, yalnız kalmak istiyorum."

Basamakları koşarak çıktım, kapıyı çarparak girdim ve yatağa uzanıp yastığı başımın altına koyup ellerim arasında sıktım. Keşke ben de o kadın polis gibi olsaydım, mezun olsaydım, çalışsaydım ve kendime baksaydım. Aptal bir sünepe gibi yaşıyordum, aptal gibi.

"Bu yüzden Ayaz'ın bile saygısı, sevgisi yok bana."

İnsanlar bana ya öfke ile bakıyor ya da göz ucuyla. Ne sevgiyle ne gözlerinin içiyle değil.

"Babası Doğa için her şeyi yapıyor ama her şeyi. Birinin her şeyi olmak böyle demek ki, ben nereden bileceğim ki."

Güneşin doğmasını izlemek istemedim. Sanki o güneş içime kan kırmızısında bir ölüm hissiyatı doğurdu. Cama arkamı dönüp aralık kapıyla boş boş bakıştım. Saçlarım yanağımı gıdıkladı ama kaşımaya bile mecal bulamadım.

Etraf pasparlak bir mavi olup saatler de geçince kendimi Ayaz için yataktan kaldırdım. Önce banyoya uğradım. Ellerimi, yüzümü yıkarken eşofmanımın önünü açıp boynumu, ensemi de ıslattım. Bir tarağım olmadığından saçlarımı ellerimle düzelttim, kulak arkası yapıp çıktım ve koridora geçince Affan'ı yine merdiven basamağında gördüm. Ellerini ensesinde birleştirmiş, aşağıya, belli ki Ayaz'a bakıyordu.

Yanından sessizlikle geçecektim ama fark edince gözlerimiz kısaca kesişti. Çenesini kaldırıp beni süzdü ve basamaktan doğruldu. Parmak uçlarımla indim merdiveni ve baktığımda Ayaz'ın kalktığını gördüm. "Nasıl oldun?" diyerek yaklaştım.

Bana ve arkamdan inen Affan'ı inceledi. "Babamı aramak istiyorum."

Affan bana, "Bak, o da benimle aynı şeyi, babasının yanında olmayı istiyor," dedi.

"Sen bir sus," dedim ona ve Ayaz'ın yanına oturunca vücudunu inceledim. "Ben de çok şey istiyorum ama ne yazık ki olmuyor. Sana biraz yemek yedireyim, konuşalım."

Ayaz çehreme bakarken kaşlarını çatı. "Gözlerin niye şiş? Yine mi ağladın?" diye sordu.

"Sen inanmıyorsun ama çok endişelendim, merak ettim seni. Sonra sinirlerim de çok bozuk, ayağım takılsa ağlayasım ya da bağırasım geliyor."

"Ağla o zaman." Kalkıp kısa adımlarıyla kendini Affan'ın yanına taşıdı. "Babamı arar mısın?"

"Düş önüme," dedi Affan ona ve omzundan hafifçe ittirdi. Kalkmaya vaktim olmadan da Ayaz'ı mutfağa doğru götürdüğünü gördüm. "Son kullanım tarihi geçmiş süt var, daha fazla ziyan olmadan onu ısıtacağım sana."

"Kakao var mı? İçine katarım."

"Kakao değil ama fare zehri görmüştüm."

Şu an ikisi arasındaki soğuk yellerin arasında duracak takatim yoktu. Bugün değil. Bağırma sesleri gelmeyince hemen kalkmadım, ancak sonra ne yaptıklarını görmek için mutfağın yolunu tuttum. Affan onu camın önüne çekmiş, yüzüne alçalmış bir şeyler söylüyordu.

Ocakta bir cezve olduğunu görünce süt kutusuna şüphe ile yaklaştım. Ağırlığından anladığım kadarıyla yeni açılmıştı ve son tüketim tarihine üç ay vardı.

"Ne konuşuyorsunuz?" diyerek tekrar cama döndüm.

"Hiç," dediler aynı anda.

Kaşlarımı şüpheyle kaldırdım ve Affan ocaktaki sütü alıp bir kupaya aktarırken ben de dolabı açtım. Çok az şey vardı, onlar da paketli ürünlerdi. Mutfak dolaplarını karıştırmakta fayda gördüm ve bal buldum, hiç açılmamış kavanozdu. Onu çıkardım, ekmek de aradım ama yoktu. Atıştırma çekmecesinden bulduğum Oreo'yu aldım, normalde pek sevmiyordu ama bu kez yerdi.

Ayaz ada sandalyesini çekip tırmanarak oturdu ve ben sütüne bal eklerken bizi seyretti. Affan kalçasını tezgâha yaslamış, telefonunu kontrol ederken yemeğini oğlumun önüne bıraktım. Saniye beklemeden bisküviyi çıkarıp yemeye başladı. "Sen de mi yiyeceksin, çok az var," dedi.

Affan kafasını telefondan kaldırıp ona baktı.

"Yemeyeceğim," diyerek üstüne uzandım, sweati çıkarınca atleti olduğunu gördüm. O yemeyi kesmeden de eşofmanını indirdim, altında bir boxer vardı. "Ben bunları kısa yıkamada yıkayayım, çok kirlenmiş." Affan'a döndüm. "Şömineyi yakar mısın, üşümesin."

Ayaz'a bakmaya devam ederken bana başını salladı.

Çamaşır odasına geçip kıyafetlerini attım, en kısa programı çalıştırıp kurutma özelliğini de açtım. Mide gurultum hiç umurumda değildi, aç hissetmiyordum. Oturma alanına döndüğümde Affan'ın şömine ile meşgul olduğunu gördüm. İçeride saklanan odunlar tutuşana kadar sabretti ve işi bitince elindeki maşayı odunluğun içine bıraktı.

"Bunları sen yiyecekmişsin." Ayaz yanımda belirip paket bisküviyi bana uzattı. "Tam yarısını bıraktım. Beş tane."

Tatlıya bu kadar karşı koyabiliyordum. Bir tanesini kaptım. "Bu kadar yiyeceğim."

Paketi geri çekip Affan'a baktı. "Yemeyecekmiş" Koşup mutfağa geri döndü.

Ağzımdaki tat tamamen eriyene kadar Affan'a baktım ve o doğrulup yanımdan geçerken gözlerini üstümden ayırmadım. Bir şey bulaşmış mı diye üstüne bakıyorken aniden yaklaştım ve çenesini tutarak yüzünü kaldırdım, yaklaşıp yanağından öperken biraz parmak uçlarıma basmam gerekti. Hazırlıksız yakalansa da sanki dudaklarıma yer açmak için başını daha da eğdi ve sakalları ağzıma sürtünene kadar durup geri çekilmeye niyetlendim.

Elini kolaylıkla başımın arkasına koyup dudaklarımı yanağına daha da bastırdı.

O kadar baskıdan sonra dişlerim bile yanağına değdi, gülüşüm genzimden kaçtı. Dudaklarımı ikinci kez bastırıp daha kararlıca geriye çekildiğimde elini okşayarak saçlarımdan çekti. Gözlerimi göğüs hizasından tutarak uzaklaştım, geçmesine müsaade ettim.

Gözlerine bakamadım.

Ki, aslında seviyorum parıltısız altın rengi gözlerine bakakalmayı.

Affan hâlâ geçmeyince bakışlarını takip ettim ve Ayaz'ın durmuş, elinde süt bardağı ile bizi izlediğini gördüm. Yakın temasımıza şahit olduğu açıktı. İçine doğan sezi her ne ise yavaşça yanıma yürüdü ve sırtını bacaklarıma yaslayarak durdu, Affan'a aşağıdan baktı.

"Annemle beni babamın yanına götür," dedi.

Affan ona baş parmağını kaldırarak onay verdi ve umursamazca geçip gitti.

Oğlumu şömine önüne çekip ben de karşısında oturdum. Saçlarını yana doğru düzeltip kumral tutamları özlemle okşadım. "Artık konuşmalıyız."

Süt bardağını indirdi. "Beni yine polislere bırakacak mısın?"

Güvenini sağlamak için, "Hayır," dedim. "Bunu neden yaptığımı da hatırlamıyorum. O dolaptan nasıl çıktın, seni neden bıraktım anlat."

"Camdan atladım," dedi.

"Pencereden mi?"

"Daha önceki gibi camdan kaçtım." Göz ucuyla bana bakıp şömineye yaklaştı. "Camdan düşünce babası beni gördü. Sonra sen dışarıya kaçıp beni aldın, araba ile polise gittik."

Çocuk sadece eylemleri anlatıyordu, ne yaşadığımızı değil. "Bu kadar mı?"

"Evet."

"Affan gelmiş, onu görmedin mi? Nasıl oldu, neden Affan'a anlatmadım?"

Omuzlarını silkti. "Gördüğüm her şeyi mi anlatayım?"

"Tabi çocuğum, ne soruyorum."

Bana dolapta ne kadar daraldığını ve sıkıldığını anlatmakla başladı. Acıktığını ve çişinin geldiğini de ekledi. Benim ağladığımı, karnımın da çok ağrıdığını söyledi. Bir adamın sürekli bağırdığını da, alt kattan sürekli sesler duyduğunu. Rauf olduğu kesindi. Affan geldiğinde kendisini odaya yolladığım, hatta kullandığı bıçak detayına kadar anlattı.

"Ne için Affan'a anlatmadığımı anlamadım. Seni de alıp giderdik ama... Bade peki, o ne zaman evden ayrıldı?"

"Bilmiyorum."

"Odada olduğun için fark etmedin belki. Ya camdan düştüğünde bir kemiğin kırılsa, incinseydi n'olacaktı?"

"Daha önce de atladığımda bir şey olmadı."

"Birinde olmaz, diğerinde olur Ayaz, bir daha yapma," diyerek ilerideki tehlikelerin önüne geçmek istedim. "Evden sağ çıktıysak neden polise gittim ki? Çok mu korkmuştum, bizim için yardım mı istedim?"

"Yardım istemedin, beni bıraktın."

Elime doğru dokunup şömine ateşinden uzaklaştırdı. Yaşadığımız evde de şömine önünde sık oturduğumuz ve o da ellerimin hissetmediğini bildiği için kontrol etmeye çok alışkındı.

"Sen de üzüntüden öldün sanki. Üzülmüyorsun ki. Ancak rahatın bozuldu diye endişe etmişsindir sen."

"Aç kaldım. Sürekli çişimi tuttum. Babamı istiyorum."

"Yok sana baba." Dizine hafifçe vurdum. "Bırakamam ben seni, sen de içten içe farkındasın. Korkmuş, çaresizliğimden yapmışımdır."

"Yoksa babamda mı bu adamla beraber? Babamı öldürecekler mi?" Bağlantıyı kurmasına şaşırmadım.

"Tabii ki ölmeyecek oğlum. Yakında görüşeceksin babanla." İçimden geldiği gibi yaklaşıp alnının köşesinden öptüm. "Ama önce o zamanı anlatman lazım. Sen ve Duru ormanda neler yaşadınız?"

Duru'nun adı geçince huzursuz oldu. Oturuşunu değiştirdi, sadece çamaşırları olduğu için boxerının uçlarını çekiştirdi.

"Affan'ın onun abisi olduğunu, etrafımızdakilerinin onun ailesi olduğunu farkındasın değil mi?"

"Evet."

"Bana dediğin gibi masumsun değil mi? Baban korkup seni kaçırdığı için ailesi yanlış anladı?"

Bakışlarını kaldırıp yerini değiştirince ben de onu takip ettim. Affan bize yaklaşıyordu. Keşke bu konuşmanın içinde olmasaydı ama Duru kız kardeşiydi. Koltuğa oturup bakışlarını Ayaz'dan koparmadan, "O gün Duru'ya vurdun mu?" diye anlayacağı en basit şekilde sordu.

Ayaz vücudunu bana yaklaştırdı. "O bana vurdu."

"Ne?"

Affan'ın omuzları dimdik oldu. "Ne diyorsun lan sen?"

Oğlum bana bakıp başını salladı. "Okulda arkadaşlarıyla bana vurdu."

"Sen de onu ormana mı götürdün?" dedi Affan. Kendisine bakması için oturduğu yerden omzuna sertçe dokundu.

"Nasıl sana vurdu?" dedim, kafamı karıştırınca. "Arkadaşlarıyla mı? Şakalaşıyor muydunuz?"

"Babamın tavşan avladığına inanmadılar, dersten sonra teneffüste bana yalancı dediler. Ben de öğretmene söyledim, sonra da üstüme geldiler." Omzunun üstünden Affan'a bir bakıp sonra hızlıca kulağıma doğru yaklaştı. "İlk arkadaşı bana vurdu, ben de arkadaşına, Duru'da bana."

"Ama sen... arkadaşız dedin?"

"Sonra arkadaş olduk."

"Ne yalanlar sıkıyorsun sen?" dedi Affan.

Ayaz'ı kendime biraz daha çekip Affan'a ofladım yanaklarımı şişirerek. "Ya onlar çocuk, tabii ki kavga edip barışıyorlardır. Yetişkin gibi bir küsüp on sene görüşmezler mi sanıyorsun?"

"Sözlerine güvenilmeyecek bir çocuk o."

"Ben güveniyorum." Ayaz'la konuşmaya devam ettim. "Peki n'oldu da ormana gittiniz?"

"Duru tavşanları yakından görmek istedi."

"Sen de ona arkadaşlık ettin?"

"Ormanı ben biliyordum, o bilmiyordu."

"Evet canım," dedim ve sırtını aşağı yukarı sıvazladım. "Peki o kuyuya nasıl düştü?"

"Sadece kuyuya düşmedi," dedi Affan ve Ayaz'a bir daha uzanıp onu kendisine çevirince oğlum huysuz ses çıkarıp kendini geriye çekmeye çalıştı. "Tavşan kapanına kapatılmıştı."

"O da beni kapattı, yuvarladı, ben de onu." Gerçekleri anlattığını, hiçbir duyguyu sözlere aktarmadığında anladım. "Gülerken bir daha yuvarlanıp kuyuya düştü. Kafamı eğip baktım ama gözleri kapalıydı. Duru Duru Duru, dedim. Uyanmadı. Kapan da kan olmuştu."

Affan, "Bu yalanları baban mı tembih etti sana?" dedi, güvensizce.

"Babama bunları anlattım, o da inanmadı."

Çünkü içten içe o da Ayaz'ın duygusuzluğunun nelere sebep olacağını biliyordu.

Oğluma, "Ben sana inanıyorum," dedim.

Affan onu bir daha kendine çekince Ayaz öfkelenip elleriyle yüzünü ittirdi ve karşılığında Affan gözlerini yumup soluklandı. "O halde babanın nasıl haberi oldu da seni kaçırdı? Yalan mı söylüyorsun? Baban mı bir şey yaptı?"

Dizlerim üzerinden kalkıp Ayaz'ı kuvvetle kendime çektim. Göğsüme düşer düşmez bana tutunup kollarını omuzlarıma doğru sardı. "Babam işten gelirken yoldan geçer diye yola dönüp bekledim, orada gördü babam beni."

"Babanı Duru'nun yanına mı götürdün?"

Görünen gerçeği sorduğumda onayladı.

"Duru'yu kuyuda görünce bana bağırdı, sonra kuyuya eğildi ama eli uzanmadı. Kalkıp bana vurdu, ben de ağacın dibine düştüm." Elini kaldırıp Kerim'i taklit eder gibi tokadını havaya savurdu.

Duru'nun yalnızca merak yüzünden hayatının böyle acı şekilde sonlanması ne içindi? Kaderlerimiz kesişmesi ve benim de ölmem için mi?

"Duru'yu çıkarmadı mı?" dedi Affan, sesini kız kardeşi için bu kadar üzgün duyunca kendisine baktım. "Ailem bulduğunda Duru hâlâ kuyudaydı, hastaneyi aramadı mı baban?"

"Aramadı mı?" diye ona sordu Ayaz.

Affan, "Aramadı," dedi ona.

Acaba o zaman çoktan ölmüş müydü? Ya da Kerim Duru için bir şey yapabilir miydi? Neden yapmamıştı, o kadar kötü bir adam mıydı?

"Siz aradınız mı?" diye sordu Ayaz ona.

Affan göz kapaklarını ovuşturarak ağır ağır nefeslendi. "Ailem aramış. Ama kuyudan çıktığında ölmüş."

"Babam doktoru arasaydı iyileşir miydi?" diye merakla sordu ve Affan dalıp ona cevap vermeyince bana döndü. "Babam doktoru arasaydı iyileşir miydi?"

"Belki canım." Ayaz kendini çok ısıtan ateşten çekilirken benden de uzaklaştı. Bir daha üstündeki çamaşırları düzeltince mahcup hissedebileceğini düşünüp doğruldum. "Makine bitmiştir, gel benimle."

Elinden tutup onu kendimle kaldırdım ama Affan doğrulduğu an bileğinden kavradı. Ayaz canının yandığını işaret eden ses çıkarırken de, "Yalan söylemediğini nereden bileceğim?" dedi.

Affan'ın artık Ayaz'a sorgusuzca ve sorumsuzca dokunmasını istemiyordum. "Duyduklarından sonra hâlâ buna devam mı edeceksin Affan?"

"Yoksa onun da mı canı çok yanıyor?" dedi, gözlerini çıplak kolları ile bacaklarında gezdirerek.

"Ben annem gibi değilim," dedi Ayaz, yüz buruşturarak.

"Biliyorsun demek? Buna rağmen mi kılın kıpırdamıyor annen için?"

Konu yine nasıl ben oldum?

"O bir çocuk Affan, n'apabilir?"

"Senin için gözü karartsa her şeye yeter gücü."

"Sana anlattım ya, zihni öyle değil, empati ve anlayış konusunda dürtüsel bir çocuk değil..." bunları Ayaz'ın yanında daha fazla konuşmamak adına kendimi de onunla uzaklaştırdım.

Çamaşır odasına girince kurutması biten giysilerini aldım ve onları giydirmeden önce çamaşırlarını da çıkarttım. Bu kez onları makineye attım. "Seni yıkayayım, rahatlarsın."

"Pis kokuyorum."

"Terlemişsin biraz, olur o kadar. Ben senin kaka kokunu bile biliyorum."

"İğrenç," dedi.

Burukça gülümseyip ufak burnunu sevdim. Oturma alanına hiç girmeden doğrudan üst kata çıktım. Dün kullandığım banyoya onu sokup birkaç kez yıkayıp duruladım. En son kendimin kullandığını havluya sardıktan sonra saçlarını da kuruladım. "Bursa'ya dönünce saçlarını keselim."

"Beni almaya gelecekler mi?"

"Gelecekler ama almalarına izin vermeyeceğim. Bak, geçen sefer de seni bir şekilde korumayı başarmışım. Annene güven."

"Senin karın ağrın geçti mi?"

O sorunca geçti.

"Geçti aşkım."

"Bebek yok mu artık?"

Üstünü giyinmesine yardım ettim. "Hiç yoktu."

"O adamı neden öptün? Babamı hiç öpmüyordun?"

Iyy.

Yine onun beni izinsiz öpüşü geldi aklıma. Pislik dudak kenarımdan öpmüştü. Üzerinde durmaması için bunun hakkında hiç konuşmadan odadan ayrıldık. İndiğimde Affan'ın içtiği sigara kokusu burnumuza yükselince Ayaz yüzünü kırıştırdı.

Sigara içtiği için oğlumu çok yaklaştırmadım, Affan camın önünden çekilirken izmariti şömineye atana kadar elinde tuttu. Ayaz elimi bıraktığında fark etmedim, üşümüş gibi şömine önüne oturup ellerini ateşe uzatınca Affan başını yana eğerek onu seyretti.

"Neden ormana götürdün onu?" diye sordu, alçak sesle. "Sadece tavşan değil, bir sürü de vahşi hayvan vardır. Hayvanat bahçesi mi sandı orayı nedir... Üstelik o kapanda tavşanların öldüğünü bile bile neden böyle aptalca oyun oynadın onunla?"

Ayaz sıkılmış gibi üfledi ama Affan omuzlarını gerip göğsünü şişiren bir nefes alınca Ayaz kalçası üzerinde kayarak cevap verdi. "Tavşan avlamayı seviyordum."

Hemen araya girip, "Kerim yüzünden," diye hatırlattım Affan'a.

Orta sehpaya kadar geri çekilip paket sigarayı aldı ama içine bakıp boş olduğunu görünce bıraktı. Ayaz'a yaklaştım ve yanına tekrar oturacakken, Affan beni tutup koltuğa doğru oturttu. Dizlerim yere değmesin diye yaptığını anladım ve o oturma alanından çıkıp evden ayrılırken arkasından baktım.

Garaja gittiğini anlayınca endişelendim, beni burada bırakıp bir yere mi gidecekti? İki dakika kadar sonra ön bahçede tekrar göründü, sigara paketi açıyordu. Yüzümü avuçlarım arasında tutarak birkaç sigara içmesini izledim, biraz sonra telefon ekranına karşı konuşunca görüntülü arama yaptığını düşündüm.

"Elçin mi aradı acaba?"

"Elçin kim?"

Farklı bir ismin, insanın varlığından rahatsız olmuştu. Kısık sesimle, "Affan'ın eski kız arkadaşı," dedim.

"Arkadaşı mı?"

"Daha özel." Ona huzursuz bir bakış attım. "Yüz yüze görüşmüyorlar ama bazen arıyor anladığıma göre."

Saçlarını özenle düzeltiyordu benimle konuşurken. "İyi."

Omzunu dürttüm. "Affan onu hatırlamıyor ama hatırlarsa, güzel bir ilişkileri olduğunu düşünür diye endişe ediyorum. Hatırlayıp Elçin'e özlem duymaya başlarsa..." karnıma bıçak saplansın daha iyi.

"Başka bir şey yiyecek miyim?" dedi.

"Evde yok ki." Gözlerimi kısarak Affan'ı kontrol ettim, hâlâ eve dönmüyordu. "Böyle düşünmeye engel olamıyorum, o günün gelmesinden korkuyorum. Ne kadar huzursuz oluyorum, anlatamam bile. Belki o gün hiç gelmeyecek ama geleceğini düşünmek bile içimi kurcalıyor."

"Güzel mi?"

"Elçin mi?"

Başını salladı.

"Güzel tabi."

Şömineden harlanan odunların sesi duyulunca Ayaz'la aynı anda baktık, ateşin dalgalar halinde büyümesini izlerken göğüs kafesimi ovaladım. Sanki her gün bir kemiğim daha içimde kırılıyordu. Beni tutan o kemikler azaldıkça da gücüm zayıflıyordu. O kırık acısı da, kalp acısıydı işte.

Kapı kapanınca gözlerim Affan'ı takip etti. Alt katta oyalanmadan koridora girince banyoyu kullanacağını düşündüm. Başımı omzumun arkasında tutarak gelmesini bekledim ve koridordan, elleri ıslak çıkınca gözlerimiz çarpıştı.

"Bu anlattıklarını babana söylemenin hiçbir faydası olmayacak değil mi?" Beni dinlemek için hareketsiz kalıp sözlerime kulak verdi. "Onun masumiyeti hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Ayaz'ın peşinde olmayacak ama kalbimi de bırakmayacak. Neden laftan anlamıyor, hiç vicdanı yok mu babanın?"

Oturduğum koltuğa yürümeye başladı. "İkinci kez çocuk kaybetmek istemiyor."

"Ben tüm ailemi kaybettim. Herkes birilerini kaybediyor. Ölüme çare mi var, benim suçum ne?"

"Duru'yu kaybetmenin üzüntüsü hâlâ çok yeni. Doğa'yı da kaybetmenin de çok yakınında olduğunu sanıyor. Doğa'da Duru'dan sonra iyice ölmekten korktu, babamı evde işlediğine eminim." Ellerini koltuğun başlığına koyarak hafifçe eğildi. "Sağlıklı düşünmüyorlar."

"Eski devlet görevlisi olduğu için mi kimseden korkusu yok? Yani... bana hiç merhamet etmeden, halimi görüp üzülmeden nasıl böyle davranıyor aklım almıyor."

"Oğlunun kendi kızını öldürdüğüne inanıyor. Seni düşünür mü?"

"Kerim Ayaz'ı kaçırarak suçlu damgasını üstüne çekti, çünkü Ayaz'ın bir şey yapmamış olacağına inanamadı." Bir sonraki sorumu niyetimden gizleyerek mırıldandım. "Ya baban Doğa'nın bu yaptıklarına değmeyeceğini düşünürse?"

"O ne demek?" diye sordu.

"Yani mesela Doğa'ya çok çok kızsa kalbimi almaktan vazgeçer mi?"

Bir niyet aradı mı bilmiyorum ama bakışları hiç değişmedi. Belki de bu onun bir ustalığı, her duyguyu gizleyip her şeye hâkim olması. "Doğa'ya, ölmesine razı olacak kadar kızmaz. Ne yapmış olursa olsun ölümü bile ona dokundurmak istemez."

Duraksadım. "Doğa'ya ayrı bir sevgisi var sanki? Sakın yanlış anlama, seni ve Duru'yu da çok sevdiğine eminim ama..."

"Evet, doğru anlamışsın. Doğa ilk kız çocuğu, hep el üstünde tutmuştur onu. Doğa'da kendisine benziyor, bu yüzden çok takdir ediyor onu." Affan'ın umurunda olmadığı çok belliydi.

Yine de ben, "Buna üzülüyor musun?" diye sordum.

"Babalar kız çocuklarına ayrı düşkün olur zaten, neyine üzüleceğim Lal?"

Üzülmesini sormamı bile garipsediğini anladım. Belki de küçük yaşlardan beri bariz olan bu fark hiçbirisine alışılmadık gelmiyordu. Az önce söylediklerimi toparlayıp, "Doğa'ya kızarsa belki benden uzuk durur," dedim. "O sebepten sordum bunları."

"Bilirsin, birisine ne kadar güvenirsen yarattığı hayal kırıklığı da o kadar büyük olur. Doğa'nın yaratacağı güvensizlik babamda derin bir üzüntü oluşturur. Fakat neredeyse hiçbir şey ondan vazgeçmesini sağlamaz."

Ama neredeyse...

Ya Rauf'la birlikte olduğu gerçeği? Doğa bu gerçekten ne kadar da korkmuştu. Bu gerçek en acımasız şekilde ortaya çıkarsa babası en azından uzun bir süre onun yüzüne bakmaz, bu hayal kırıklığı içinde ellerini benden çekerdi.

Gülümsedim. "Doğa babasına çok düşkün. Onu hiç üzmez."

Kafam düşene kadar vücudumu arkaya yatırdım, koltukta uzanarak tavanı seyrederken uzun uzun düşündüm. Aralarındaki ilişkiyi söyleyebilirdim ama ben göstermek istiyordum, hem babasının hem de Doğa'nın hırpalanmasını istiyordum. Rauf... belki onun ölümünü de izlerdim.

"Çişim geldi."

"Çişin geldiğinde söylemek zorunda değilsin. Tuvalete gideceğini söylesen yeter," dedi Affan, Ayaz'a. Koltuktan doğrulduğumda onun oğluma koridoru gösterdiğini fark ettim. "Tuvalet orada, gidip yap."

Ayaz ihtiyaçları söz konusu olduğunda hiç diretmezdi, zaten sözleri itirazsızca dinlerdi. Kalkıp koridora girdi ve o tuvaleti kullanırken, ben Affan'a, o bana dönene kadar ısrarla baktım. "Hiç çocuklara ilgin yok değil mi?" diye ansızın sordum.

"Evet, hiç çocuğumun olmasını da düşünmedim."

Ben de hiç düşünmüyordum, ne tesadüf.

Koltuktan kalkarken ağrıyan belimi ovaladım, vücudumun tümünde, muhtemelen o suya sertçe çarptığım için ağrı vardı. Koridora geçip Ayaz'ı kontrol ettim, ellerini üstüne kurulayarak çıktığını gördüm. Benimle o da zor günler geçiriyordu, kafasını dağıtmak istiyordum. "Biraz televizyon izlemek ister misin?"

"Bilgisayar var mı? Oyun oynarım."

"Ne yazık ki canım."

Oturma alanına geçtiğimizde televizyon kumandasını aradım. Karnını ovuşturuyor, bana bakıyordu. Konuşmalarımız Affan'da nasıl bir etki bıraktı, hiç anlayamıyordum. O yüzden yiyecek istemek için biraz daha bekleyecektim. Bir şarkı kanalında Ayaz kumandayı elimden çekip aldı ve yaklaşıp daha yakından dinledi, bir rap şarkısıydı.

"Eve döneceğiz." Affan'ın sesini duyduğumuzda oğlumla beraber kendisine baktık. "Neler olduğunu anladığımıza göre kalmanın bir manası yok. Hazırlandığında söyle, evden çıkalım."

Ayaz şarkıyı son ses açınca Affan çenesini sertçe sıvazladı ve ben yüzümü buruşturarak oğluma dönerken, o da üst kata çıktı. Ayaz'ın elinden kumandayı almaya çalıştım, sesi kısacağımı anladığı için bırakmadı ve biraz sürtüştükten sonra eğilip elini ısırdım, o şekilde alabildim.

"Tükürük oldu elim anne."

Benim düşünmem gerekiyordu, bu kadar ses de yapamazdım ki. Kısıp şömine önüne oturdum, Rauf ve Doğa'nın yakın gelecekteki sonlarına kafa patlattım. Yazlıktaki olaylardan önce bunun Doğa'yı nasıl etkileyeceğini de düşünmüştüm ama artık hiç umurumda değildi. Kendi dertlerine düşüp pis ellerini üzerimden çekmeleri lazımdı.

Makine bir daha bittiğinde Ayaz'ın çamaşırlarını giydirip onu hazırladım. Bunun dışında zaten evi öylece terk edecektik, yalnızca çıkardığım kıyafetler için bir çanta aradım ve onları almak için yukarıya çıktım. Oda kapısından geçtiğimde Affan'ı kaldığım odada, uyuduğum yatakta buldum. Yüzünü yastığıma gömmüş, sol tarafına doğru uzanmıştı. Dudaklarımı ıslatarak yatağa kenarından yaklaştım. Güneşin düşüşü saçlarını daha altın renginde, parlak gösteriyordu. Ensesindeki, kulak üstündeki tutamları seyredip yataktaki boşluğa göz attım.

"Belin açılmış." Mırıldanarak uzandım, sıyrılan tişörtünü aşağıya çektim. "Uyuyacak mısın? Yola çıkacaksın, uyu biraz."

Yastığa doğru, "Uyumayacaktım," diye boğuk bir sesle yanıt verdi. "Ama yatak hâlâ sıcak."

Elimi saçlarına uzatmaya yeltenip geri çektim, tutamlar çok parlak, dokunulası görünüyordu. Niyetim rahatlığını düşünmekti ama çıkmak için attığım iki adımdan sonra vazgeçip tekrar yaklaştım, ağırlığımı bir anda bırakmadan yavaşça yatağın kenarına oturdum. Ellerimi altımızdaki beyaz çarşafı sıkarken büyük vücudunu ve mayışmış çehresini seyrettim.

Beni daha mutlu edeceğini mi sandım bilmiyorum ama kalp ritmim artarken yatakta belli etmeden biraz kaydım. Dokunup rahatsız etmeden yaklaşmak istedim ama Affan pozisyonunu değiştirip bu tarafa döndü ve gözlerini hiç açmadan uzanıp serçe parmağımdan tuttu. Tüm elimi tutması için hevesle yaklaştırdım ve Affan'da avucumun tümünü alıp kendisine çekti.

"Yüzümde hissediyorum," dedi.

Tatlı bir karın sancısı ile alnım kırıştı.

"Baktığımı mı?"

"Peri yeşili gözlerini."

Ağzım kuruyana kadar yutkundum. Yanıldığını söylemek için hevesli hevesli, "İnanmıyorsun bile, perilerin yeşil olduğunu nereden çıkardın?" dedim.

"Benimkisi öyle," diyerek avucunu göğüs kafesimin üstüne bastırdı. Uykuya dalmış gibi kısıkça ses çıkarıp parmaklarımı eli ile kalbi arasındaki boşluğa dakikalarca hapsetti.

💨

Ev yoluna girerken içimde, hayatımı hiç değiştirmeyecek birkaç sözcüğün sarhoşluğu vardı. Gün batımını yakaladık ve Affan aracı erimiş karların yanında, yolun müsait kenarında park edip gözlüklerini düzeltti. Bir süredir güneş tepede olduğundan aracı sürmek için takıyordu. Uzanıp radyoyu kapadım ve arkaya, Ayaz'a baktım.

"Anlattıklarını Yalın'a da söyleyeceğiz ama o zamana kadar kendisiyle çok konuşma."

"Ben onu takmıyorum."

Kapıyı iki eliyle birden, tüm gayretiyle açıp dışarıya zıpladı. Hak vererek indim. Affan yine ceketini bana vermişti. O da inip aracı kilitledi, muhtemelen kiraladığı bir arabaydı; ya da tanıdığının. Yürürken bize yetişti, evin kapısını açarken eşikte sabit dikilen Ayaz'a baktı. "Saçların çok uzamış senin."

"Kız gibi mi olmuşum?" dedi Ayaz.

Affan belki de onu rahatsız etmek adına, "Evet," dedi. Ev kapısı bu gereksiz konuşmalar sırasında açıldı.

"İyi, kızlar güzeldir."

Ayaz'ı tutarak eşikten geçtim ve Zeus coşkulu havlamalarla Affan'ın üstüne koşarken, ben de başımı kaldırdım. Yalnız Yalın'ı göreceğimi umarken Doğa ile karşılaşmak irkiltti. Gelmemizi beklemediği kocaman açtığı gözlerinden anlaşılıyordu. Bakışları benim yüzümden alçalmış, Ayaz'a kilitlenmişti.

Sersemleyip dağıldı.

"İyi misin?" Yalın koltuktan doğrulup bize yaklaştı, soruyu bana yöneltti. "Affan az buçuk anlattı olanları, merak ettim seni?"

Beni merak etmesine duyduğum sevinci yaşayamadım, Ayaz'ı sıkıca tutuyordum. Kapı arkamızdan kapandı ve havlama sesleri azaldı. Doğa yerinden kalkıp aramızdaki mesafede üç adım attı. "Bu şeytan gerçekten de bu evde, ha?" Yüzü bir anlığına Yalın'a çevrildi. "Sen de mi? Merak ettin onu, öyle mi?"

Yalın kolumdaki elini çektiğinde bir baktım ona. Affan gibi onun da saç ve sakalları biraz uzamıştı. Bu kez adımını Doğa'ya atıp, "O kadar konuştuk, Milena'nın suçu olmadığını söyledim sana," dedi.

"Ben de gidip kardeşimi öldürdüğünü söylemiyorum zaten!" Bağırmaya başladığına göre bu durum uzun sürecekti ama katlanmak istemiyordum. "Ama oğlu suçlu ve siz onu sakladınız, bize yalan söylediniz?" Zeus'u kucağından indiren abisine döndü. "Tüm bunları niçin yapıyorsun abi? Neden? Bizim kardeşimiz öldü, bende mi öleyim istiyorsun?"

"Oğlum masum," dedim kararlıca. "Sizin fırsattan istifadeciliğinize dayanamayacağım artık. Git kendine kalp bul, ben seni yaşatmak zorunda değilim."

Affan, kardeşini tanıyormuş ve n'apacağını biliyormuş gibi önümden geçip onu kolundan tuttu. Geriye doğru çekecekken Doğa çıldırmış gibi bana uzanıp dokunamadan çığlık attı. "Sen kime güveniyorsun böyle, abime mi? Evlisin bir de, sen gerçekten utanmazsın! Oğlun suçsuzsa kardeşimi kapana kim koydu? Tüm bunların yanında... sen babamı bıçakladın ya?"

"Keşke hatırlayabilseydim," diye bağırdım ve ben de onun üzerine doğru yürüdüm. "Babanı bıçakladığımı unuttuğuma çok üzgünüm! Muhtemelen Rauf abin yüzünden unuttum, umarım hatırlarım!"

Sezimdeki alaycılıktan rahatsız oldu, savurduğu elleri titredi. Abisini itip bana ulaşmaya çalıştığında, "Babam iyi," dedi Affan. "Deli saçması davranıyorsun, kendini kontrol et."

"Nasıl göz yumuyorsun bunlara?" dedi Doğa, en inanamadığı şey buymuş gibi bakıyordu abisine. "Neden sakladın bu çocuğu? Birbirlerine hasretlerini dindirdin, el bebek gül bebek bakıyor musun onlara?"

Ayaz, "Sensin bebek. Ağlıyorsun," dedi.

Üçünün de başı buraya çevrilince Ayaz'ın kolunu uyarır gibi sıktım ve Doğa onun görüntüsüne, sesine katlanamıyor gibi üzerimize doğru ayaklarını savurdu. Yalın bir hayret ve heyecanla bizi izlerken, Affan Doğa'yı sarsarak kendisine çevirdi. "Kendine gel, yoksa seni dışarıya götüreceğim."

Doğa bu kez onu itmeye başladı. "Bana dokunma, benimle konuşma! Bu yaptığını unutmayacağım, beni yok sayışını unutmayacağım!"

Affan onun havaya savurduğu ellerinden bir adım geriledi. "Sinir krizin bitince konuşalım tamam mı?"

"Beni hiç sevmiyorsun değil mi? Umurunda değilim, hiç! Neden ailene bu kadar kayıtsızsın, neden abi?"

Yalın kavga çıkmadığı için heyecanını kaybederek ona yaklaştı. "Çok üzgünsün, kendini yorma. Odama çıkıp biraz dinlensen?"

Affan omzunun üstünden bana bakarken, ben de odamın kapısına baktım. Gitmek için anını kolluyordum ki, Yalın'ın küfrünü duydum ve bir an sonra omuzlarımdan sertçe itildim. Doğa bir anlık boşlukta yaklaşıp parçalamak istiyormuş gibi giysimden tutmuştu. "Abimin ceketi öyle mi? O mu giydirdi? Yalanlamıştın ama doğru, abimi baştan çıkartı..."

Affan'ın uzandığını göz ucuyla görürken, yumruklarımı sıktım ama Ayaz benden önce davranıp aramıza geçti ve Doğa'ya tekme savurmaya başlarken, "Anneme vurma," dedi. "Ağlak, çirkin kız."

Ben aceleyle onu tutarken, Doğa'da hayretle ona bakıp tekmelerinden kaçtı.

"Korudum işte." Ayaz benim yardımımla ayaklarını yere basıp ellerimden tuttu ve Affan'a döndü. "Korudum işte annemi. Telefon alacak mısın?"

Hepimiz Affan'a baktık.

Doğa ile Yalın'ın kafası karıştığı için daha kolay harekete geçtim. Eğildiğim gibi oğlumu kucakladım ve arkamı dönüp süratle ilerledim, odadan içeriye girdiğim an onu yere bırakıp kapıyı kilitledim. Bıkkın ve yorgunca bir nefes verip kapıya yaslandım. Doğa'nın bağırmalarına katlanamayıp yatağa ilerlerken, yatağın son bıraktığımdan farklı olduğunu gördüm. Üzerinde yatılmış gibi yastık, örtü bozulmuştu.

"Telefon alacak mı?"

Onunla odada ilerledim. "Bu telefon sevdası nereden çıktı?"

"Oyun oynayacağım, şarkı dinleyeceğim."

Odamı inceledim. Evet, burası kaldığım her yerden daha iyi ve güvenliydi. Burada olmayı diğer yerlerde olmaktan daha çok seviyordum. İçerideki konuşmalara anlık olarak kulak kabarttım ama birbiri üstüne, gürültülü konuşmalardı, anlamıyordum.

"O Duru'nun ablası mı?"

Anladığı gerçeğe, "Öyle," diye onay verdim. "Demiştim ya, kalp hastası diye. Bu kız işte. Benim kalbimi istiyor."

"Ver de gitsin, ağlıyor."

Kalbimi vereceğimin öleceğim anlamına gelmesini idrak etmesini beklemedim. Yedi yaşındaydı.

Uzunca zaman orada oturdum, bağrışları dinledim. Doğa gerçekten babasına benziyordu, öfke ve hareketten çekinmiyordu. Bu evde olmam hepsine katlanacağım anlamına mı gelecekti? Ayaz masumdu, ne zaman son bulacaktı.

Dışarıdaki hareketlilik gözüme çarpınca kalkıp yakından izledim. Doğa sarsılmış şekilde, ağlayarak arabasına koşturuyordu ve Affan'da arkasından ilerliyordu. Kız kardeşini şoför koltuğuna binmeden tutup yüzüne doğru alçaldı, bir şeyler söyledi. Doğa'nın suratı kıpkırmızıydı. Abisini ittirirken bağırdığını ağzının hareketinden anladım. Tekrar arabasına yöneldi ama Affan izin vermedi, onu diğer koltuğa oturtup kendisi şoför koltuğuna geçti. Sanırım endişeleniyordu, tek gitmesine izin vermeyecekti.

Ne konuştularsa araba bir müddet hareket etmedi, sonra varsayımım doğru çıktı; Affan arabayı uzaklaştırdı.

İstanbul'a kadar mı götürecekti? Ama daha yeni gelmiştik, dinlenmemişti bile, çok uzun saatler araba sürmüştü. Babasının, Rauf'un buraya tekrar gelmesinden korkmuyor muydu? Ne zaman dönecekti? Hemen mi?

Öfke ve telaşla nefeslendim. Araba yoldan kaybolduğunda oda içinde birkaç tur atıp banyoya ilerledim ama kapım tıklayınca durdum. Aslında açmayacaktım ama eve geldiğimde nasıl olduğumu sorarak iyi davrandığı için açtım. Yalın elleri gri eşofmanı cebinde tutarak bana baktı. "İyi misin?"

"Ne kadar kötüsün diye sorman daha mantıklı olurdu. Bir dahakine öyle sor."

Dudaklarını kemirdi. "Gel de detaylı anlat neler olduğunu."

Bezgin bir nefesle odadan çıktım. Oturma alanına geçip kendimi koltuğa bıraktım ve anlatmadan önce, "Affan giderken bir şey söyledi mi?" diye sordum.

"Hayır, Doğa'yı iyi görmeyince peşinden gitti."

Salondaki dağınıklığa baktım, halı kaymış ve koltuk minderleri yere düşmüştü. "Ne zaman gelecek? Gittiyse kalacak mı İstanbul'da?"

"Dedim ya; bir şey demedi. Güven amcayı da İstanbul'a getirmişler, belki babasını da görür." Dirseklerini dizlerine koyup oturduğu yerde yaklaştı. "Onu nasıl bıçakladın? N'aptı ki sana?"

Gözlerimi kaldırıp baktım. Aslında bana iyi davrandığında gözüme biraz tatlı ve yakışıklı geliyordu ama nadiren iyi davrandığı için genelde onu hep suratsız buluyordum. Gerçekten endişe taşıdığını görünce hatırladıklarımı, öğrendiklerimi sessizce anlattım.

Cümlem bittiğinde, "Ne demek düşük?" dedi, şaşıp kalarak. "Sağlığın nasıl senin, doktora gittin mi? Ya bir şey olduysa?"

"O da, Rauf da delirmiş, peşimi bırakmayacaklar." Şimdi Affan'da yoktu, çıkıp gelseler n'apacaktım?

"Eve gelen hırsızları da mı o gönderdi?" dedi kendi kendine.

"Ne hırsızı?"

"Unutman çok garip," dedi ve düşünceli şekilde yanına gelen Zeus'u aldı, havlaması dinsin diye başını okşadı. "Rauf sana başka bir şey vermiş olabilir mi? Adam doktor, çok şeye hakim."

Şakağımı kaşıdım. "Yapmış olabilir mi? Güç bela doktorun verdiği düşük ilacını hatırlıyorum, o da konuşmalardan." Etrafıma baktım. "Eve hırsız mı girdi?"

Nefesini üfledi. "Boşver şimdi onu, kafanı daha fazla karıştırma." Zeus bana doğru yaklaşınca ısırmamasına dikkat ederek kavradım ve tüylerine dokundum. Yalın'da kolumu tuttu. "Affan bulamadığını söylediğinde seni merak ettim."

"Kalbimi alamayacaksınız diye mi?"

"Hayır tabii ki, başına bir şey gelmiştir diye."

"O uçurumdan ne düşünerek atladım bilmiyorum, belki kalbimi vermemek için o kadar ileriye giderdim." Sonra sustum, çünkü Yalın hiçbir zaman ne hissettiğimi umursamamıştı; paylaşmaya gerek yoktu. "Kalbimi veremem, artık bana bile ait değil."

"Belki de gerçekten vermemelisin."

Başımı aniden kaldırdım. "Ne?"

"Güven amca da Rauf'da bu kez çok ileriye gitti. Artık bir taraf tutmuyorum. Sizler arasında..." elini savurdu. "... ne olacaksa olsun. Ben bu aileden bile değilim. Bu kadar saçmalık benim de boyumu aşıyor."

İçimi garip bir rahatlık kapladı ama hiç de emin olamadım. "Fikrini ne değiştirdi? Bir şey mi yaşandı?"

"Hayır, sadece bu durumdan sıkıldım. Hatta..." burun kemerini sıkıp ofladı. "Belki de buradan da gitmeliyim, işime gücüme bakmalıyım."

"Para yiyordun," diye hatırlattım. İşi gücü yoktu ki.

"Ona devam edeceğim. Bu olaylardan sonra huzursuz oldum. Artık Güven amcaya hesap vermek falan istemiyorum."

Bir anda ağzım açıldı. "Ona evde olanları mı anlatıyordun? Sana inanamıyorum, ağzından mı kaçırdın şu an?"

"Hayır tabii ki Lale! Bahsettiğim Affan'ın sağlık durumuyla alakalı, başında dert var mı yok mu diye anlatıyordum. Fakat... Affan babasına ihtiyaç duymuyor, bu yüzden yardımcı olmayacağım Güven amcaya."

Tamam, bundan haberim vardı. Yalın bir noktada Affan'ı korumak için evdeydi ve onun ailesini de seviyordu ama... "Gerçekten artık onların tarafında değil misin?" diye sordum.

"Siktir et." Elini savurarak koltukta arkaya yaslandı. "Bunaldım, artık kendiniz halledin."

"Ee, o zaman benim tarafıma geç," dedim hevesle gülümseyerek.

"Oğlunu hâlâ görmek istemiyorum," dedi, tersçe.

"Affan geldiğinde, onun anlattıklarından sana söz eder." Doğruldum. "Zaten ben anlatsam da inanmazsın."

Bana kaşları kalkık bakıp mutfağa ilerlerken arkamdan konuştu. "Affan Rauf'u bir yere kapattırmış, istese de buraya gelemez, endişe etme."

Buz dolabını açarken çok yoğun bir nefes verdim. Gerçekten öyleyse, Güven Koral'da hastanedeyse şimdilik kimse yaklaşmazdı. Ellerimi yüzümden geçirerek bir şeyler çıkardım, Ayaz için yiyecek hazırladım. Karnı birazdan acıkırdı, dizlerimde biterdi.

Döndüğümde Yalın çekiliyordu, telefonuna gülümseyerek üst kata çıkıyordu. Arkasından şüpheyle bakıp Ayaz'ı çağırdım, Affan'ın bilgisayarı sehpadaydı, yemeğini yerken oyun oynamasına izin verdim.

Günün geç saatiydi, Affan'ın bu vakitten sonra dönmeyeceğini anladım. Ayaz bilgisayarda vakit geçirdiği için saatlerce benimle konuşmadı, ben de camlardan dışarıyı izleyerek bekledim. Telefonum olmadığı için ulaşamıyordum da.

Gitmesini istemiyorum. Hiçbir yere gitmesini.

"Kız kardeşi onun. Ya kalbine dokunacak bir şey söyler fikrini değiştirirse..."

Yeni bir dert edinip gece boyu o derdi düşündüm. Ayaz'ı yatırdıktan sonra salondaki koltuğa uzanıp dışarıyı göreceğim bir açıda durdum. Kapıyı açtığında duyabilirdim. Gerçi gece dönecek miydi bilmiyordum. Dönse bile ne için bekliyordum? Bir şey mi konuşmak istiyordum.

Belki evde olduğunu bilmek istiyordum.

Elbet bir noktada uyumuşum. Üstümde ağırlıkla gözlerimi açtığımda çoktan sabah olmuştu ve ev sessizdi. Ağırlığın ceket olduğunu, vücudumun kapatıldığını anladım. Heyecanlanarak kalktım ve ilk dışarıya baktım; Yalın'ın arabası yoktu ama Affan'ın geldiğini işaret eden bir şey de.

Üşümeyeyim diye üstümü o örterdi ama.

Etrafa, mutfağa bakarak üst kata çıktım. Arabası olmadığına göre Yalın bir yere gitmişti, belki alışverişe, belki keyfi keder bir yere. Gülümseyerek koridorda koştum ve ilk odasının kapısını tıklattım, açıp baktım; yatağı topluydu ama burada değildi. Hiç oyalanmadan çalışma odasına geçtim, tıklattım ama ses gelmeyince bu kez açmayı denedim.

Kilitlenmişti.

İçeriden kilitlendiğini anladım ve elimin gerçekten hissederek acıdığını sandığım kısacık bir an oldu. Parmaklarımı çözüp omuzlarımla beraber kolumu da yanıma indirdim ve kapının yüzeyine bakarken çok kötü bir hisle yutkundum. Yalın evde olmadığına göre benim girmemem için mi kilitlemişti?

İçerideydi.

Başımı önüme eğip düşünceli şekilde dudağımı ısırdım, sonra kapı yüzeyine tekrar bakıp parmaklarımla oynadım. Rahatsız edilmek istemediği belliydi, yoksa kim kapısını kilitlerdi ki? Neden, bir şey mi olmuştu? Üstüme alınmama hiç gerek yoktu ama bana kapıyı kilitlemesi... Daha önce hiç yapmamıştı.

Arkamı dönüp merdivene ilerledim, basamakları inmeden oturup kaldım. Onu sabaha kadar düşündüm, şimdi de geceye kadar düşüneceğim? Ama ne için, sonunda gözyaşlarımı tutmaya çalışmak için mi?

Dizlerimdeki titreme azalınca kalkıp indim. Ayaz'ı görünce yüz ifademi toparladım. Elinde iki beyaz kutu tutmuş, bana bakıyordu. "Bu telefonlar benim mi?"

Gerçekten iki ayrı telefon tutuyordu. "Onları nerede buldun Ayaz?"

Ayağının ucuyla sehpayı gösterdi. "Buradaydı."

Kalktığımda hiç görmemiştim. "Sanıyorum birisi benim."

Bana uzattığında iyice yaklaşıp aldım ve hevessizce koltuğun kenarına bıraktım. "Biraz hava alalım mı?"

"Dışarıya çıkmayalım. Bizi arıyorlar."

Koltuğa çıkıp bağdaş kurdu, telefonu kutusundan çıkarıp açmaya başladı. Birkaç dakika hareketsiz kalıp oda değiştim, banyoma geçip yıkandım. Kurulandıktan sonra ilk çamaşırlarımı, yeşil bir kazak ve düşük bel pantolonum ile giyindim. Saçlarımı kurularken aynadaki gözlerime bakmaktan kaçındım. Dalgalar doğal şekline dönünce göz altlarımı, yüzümü nemlendirip dudaklarıma bir şeyler sürdüm.

Kürkümü alıp odadan çıktım. Ayaz telefonu kurmaya çalışıyordu. Sehpada bir de eczane poşeti vardı, alıp eğilirken dizimi vurup inledim; sinirle ofladım. Bakmaktan vazgeçip kapıya yürüdüm. "Biraz dolaşıp geleceğim."

Cevapsız kalışına şaşırmadan evden ayrıldım. Düz yolu çıkarken kürkümü giyindim. Kollarımı kendime sarıp bir müddet yalnızlıkta kafamı dinledim. O ve benim aramda olanlar neye varacaktı ki? Ne için, niye ısrar ediyordum? Ne olabilir ne yaşanabilirdi? Belki de ailesiyle konuşmuştu, fikirleri değişmişti.

"Allah'ın cezaları..."

Onları hatırlamak karnımdaki ağrıyı da hissettirdi. Ya da dün konuştuklarımızdan kötü etkilenmişti. Kız kardeşinin nasıl öldüğünü dinlemek onu fena yapmıştı, benimle olmaya hali bile yoktu. Evet, etrafındaki gelişme ve olaylara genelde kayıtsız ama sonuçta, bir kalbi olduğu da açık. Anayola çıkıp dümdüz yürüdüm, evi kaybetmemek için nereye yürüdüğüme dikkat ediyordum. Kafamı boşaltmayacağım da açıktı, sessizlikte daha çok düşündüğüm de.

"Ne olacak benim bu halim, ne olacak..."

Öyle avare avare dolaştım ama tabii ki kaybolmadım, defalarca geçtiğim yollarda kaybolacak kadar aptal değildim! Bir de gündüz gündüz. Evin yokuşunu geri inerken Yalın'ın hâlâ gelmediğini gördüm, eve girince de ilk Ayaz'ı kontrol ettim. Odamıza geçmiş, yatağı ve etrafı toplamıştı. Bilgisayar ve telefonla aynı anda bir şeyler yapıyordu.

Eğilip kafasından öptüm. "Telefonunu açtın mı?"

"Evet."

"Affan'a bir ara teşekkür et."

Meşgul olduğu için benimle ilgilenmiyordu. Çekilip kürkümü çıkardım, burada çok az kıyafet kalmıştı; tekrardan alışverişe gitmem gerekiyordu ama Affan'ın bunu demesini bekleyecektim. Ben isteyemezdim.

Hasta olmamak için bir bitki çayı içecektim. Odamdan bu niyetle çıktım ve yaklaşırken mutfaktaki sesi duydum. Kalbim kıpırdandı ve eşikten geçince onu gördüm. Beyaz, vücut saran bir tişört ile açık renkli, güzel bir kot giyinmişti. Saçları nemliydi ve kahve makinesiyle uğraşıyordu. Birkaç saniye içinde hareketi yavaşladı ve elleri tamamen durdu, kafasını önünden biraz kaldırdı.

"Bir daha koltuklarda uyuma," dedi.

"Geceyi dışarda geçirmezsen uyumam," dedim.

Kahvesini kupaya aktardı. "Vücudunu rahat ettir, koltuklar o kadar rahat değil."

Ansızın ortaya çıkan bu hassasiyetin ona anlattıklarımla ilgili olduğu açıktı. Saçlarını arkaya doğru yatırıp kupayı almasını izledim, benimle konuşurken ona rahat hissettirmeyen bir şeyin olduğunu sezip dudaklarımı yaladım. Çok telaşlandım, sorsa mıydım?

"Babanla konuştun mu? Sana çok mu kızgın?"

"Ben daha çok kızgınım," dedi.

Tezgâhtan uzaklaşıp buraya yürüyünce ilk bana geldiğini sandım ama çıkışı kullanacaktı. Kısa süreli göz teması kurup yanımdaki boşluktan geçiyorken çok hızlı hareket ettim ve kendimi önüne atıp durdurdum. Aynı anda kafamızı birbirimize kaldırınca da ne kadar yakınlaştığımızı anladım; öngörülemez hareketimiz yüzünden dudaklarım çenesine değdi.

Bu kadar yakından hiç bakmamıştım ona.

Burnu neredeyse burnuma değecekti, nefesi direkt burnumu gıdıklıyordu. Gözlerinde aniden parlayan duygunun gözbebekleriyle beraber karanlığa çekilmesini izleyip yavaşça yutkundum. Ne diyeceğimi çıkaramıyordum, bir sonraki hamlemin ne olacağını bilmiyordum. Ellerim karnında, titriyordum.

"N'apıyorsun?" dedi.

Nasıl yapacağım, dudakları bu kadar yakınımda hareket ederken başka yere nasıl bakacağım?

Konuşmak için nefes alınca dudaklarım çenesinde titreyerek hareket etti ve Affan'ın gözleri gözlerimden dudaklarıma kadar alçaldı. Sanki farkındalık beni geri çekecekmiş gibi elini sırtıma bastırıp uzaklaşmamın önüne geçti. Ne olacağını bildiği halde dudaklarını yalamak için dilini çıkarınca, yemin ederim ki dilinin ucu üst dudağıma değip geçti. Hissettiğim ıslaklık ve sıcaklıkla afallarken, onun dilini tekrar ağzının içine almasını izleyip gözlerine baktım.

Alnını yavaşça alnıma koyup sonra bastırdı. Bir tutam nemli saçı ikimizin alnı arasında kalmıştı.

"Sana dokunmanın tadı nasıl acaba?" dedi.

Gerçekten sadece bir saniye kalmıştı. Eğer Affan hızlıca çekilip uzaklaşmasaydı onun yüzüne ve saçlarına, hatta belki de dudaklarına bir daha dokunacaktım. Göğsüme sürtünerek önümden geçince yanıma düşen ellerime baktım ve bir omzumu kapı kirişine yaslayıp dudaklarımı ağzımın içine aldım.

Dokunuşların hissi tabi olurdu ama tadı... gerçekten var mıydı?

Bunu anlamak için belki ben de onun dudaklarına dokunmalıydım.

Fikir hoşuma gidince başımı önüme alarak hafifçe gülümsedim, sonra elimin tersini dudaklarıma koyarak çıkarken gözüm merdivendeydi. Affan ortadan kaybolmuştu. Bugünün havasında olmadığı açıktı ama... neden yanımda kalmıyordu, kendini odalara kapatıyordu.

Ayrıca neden kilitlemişti?

Belki iner diye orada oturdum. Aslında yukarıya çıkabilirdim ama kilitlediğini gördükten sonra yapmamalıydım. Maalesef geri dönmedi, benim de içim burkuldu. Verdiği kararların kolay olmadığını biliyordum ama sinir de oluyordum bir anda böyle davranmasına.

O gün tıpkı sebebini sorduğum gibi davrandı, bir kez daha veranda da karşılaşınca arkasını dönüp uzaklaştı. Üstelik bu uzaklaşma, mutfakta yaşanan o andan sonra olunca çok öfkelendim, Yalın akşam karanlığında eve döndü ama gözüm hiçbir şeyi görmedi.

Kendince bir sebebi olduğuna emindim, en son aramız iyiydi.

O sebebi çok merak ettiğim için gece karanlığında Ayaz ile veranda da içtiğimiz sıcak çikolatalarla mutfağa döndüm. Koridordaki Zeus'u severek biraz zaman geçirdim, artık beni hiç ısırmıyordu ve Ayaz tembihlediğim gibi ondan uzak duruyordu. Üst kata çıkarken arkamdan uysalca geldi köpeğimiz ve doğrudan odasına yaklaştım ama sesler sol taraftan, neredeyse hiç uğramadığım odadan geliyordu. Yalın'ın odasından.

Yaklaşıp önce kapı aralığından baktım. Yalın yatağının ucunda oturmuş, camın önündeki Affan'a bakarken, "O çocuk çok soğukkanlı, kolaylıkla yalan söyleyebilir, sözlerine inandın mı?" diye sordu. Demek Duru'nun kaybıyla ilgili gerçekleri anlatmıştı.

"Sanıyorum gerçekler artık hiçbir şeyi değiştirmeyecek," dedi Affan. Bugün onu hiç huzurlu görmemiştim, sebebi oğlum ile ilgili düşünceleri miydi? "Yapmış bile olsa bir karşılığı olamaz."

"O ne demek?"

Yalın'ın gece lambasıyla aydınlanan odada ben sadece Affan'a bakıyordum. Herkesin içinde de ona bakıyordum. İkimiz beraberken de ona. O yanımda olmadığında da zihnimdeki resmine.

"Galiba Lal'in babasını öldürdüm."

DEVAM EDECEK.

Lal'in tepkisi ne olur ve sizce ne olmalı?

Affan ve Lal'in arasındaki duygu yoğunluğu artık hayal ettiğime yaklaştı. Çünkü ben onların arasındaki şeyi çooook büyük ve özel hayal ediyorum, dilediğim gibi yazabilirsem sizler de zaten şahit olacaksınız.

Ne zaman görüşelim? Hafta sonu olur mu?

Yarın diyecekler çıkacak biliyorum...