0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

12. HAYALET & PERİ.

Yazı Boyutu
100%

Balım merhaba!

Okurken yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen!

Affan’a benzettim :’)

12: HAYALET & PERİ.

Öleceğimi o an anladım.

Ama o an o kadar uzun sürdü ki, kendime geldiğimde çoktan öleceğim vaktin geldiğini düşündüm. Ve anladım ki, artık kalbimde sır bile saklayamam, benim kalmayacağı için.

Başımı eğip göğsümün üzerinde, kalbime denk duran elime baktım ve sonra o elin aşağıya kayıp diğer titreyen elimle birleşmesini izledim. Vücudum arabanın sağ koltuğunda hafif bir iç geçirmeyle hareket ederken yutkundum.

"Doktor mu söyledi?" diye sordum, Affan'a.

Aracın şoför koltuğunda bana bakarken, "Evet," dedi. "Güzel haberi o verdi."

Başımı o kadar hızlı kaldırdım ki, ben bile kendime şaşırdım. Bakışına karşılık verirken, "Güzel haber?" diye yineledim, sorarcasına.

Dakikalar sonra gözlerimiz birleşiyordu. Araca geçeli bir süre olmuştu ama haberi idrak ederken hiç konuşmamıştık. Çehremi uzun uzun izleyerek, "Ailem için," diye kabul etti. "Kız kardeşim için."

Sol yanağımdan bir damla yaş aktı. "Ya senin için?"

"Beni neden ayrı tutuyorsun?"

Nasıl güzel haber diyebiliyordu? İçinden bunu mu geçiriyordu? Bu işin sonlanacağını, kardeşinin kurtulacağını? "Sadece söyle," dedim açıklama yapmadan. "Senin için de güzel bir haber mi?"

"Kız kardeşimin yaşaması mı?"

"Hayır, benim öleceğim. Güzel bir haber mi?"

Dudaklarını birbirine sıkıca yaslayıp dudağıma kadar inen gözyaşımı izledi ve sonra sessizce ön cama döndü. Dışarıya, ormanlık yola baktı. Belki de biraz utanması vardı, kendisi için de ne kadar güzel bir haber olduğunu söyleyemeyecek kadar.

Neden... bu neden kalbimi bu kadar kırıyor. Benim kalbimi, evet. Hâlâ benimken onu kırabilir.

Ona kırılmak istemiyorum, gözümde ailesi kadar önemiz birisi olmasını istiyorum.

"Bir... yanlış anlaşılma olabilir mi?" diye sordum. Eğer yanlışlık varsa sevinir miydim, onu da bilmiyordum, çünkü benim yanmasa Ayaz'ın canı yanacaktı.

Ama yine de, "Sanmıyorum," cevabını duyunca hayal kırıklığı hissettim.

"Baban, kardeşin... öğrendi değil mi?"

"Henüz değil," dediğinde bir rahatlama hissettim. "Doktor ilk beni aradı."

O doktora beraber gitmiştik, doğrudan Affan'la iletime geçmesi mantıklıydı. Öğrenmelerinden korktuğumu hissettim, doğrudan beni tutup bir hastaneye kapatacaklarmış gibi geldi. Fakat tabi, öğrenmek için çok beklemezlerdi. "Hemen söyleyecek misin?" diye sordum, yapmasını istemediğimi sesimden anlamış mıydı acaba? "Rauf biliyor mu, o da gelmiş?"

"O da bilmiyor," dedi ilk soruma cevap vermeden. "Babam Kerim'i istiyor, onun için geldi."

Bilse... kalbimi hemen götürür müydü Doğa'ya?

Kerim... neden onu istiyordu? Demek emniyetteki her şey bir geçiştirmeydi, gerçekleri ve Ayaz'ın yerini öğrenmek istiyordu? "Ayaz'ın yerini öğrenmek için mi?" diye doğrulamak istedim. "Kerim... onun öldüğünden başka bir şey söylemiyor."

"Ve buna sadece kendi inanıyor."

Bu konuda sessiz kaldım ve nefes alırken yükselen göğüs kafesime baktım. Affan'ı tanıdığım ilk günden beri bahsi geçen şey kalbimdi ama az önce söylediklerinden sonra her şey daha gerçekçi olmaya başlamıştı. Kalbim gerçekten başka bir bedende can bulacaktı.

Neden biraz olsun üzülmüyor? Neden onun da üzülmesini istiyorum? Anlaşılmak için mi?

Yanağımda bir dokunuş hissedince havada asılı kalan gözlerim irkilerek yana döndü. Koltuğunda yaklaştığını sezmemiştim. Bir mendili yanağıma koyup hafifçe sildikten sonra alt kirpiklerime kadar yaklaştırdı, hafif hafif bastırdı. "Canın acımayacak."

Söz verdiği gibi mi? O gün fiziksel bir can yanmasını kastetmiştim, o da bunun için söz vermişti. Fakat benim ruhen, kalben canım acıyordu. "Bunu söyledikten sonra Rauf canımı yaktı, sözleriyle baban da. Söz verdiğin halde."

Sonra tekrar gözlerimin içine bakınca aramızda neredeyse otuz santim kadar bir mesafenin kaldığını fark ettim. O da gözlerimi bu kadar yakında görmeyi beklemiyormuş gibi nefesini tuttu. "Ben de Rauf'un canını yaktım, bunu duymak biraz iyi gelir mi sana?"

Gözlerim kırpışınca kirpiklerim parmağına kadar değdi. Garip bir yakınlıktı. "Nasıl? N'oldu ki?"

Anlatmadan, "İyi geldi mi?" diye sordu.

Rauf'un canının yanması... Ya da bana zarar veren herhangi birinin. Evet isterdim, onlara acıtmak için dokunmayı isterdim, birinin bunu yapmasını da. "Geldi," diye itiraf ettim utanarak. "Ama sen de Yalın gibi kinci deme bana, ilk o benim canımı acıttı."

"Senin kimsenin canını acıtan ilk taraf olmayacağını ben de biliyorum."

Selpağı kirpiklerime bir daha bastırarak çekince parmakları da sürtünerek yanağımdan kaydı. Nefesimi panikle verip bakışlarımı önüme düşürdüm ve o selpağı ağırca katlayıp dizine koyarken, ceketine sarıldım.

Gözden kaçırmayıp, "Hâlâ ısınamadın," dedi. "En azından ayakkabı giyip çıksaydın."

Başımı eğip kirlenmiş, kızarmış ayaklarıma baktım. Araç paspası da tozlanmıştı. "O kadar vaktim yoktu," dedim. "Son söylediklerinden sonra... üşüdüğümü de unuttum zaten."

Ceketini tutan ellerimde de hâlâ kan vardı, eminim yıkamadan giyinmezdi. Affan gözlerini hiç konuşmadan üstümde tuttu ve sonra cama döndü, ilerideki evi izledi. Bir adam, bayılttığım adama dakikalar önce yardımcı olmuştu ve ikisi de arkadaki araca geçmişti. Rauf'da yanındaki adamla beraber, Kerim ve Emir'i çekiştiriyordu. Dikkatli görünce yüzlerindeki yara izlerini gördüm ama aklım çok dağınık olduğu için endişe duyamadım.

"Rauf ve o adamlar... n'apacak?"

Burnunu çektirdi. "Konuşturmanın bir yolunu bulacaklar."

Aklıma birden fazla şey geldi. İşin nereye varacağını, söylediğim herhangi bir sözcüğün neye sebep olacağını bilmediğimden sustum. Gözden kaybolduklarında Affan tekrar bana döndü, direkt gözlerimin içine baktı. "Ona bir şey olması canının yanması anlamına gelir mi?" diye sordu.

Umarım ablam gibi çığlıklar atar.

Biliyorum, ablam bile onu bu kadar suçlamıyor ama ben yapıyorum, elimde değil.

Çünkü ablam, beni bu hayatta seven son insandı. Kerim onu almıştı. Bakın, artık bir insan bile yok.

"Onun kalbini denemeyecek miyiz?" diye sordum, belki... belki onun da uyardı.

"Bu neredeyse imkânsız; iki kişiden ikisinin de uyumlu olması."

Ben neden uyumluydum? Neden? Gerçekten de lanetlenmiş miydim? Bu kadar büyük bir tesadüfün sebebi olmalı ama ne?

Bakışlarımdan rahatsız olmuş gibi gözlerini çekip diz kapağını kaşıdı ve göğsü sertçe inip kalktı. Genzini temizledikten sonra da, "Eve girelim," dedi, kalınlaşmış bir sesle. "Üstüne kalın kıyafetler giy, öyle yola çıkalım."

Eşofman ile pamuklu kumaştan tişörtüm vardı. Dizlerim hâlâ titriyordu ama söylediğini yapmam gerekiyordu. Yürüyecek gücümü bulmak için diz kapaklarımı ovuşturdum ve kapıyı açtım. Affan'da diğer taraftan indi ve tüm vücudunu bana döndürerek bekledi. Yanına ulaşınca arkadaki arabaya baktım, geniş, siyah bir minibüs gibiydi. Kapıları açıktı ve Rauf dışarıda, bize doğru bakarken sigara içiyordu.

Affan ona sertçe diğer tarafı gösterince Rauf bakışlarını çekti ve eve doğru yürürken gözlerim ayaklarıma kaydı. Parmak uçlarıma doğru bastırarak, yerle az temas ederek ve hızlıca yürümeye çalışıyordum.

Yolun karşısına geçerken Affan, "Ceketi sıkı tut," dediğinde ellerim sıkılaştı ve aynı anda ayaklarım yerden kesildi. Çığlığımla eş zamanlı olarak yerden yükseldim, başımı doğrultana kadar saçlarım etrafa dağıldı ve elimin birisi korkuyla onun omzuna tutundu. Vücudumu karnına doğru yaslayarak beni taşımak için vücudundan destek alırken, dikkatini yürüdüğü yola verdi.

Başım yaslanmadan göğsünün hizasında durdu ve gözlerim çenesinden yukarısını, yüzünü kuşattı. Keşke benim de kaslarım, kollarım bu kadar güçlü olsaydı ama ağırlık taşımak da pek de iyi değildim. Cekete rağmen nefes alışverişinde karnının yumuşak dalgalanmasını duyumsadım. Parmaklarımı omzundan çekip yanıma indirdim ve bakışlarımı kaçırırken kalp atışlarımı vücudunda hissetmediğini umdum.

Sessizlik garipleşince, "Aslında yürürdüm," dedim.

Bir şey demedi. Öğrendiklerimden sonra dikkatim tamamen kaymıştı, şimdi dikkatimi bedenime verince ayaklarımdaki acıyı fark etmiştim. Koşarken yaralamış olmalıydım. Nabzım hızlanırken bir daha yüzüne baktım ve yüzümü seyrettiğini görünce geyik gibi kocaman açıldı gözlerim.

Hızla önüme döndüm ve evden içeriye girdiğimizde Affan eğildi. Beni bırakmadan önce ellerini son kez hissettim ve ayaklarım yere değince ceketi omuzlarımdan düşürüp ona uzattım. Ellerimden alırken elindeki yaraya baktım, izi hâlâ duruyordu.

Arkamı dönüp telaşlanmış şekilde ondan uzaklaştım. Basamakları çıkıp odaya girdim, doğrudan banyoya geçtim. Eşofmanı çıkarıp küvete girdim, ayaklarımı yıkarken ters çevirip altındaki yaraya da baktım. Birkaç yerden kızarmıştı.

Banyodan çamaşırım ve bluz ile çıkıp kıyafet dolabından yüksek bir pantolon aldım. Buz mavisi kotu giyip lacivert, salaş kazak geçirdim üstüme. Hareketlerimdeki tutukluk ve dalgınlık hâlâ devam ediyordu. O günden beri yatakta duran kürkümü de aldım, sarınarak hole çıktım. Affan Ayaz'ın odası önündeydi.

Hızla oraya ilerledim ve kapı önüne geçerek karşısına dikildim. "Girme."

Tek kaşını kaldırdı. "Bakıyorum."

"Kötü bakıyorsun, üzülüyorum."

Savunur gibi kapının iki yanına koyduğum ellerime baktı ve sonra kıyafetlerimi inceledi. Bunu sadece ben yaptığımı sanıyordum, ne giydiğine, ne hissettiğine, nasıl göründüğüne bakanın. Fakat gözümde onun da bunu yaptığı birkaç kez canlandı. Konuyu Ayaz üstünde tutmadan, "Her birinizin ayrı odası var," dedi.

Gözüm onun üstünden arkaya, Kerim'in yatak odasına kaydı. Bunu eve ilk geldiğinde fark etmişti belki de. Uygun bir cevap bulamayıp kapıyı kapattım ve önünden geçip basamakları inmeye başladım. Affan arkamdan gelirken bir çift, içi yünlü botu giyip doğruldum. Kapıyı kapattı ve yanımda yürürken sorusunu yinelemedi.

Yola çıktığımızda Affan hızlandı, araç önündeki Rauf'un karşısına kadar ilerledi. Adamlardan birisi daha dışarıdaydı, arabanın içini ise göremiyordum. Ellerimi ceplerime koydum ve Affan Rauf'a, "Bile isteye benden önce eve geldin," dediğinde Rauf sigara izmaritini fırlatıp ona cevap verdi. "Baban gidip almamı söyledi, ben de aynen öyle yaptım."

"Ben de bunun üstüne dedim ki, Rauf sakın o eve benden önce girme." Rauf'a bir adım daha yaklaştı. "Sakın dedim, üstüne basarak."

"Açıkçası ben de bunun üzerine düşünecektim, ilk boş vakitte. Neyi sakındın?"

Affan kısa sessizliğinden sonra araç dışındaki adama dönüp, "Şoför koltuğuna geç," dedi ve adam beklemeden söyleneni yaparken Affan ekledi. "Sen arabaya binmeyeceksin."

Rauf, "Ne diyorsun?" dedi.

Affan kapıları kapanan arabaya baktı ve uzaklaşmasını izleyip, "Gayet açığım," dedi. "Kendine bir araç beklerken çok vaktin olur, bu boş zamanında düşünürsün."

Rauf ona doğru sert bir adımla yaklaşınca Affan'ın başını yanına eğdiğini gördüm. Sinirleri bozulmuş gibi gülen Rauf kendini durdurup gözlerini bana dikti ve Affan arkasını dönüp yanıma gelirken gözlerini üstümden çekmedi. Bunu o kadar fark edilir yaptı ki, Affan yolun yarısında durup omuz üstünden tekrar ona baktı.

Gözlerimi kaçırarak aracın yanına vardım ve Affan şoför koltuğuna yerleşirken, aynadan arkayı gördüm. Rauf telefonunu çıkarmıştı, birisinden yardım isteyeceği açıktı fakat yardım gelene kadar bile uzun süre bekleyecekti.

Aracı çalıştırınca arkama yaslanarak ayakkabılarımı çıkardım. Bacaklarımı koltuğa kadar çıkarıp kollarımı bacaklarımın etrafına doladım. Bu pozisyonda uzun süre kalamayacağımı biliyordum ama şimdilik böyle oturmak istiyordum. Ayaklarımın altı hâlâ sızlıyordu.

"Bursa'ya mı gideceğiz?" diye sordum.

"Önce hastaneye."

Hemen mideme sancı saplandı ve gözlerim ona çevrildi. "Hastane mi? Neden... yoksa yalan mı söyledin? Herkes biliyor mu, ameliyata mı gireceğim?"

"Lale," dedi, geniş bir viraj alıp yola bakarken. "Sana böyle davranmam. Bir anda seni ameliyata sokabilir miyim?"

"Neden gidiyoruz o zaman?"

Yol sakinleşince gözlerini üzerime dikti. "Bazı anlatacakları olacakmış, seni görmek istedi."

"Acaba ne?" dedim kendi kendime. "Hastalığım falan mı varmış? İyi değil miymişim?"

"Öyle değildir," dedi benim paniğime kıyasla sakince. "Öyle olsa kalp naklin içinde bir engelin bulunduğunu söylerdi."

Paniğimi yatıştırsa da beni başka düşüncelere sevk etti söylediği. "Hasta olsam... nakil olmaz mı?"

"Mantıklı düşününce, tamamen sağlıklı birinin kalbi..." cümleyi tamamlamadan önüne döndü.

Doğru, vücut parçalarıyla birbiriyle uyumludur, hastalıklı bir vücuttaki kalp de tamamen sağlıklı olmazdı. Düşünceli şekilde az önceki pozisyonuma döndüm ve yolu izlerken kalbimle ilgili her şeyi düşündüm. Doğa'nın olmasını istiyor muydum? Hiç istemiyordum. O benim kalbimdi. Bu kadar sır, üzüntü, acı, heyecanı kalbimde saklamıştım.

Daha önce geldiğimiz özel hastaneye ulaşınca keşke eve gitseydik, diye düşündüm. Affan kapısını açıp indi ama ben o kadar kolay yapamadım, o araba etrafını dolaşıp kapımı açtığında ancak indim. Doğruca önüme bakarak bir adım gerisinden onu takip ettim.

Çok lüks bir hastane olduğu az insan sayısından anlaşılıyordu. O günkü gibi katları çıktık ve Affan oda önünde kapıyı tıklatıp öyle açtı. Ceketi artık üstündeydi, hayret ki yıkamadan giyinmişti. Doktor bizi kapı önünde karşıladı ve Affan'la el sıkıştılar. Ardından benimle de aynı sıcaklığı kurmak istedi ama el sıkışmak istemedim.

Bunun üstünde durmayıp, "Buyurun," diyerek karşılıklı duran koltukları gösterdi.

Affan'la karşılıklı oturduk ve kadın da masasının başına geçti. Klasik bir doktor odasıydı, hastaneleri hiç sevmediğimden ötürü etrafıma bakıp da detayları kafama kazımak istemedim. Kadın, "Hoş geldiniz," derken sırasıyla bize baktı. "Sonuçları hakkında konuşmuştuk, yüz yüze de görüşmek istedim."

"Neden ki?" diye sordum. Ben ne hastane görmek istiyordum, ne de bu aileye yardımcı olan kadını.

"Çok özel ve önemli bir konu mevzu bahis," dedi kadın. "Bildiğin üzere; kalp nakli."

Başımı önüme eğip kendime sarıldım. Suratımı da astım.

Bir dakika sessizlik oluştuktan sonra, "Affan'a sonuçlardan bahsettim," dedi ve ekledi. "Yüz de yüz bir uygunluğun mümkün olmadığını, tam bir eşleşmeden söz etmediğimi söyledim."

Gözlerimi kırpıştırıp merakla tekrar kendisine baktım. "O zaman nasıl olacak ki?"

"Kan grubun bunun için elverişli, ayrıca özel bir doku grubundasın ama tabi, bir mucize bekleyemeyiz. Fakat... doku uyumun ortalamanın üzerinde."

Çocukluğumu, gençliğimi birçok tıbbi terim duyarak, hepsinden de korkarak geçirmiştim. Yine korktuğum için sözcükleri algılamakta güçlük çekiyordum.

"Yani... olmaya da bilir mi?" diye sordu Affan. Üzüldü mü yoksa? Ölmeyeceğime üzüldü mü?

"Bakın, organ nakli her zaman, hatta çoğu zaman tamamen ideal donörle gerçekleşmez," dedi doktor açıklayıcı şekilde. "Uygun donörlerle yapılır. Lal kıymetli bir vücut taşıyor, fakat bu Doğa için kusursuz bir eşleşme değil, uygun görünen ama risk de taşıyan bir eşleşme."

"Bu risk alınırsa n'olur?"

"Doğa ameliyattan sonra, vücudu başka bir tepki verse de bazı ilaçların yardımını alabilir."

Benim için konuşmaya gerek yoktu. Bu risk alınırsa zaten hayatta kalmayacaktım.

"Bunları Doğa'nın da duyması, riskleri göze alması gerekir," dedi. "Durumu aciliyet kazanana kadar vakti var, bu sırada düşünür, nadir de olsa başka uyumlu bir kalp belki bulunur."

Affan'dan önce, "Şu an için... en uygun ben miyim?" diye sordum, başka bir cevap duymayı umarak.

"Riskleri olsa da, evet. Anlamanızı kolaylaştırayım, on üzerinden altı derecesinde bir uygunluğa sahipsin diyebiliriz."

On üzerinden altı mı? Geriye kalan payda risk miydi? Altı, dörtten büyüktü tabi. Aslında bana sorduğu bir şey yoktu, her şeyi Doğa ve ailesi için açıklıyordu.

Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu ve sesli düşüncelerimde kalbimi o kadar geçiriyordum ki, onu kaybetmekten korktuğum için sürekli duygularımın oraya odaklı olduğunu anlıyordum. Koltuğun iki yanına ellerimi koyup kendimi kaldırdım, bir söz etmeden kapıya yürüdüm. Hole çıktığım an alnımı serin duvara yaslayıp gözlerimi yumdum.

Bu gerçekleri öğrendiğinde ailesi peşimi bırakmayacak. Belki Doğa'nın kalbi sabredene kadar dayanacaklar. Ve sonra... bittim ben.

Ya Rauf bunu öğrenirse... ki, öğrenecek, o zaman onu kendimden nasıl uzak tutacağım? Çok güç. Haklarındaki sırrı bilmeme rağmen çok zor.

"N'apacağım ben, hepsine karşı, yalnız başıma n'apacağım?" Bir kişi bile nasıl olmaz bir insanın hayatında. Birisi bile.

Yanımdaki kapı açıldığında görmesem bile Affan'ın çıktığını anladım ve perişan yüzümü saklamak için geri çekildim, önüme bakarak yürüdüm. Asansöre ulaşıp beklerken yanıma ulaşmıştı bile. Yüzümü, bakışlarımı oldukça uzakta tutarak aşağıya indik ve araca yerleşirken konuşmadık.

Yola devam ederken tamamen yan döndüm, neredeyse ona sırtımı çevirdim. Parmağımı camda gezdirerek sisin üzerine Rusça bir şeyler yazdım. Yağış artınca araba birkaç kez trafiğe kapıldı, bu da yolumuzu uzattı.

"Yemek için duracağım," dediğinde gözlerimi yumup sesini hazmettim.

"Ben bir şey yemeyeceğim. Kendin için durabilirsin. Burada beklerim."

Araç Bursa'ya varana kadar hiçbir yerde durmadı, yollar ıssızlaşınca varmak için sabırsızlandım. Bir an evvel yalnız kalmayı istiyordum. Araç düz yola girip eve varana kadar indi ve Affan durdurur durdurmaz dışarıya çıktım. Karları savura savura verandaya yürüdüm, basamakları çıkarken de kapı aralandı. Yalın'ı, dışarıdan gelmiş gibi kıyafetleri içinde görünce gözlerimi kırpıştırarak eşikten geçtim.

"Merhaba," dedi benden önce, dönmeme şaşırmadan. "Hoş geldin."

"Hoş mu geldim? Ben mi?" Beni daha önce hiç hoş karşılamadığı için şaşırmıştım.

"Yani, lafın gelişi... Öyle denmez mi?" Ensesini kaşıyarak bakışlarını kaçırdı.

Affan sırtıma dokununca geçmesi için önünü açmam gerektiğini anlayıp hızla uzaklaştım. Ayakkabım acelemle eve girmişti ama Affan bir şey demeden onu düzeltip diğer ayakkabımla birlikte aldı. Arkamı dönüp onlara bakmadan odaya girdim, kapıyı kapatıp yatağıma koştum. Yüz üstü yatıp gözlerimi kapatırken tuttuğum ne varsa bıraktım.

Keşke hemen söylemese. Ailesine söylemek için biraz beklese. Onu buna ikna edebilir miydim?

Kalbim yatağa yaslandıkça ağrımaya başladı, sırt üstü dönerken de gözüme ilişen bir şeyle duraksadım. Komodin üzerinde bir kutu vardı. Doğrulup toz pembe rengindeki, büyük kutuya uzanıp yakından baktım. Şık, deri, gözleri olan bir kutuydu. Odamda ne işi vardı? Bir hatayla mı buraya gelmişti?

Gözlerini açmak için uzanıp vazgeçtim. Benim değildi, en azından böyle söylenmemişti.

Dudaklarımı ısırıp yataktan indim, kutuyu kucaklayıp odadan çıktım. Salona geçince ortalıkta görünmediler, ben de bir süre kararsızlıktan sonra üst kata çıktım. Affan'ın odasına kadar ilerleyip kapısı önünde bekledim. Sonra kutu ile hafifçe tıklattım kutuyu.

"Gelebilir miyim?" diye sordum.

"Gelebilirsin."

Dirseğimle indirdim kapı kulpunu ve içeriye girerken heyecanımı gizlemek için dudaklarımı düz bir çizgi halinde beklettim. Bakınca Affan'ın banyo olduğunu anladığım bir odadan çıktığını, ellerini havlu ile kuruladığını gördüm. Odasına gelmem hakkında bir soru sormadan karşısına kadar yürüdüm. "Bu benim mi?" diye sordum.

Havluyu omzuna atıp kutuma bir göz attı. Altından hafifçe kaldırıp yazısını okudu. "Dior?"

Ambleminden tanımıştım, evet. "Sen mi aldın?" diye sorarken gözlerinin içine bakmak istiyordum, öyle de yapıyordum.

"Hayır," dediğinde dudaklarımda yarım bir aralık oluştu. Kaşlarının arasında o huzursuz çizgi tekrar oluştu. "Ne var içinde?"

Kalp atışlarım yavaşladı. "Bakmadım. Benim mi, bilmiyorum."

"Ben almadım," dedi bir daha. "Ama odana bırakıldıysa sana aittir."

Kutuya olan ilgim azalsa da bir diğerine sormam gerektiğini biliyordum.

Tam da o esnada Affan'ın bakışları yer değişip kapıya çevrilince ben de omuz üstümden döndüm. Yalın elini kapı çerçevesine koymuş, bize bakıyordu. Rahatsız bir ifadeyle, "Ben almıştım," dedi.

Şaşırıp vücudumu ondan tarafa çevirdim. "Bana mı aldın? Neden ki?"

"Bilmem, sana biraz kötü davranıyordum galiba, bir ufak jest yapmak istedim." Çok da üzerinde durmadığı, düşünmediği belliydi.

Yanaklarımı şişirdim. Neden o almıştı ki? Keşke Affan alsaydı. Ne diyeceğimi bilemeyip ona yürüdüm, kutuyu uzattım. "İstemiyorum. Sonra... laf edersin bana, aç gözlü falan dersin."

Affan, "Öyle mi dedin ona?" diye sordu Yalın'a.

Yalın hemen, "Hayır," dedi Affan'a ve sonra yüzüme baktı. "Şöyle deyip kışkırtma şunu. Gerçekten... içimden geldi de aldım, kullanırsın belki diye. Söz, laf falan etmeyeceğim."

"Niye içinden geliyor ki?" dedim. Yoksa kötü bir şaka mı yapacaktı bana? Kutu içinde belki hiçbir şey çıkmazdı.

"Aynen," dedi Affan, benim gibi cevap bekleyerek. "Niye bunun hakkında düşünüyorsun mesela?"

"Aynen," diyerek katıldım ona.

Yalın dudaklarını büktü ve sırasıyla bize bakıp kaşlarını çattı. "Daha yapıcı olmak için elimden geleni yapıyorum Lale, sen de biraz kibar mı olsan?"

Hemen sorguladım kendimi, mahcup hissettim. Bana kızgınlık, oğluma öfke beslemesini anlıyor yine de ona zaman zaman kırılıyordum. Fakat gerçekten iyi niyetle hediye aldıysa... "Tamam o zaman," dedim. "Ne almışsın bakayım."

Affan'a dönüp kutuyu karnına yaslayarak destek aldım, ilk geniş gözünü açarken Affan'da kutuyu kenarlardan tuttu. İçinde birçok renkli, parlak ve güzel ambalajlı makyaj ürünü gördüm. Bir iki tanesine yakından bakıp rujlardan birisini açtım, güzel bir pembe rengiyle karşılaşıp yerine bıraktım. İkinci gözü açtım ve burada da iki ayrı parfüm gördüm, sorarcasına Yalın'a döndüm.

Omzunu silkti. "Kokulara düşkünsün herhalde, geçen güzel bir parfüm sıkmıştın. Ben de parfüm alacaktım, sonra böyle bir kutu olduğunu görünce... alıverdim işte, kullanırsın."

O duş jeliydi bir kere ama onu bozmadım. Parfümü kutusundan çıkarıp havaya sıktım, havayı koklarken de Affan'la göz göze geldim. Yalın bize yaklaşırken, "Nasıl kokuyor?" diye sordu.

"Güzel, çiçekli," dedim.

"Şakayık ve yeşil yaprak mı ne demişti kadın." Yalın parfümü kaptı ve bana doğru sıkınca hızla geriledim. Affan başını ona çevirip, "N'apıyorsun?" dedi.

"Ne? Hediyemi denetiyorum."

"Yüzüme sıktın, bilerek mi yaptın?" dedim.

Hafifçe gülüp, "O kadar hediye al, yine azarlan," dedi ve parfümü bana geri uzattı. "Güzel koktun, bak." Affan'a döndü. "Sen de beğendin mi kokuyu? Bence tam Lale'lik?"

Affan gözlerini kapatıp burnundan derin nefesler alınca Yalın gülmeye başladı. Hatta gülmesi o kadar arttı ki, karnını tutup Affan'ı yumrukladı. Onu kıyafetinden çekiştirerek ellerini uzaklaştırırken, Zeus'da seslere kulak vererek odaya süzüldü. Yalın'ın paçaları etrafında dolanarak ona havladı.

"Isır," dedi Affan, köpeğine.

Zeus bu komutu anlamış gibi üstüne atlayınca Yalın gülmeyi keserek geriledi, onu uzaklaştırmaya çalışarak odadan kaçtı. Köpek arkasından giderken Affan'a döndüm. "Teşekkür de etmedim," dedim. "Ayıp mı olur?"

"Çok kibarlık aramaz." Elimdeki parfüme baktı. "İçinden nasıl geliyorsa."

Dudaklarımı ıslatıp parfümü kutuya geri bıraktığımda Affan başını hafifçe sol omuz hizama eğdi. Ben güzel renkteki saçlarına bakma fırsatı bulurken o da havada, vücudumda gezinen kokuyu uzaktan kokladı. Nefesim tutuldu ve o gerileyip başını kaldırana kadar hareket edemedim.

Kemiklerim birbirine yaslanmış gibi garip bir çarpılma duygusu yaşadım.

"Güzel kokuyor," diyebildim gözlerine bakarak.

"Parfüm mü?"

Başımı hararetle salladım. "Evet, ben bir teşekkür edeyim en iyisi..."

Panik hissiyle arkamı dönüp odadan çıktım, doğrudan aşağıya indim. Kutuyu kendime yaslayarak odaya girdim. Kenara bırakıp yatağa yattım, sırt üstü uzanıp ellerimi göğüs kafesim üzerinde birleştirdim.

Gözlerimi kapatarak gülümsedim.

Bir an sonra ise yüzümü buruşturdum, üzgünce gözlerimi yumdum.

Ancak uzun süre sonra, duş almak için kalktım ve banyoda geçirdiğim yarım saatten sonra odama geri döndüm. Üstüme eşofman ile buz mavisi, kenarları büzgülü tişörtümü giyindim. Ev alıştığım gibi sıcaktı. Alışmak... bu eve. Sadece bu eve de değil, bugün duyduklarımdan sonra neye alışacaktım ki? Camın önünde dikilerek ormanın karanlığını izledim.

Bundan sonra hep bunu mu düşünecektim? Kalbimi kaybedeceğimi?

Yine ağlama hissi gelince adeta kendimden bıkarak oyalanmak adına kitaplarımı aldım. Elim Affan'ın bana verdiği kitaba dokundu, deri kapağını açtım ve sayfalar arasında dolaşıp yine peri ile hayaletin öpüştüğü sayfaya ulaştım. Hayalet çizimine bakarken geceki hissi hatırladım, hepsinden daha farklı olan o ışığı.

Kitabımla beraber doğrulup yürüdüm, ta ki Affan'ın yanına çıkana kadar. Çalışma odasından sızan ışığa yaklaştım, derin nefesler alarak içeriye süzüldüm. Kafamı kapıdan sokunca onu hemen görmedim, sonra odadaki yürüme seslerine kulak verip rafların arasına yaklaştım. Onu iki rafın sonunda, elinde telefonuyla uğraşırken buldum. Bence geldiğimi anlamıştı, kapı gıcırtısı bir yana dursun, aynı ortama girdiğimizde bir şekilde beni fark ediyordu. Rafın baş ucunda yaslı durarak loş ışıktaki çehresine, yüz kıvrımlarına bakıp kitabı kalbime doğru bastırdım.

Sonunda nihayet başını kaldırdı, bana bakmadan önce derin bir nefes aldı ve gözlerini bana dokundurunca, "Efendim," dedi.

Karşısına yürüdüm ve telefonundaki mesaj ekranını kapatıp ellerini cebine koyarken saçlarıma doğru baktı. Kurutmamıştım, kafa dibim üşüyordu. Düşünceli şekilde kitabı çeneme yaslayıp, "Geçen gece karabasan gördüm," dedim.

Bana bir adım geldi. "Bir şey oldu mu? İyi misin?"

Yüzüme yansımayan bir hüzünlü gülümseme gözlerimde belirdi ve bakışmamız uzarken, "Onu sana benzettim," dedim.

Sırtı dikleşti ve bakışlarını rafa çevirdi. Elini uzatıp kitaplara dokundu, bir şeyler aramaya başladı. "Garip. Hiç karabasana benzetilmemiştim."

"Aslında, sana benzediği için onun karabasan olduğundan emin değilim," dedim ve o arkasını dönüp diğer rafa doğru ilerleyince hızla peşine düştüm. Koşa koşa yanından geçip önündeki alanı kapladım, iki raf arasındaki dar alanda birbirimize baktık. "Gözlerini gördüm çünkü, senin gözlerin gibiydi. Daha önce hiç böyle bir hayal oluşturmamıştı zihnim, karabasanlar da böyle olmaz; gerçek gibiydi."

Gözlerini raflarda dolaştırmaya devam edip bir kitaba uzandı ve baş sallayıp, "Son günlerimiz neredeyse hep birlikte geçti," dedi, başını çevirdiği için boynuna, boyun çukuruna ve âdem elmasına bakıyordum bu hizadan. "Seni huzursuz, rahatsız ettiysem... karabasanlar suretime bürünmüş olabilir."

Hiç inanmamış bir şekilde, "Hımm," dedim.

Bana yan bir bakış atıp tekrar arkasını dönünce hemen koşup önüne geçtim ve durmak zorunda kalınca ellerini beline yaslayıp nefesini üfledi. "Lal, neden yürümeme engel oluyorsun?"

"Arkanı dönüp gidiyorsun, ben de önüne geçiyorum."

"Ben de bunu soruyorum işte, neden yapıyorsun diye?"

"Bence o sendin," dedim fısıltıyla. "Gece eve girdin. Gördüğüm o beyazlık telefon flashıydı. Ardındaki sıcaklıkta gözlerindi. Ben daha önceki gibi karabasan sandım, hemen gözlerimi kapattım ama... o sendin."

Bana ne saçmaladığımı söyledi, ne de gördüğümün karabasan olduğunu diretti. Gözlerini alın hizamdan, yüzümün tüm kıvrımlarında aşağı ve yukarı olarak iki üç kez gezdirdi. Kararlılığım bakışları altında eridi, ayrıca bunun gerçek olmasını neden içtenlikle dilediğim sorusu da zihnimde parladı. Bana bir adım yaklaşınca aramızda yirmi santimetre kadar bir mesafe kaldı.

"Kitabını okumaya başladın mı?" dedi konuyu değiştirerek.

Çeneme yaslı kitabımı kapınca bir itiraz sesi çıkardım. Açtığında sayfalar gözleri önüne döküldü ve bahsini birkaç kez geçirdiğim o sayfada kaldı. "Kitabın mı?" dedim, dudaklarım kıvrılırken. "Benim mi oldu ki?"

Burnunu kırıştırdı. "Kitabımız diyelim."

"Diyelim," dedim hemen başımı sallayıp. Karnıma garip bir ağrı girmişti.

Gözlerimiz sayfanın üzerinde kaydı. Hayalet ile perinin öpüşmesine bakarken başımı eğdim ve o merakımı görüp tekrar bana baktı. Gözleri kısıldı. "Okumamı ister misin?"

"Neyi?"

"Öpüşmelerini."

"Aaa." Gözbebeklerim hafifçe büyüdü ve Affan dudaklarını ısırarak omzunu rafa yasladı. "Ama... karakterleri hiç tanımıyorum, nasıl anlarım ki?" Hem... daha önce okuduğum kitaplardaki öpüşmeler yoğundu, bunu başkasından dinlediğimi hiç düşünemiyordum. Hem de ondan.

Kitabı çenemin altına koyarak eğilen yüzümü kaldırınca dudaklarım ayrıldı. "Sorun olmaz, senin en merak ettiğin öpüşmeleri değil mi zaten?" diye sorarken yüzündeki o yumuşak ifadeye, sol dudak kenarının kıvrılışına o kadar hazırlıksız yakalandım ki elimi uzatıp farkında olmadan onu tuttuğumu, bakışları tişörtündeki elime inince fark ettim.

Bir anda ortaya çıkan titreme sesiyle irkildim ve elim düşerken Affan'da kitabı çenemden çekti, bileğindeki dijital saat ekranındaki uyarıya bakıp hızla kapatmak ister gibi yan tuşuna doğru bastı. Genzini temizleyerek rafa döndü, saatin titreşimi durdurmak için iki kez vurdu. Bir arama ya da mesaja benzemiyordu.

"Okuyayım mı okumayayım mı?" diye sordu, saati çıkarırken.

"Şey tamam tamam, oku."

Başını salladı. "Biraz uzak da dur ama."

Cebine doğru sıkıştırdığı saatine göz atıp bir adım geri çıktım. "Böyle mi?"

Aramızdaki mesafeye baktıktan sonra kızaran boynunu kaşıdı ve açık sayfaya döndü. Birkaç paragraflık yazı vardı. Loş ışığın yanaklarımı gizliyor olmasıyla rahatladım ve Affan az önce bana uzak durmamı söylememiş gibi önüme yaklaştı. Kitabın üzerinden gözlerime bakıp ardından yazıyı okudu.

"Beni yalnızca ölüler görür," dedi hayalet, karşısındaki periye.

Peri hayalete gülümsedi. "Ama bu seni tam beşinci görüşüm."

Hayalet bunun gerçekliğiyle irkildi. Söylediği gibi, onu sadece ölüler görürdü. Bu yeşil kanatlı peri...

Affan'ı durdurarak araya girdim. "Kanatları yeşil mi?"

Dikkati dağılarak gözlerime baktı. "Gözlerin gibi."

Kitaptaki periyi, ormanda gördüğümü hatırladığım o peri olarak hayal ettim ve Affan'da kitabı okumaya geri döndü.

... kendisini ilk andan beri görüyordu. Bu, ölüler diyarına göre mümkün değildi. Belki de peri ölecekti, bu yüzden mi kendisini görüyordu? Perinin kanatlarıyla etrafında uçmasını izledi ve yüzündeki neşeye gülümsedi. "Geçen sefer bana verdiğin sözü hatırlıyor musun?"

Peri hayalete doğru uçtu. "Hatırlıyorum fakat sen görünmezsen, seni nasıl öpeceğim ki?"

Ormanın karanlığındaki bir ışık etraflarında süzüldü ve hayalet periye uzanıp geniş kanatlarına dokundu. Perinin gülümsemesi tüm yüzünde yayıldı ve ortamı bir daha çok güçlü bir ışık kapladı. "Beni görüyorsan öpebilirsin."

"Bu bir insan aldatmacasına benziyor."

Ortama ışık veren şey, kalplerinden süzülen duygulardı. Hayalet, periyi kolları arasına aldı ama tam sarılamadı, kanatları engel oluyordu. Perinin upuzun, ince elleri yüzüne yerleşti ve kendisini öpmeye başlayınca, o ışık etraflarında bir çember oluşturdu. Hayalet kör olabileceğini hissederek gözlerini kapattı, perinin taptatlı dudaklarına korkusuzca dokundu. Onu etrafında döndürerek yükselirlerken, dudaklarının derinliğinde kayboldu. Eğer görünür olsaydı da o dakikadan sonra erimiş, bir daha asla görünmeyecek olurdu. Peri kollarında kaybolmadan önce onu bir daha, tutkuyla öptü ve gözlerini açtığında perinin gülerek ondan uzaklaşırken kanat çırptığını gördü. Kanatlarından tüyler saçılıyordu.

Affan cümleyi tamamladığında devam cümleleri için sabırsızca nefes aldım ama kitabı indirdiğinde, sayfanın sonuna geldiğini anladım. Hayal kırıklığıyla inleyip, "Bitti mi?" diye sordum.

"Öpüşmeleri, evet."

"Bir kere mi öpüşmüşler?"

Sorum üzerine sessizce bakıştık. "Devamında öpüşmüyorlar."

"N'apıyorlar?"

Yine sessizce bakıştık. Bilerek o sözcüğü yineliyordu ama keşke ben yapmasaydım. Isınan yanağımı kaşıdım ve kitaba bakarken en başından okuduklarını düşündüm. İçimi hem sıcaklık, hem de tatsız bir hüzün kaplamıştı. "Peri... öleceği için mi hayaleti görüyor yoksa?" diye sordum, üzülerek. Sabah konuştuklarımızı hatırladım, üstüme ağırlık çöktü.

Affan gözlerini ayırmadan, "Öyleyse bile neden üzülüyorsun?" diye sordu.

"Sen anlamazsın tabi," dedim. "Ben onu anladım." Yine ağlayasım geldi bak.

Kitabı rafa bırakıp aramızdaki boşluğa doğru eğildi. "Hayalet de bir ölü, hatırlatırım ki."

Duraksadım bunu deyince. "Ama bu kitaptaki ölüm anlayışı çok farklı, değil mi?"

"Evet, huzurlu ve güzel bir dünya olarak tasvir ediliyor. Hayaletler, insanları, başka boyutları, gerçeküstü varlıkları görebiliyor ama yalnızca... ölüler hayaletleri görebiliyor."

Alt kirpiklerime dokunarak titrek bir soluk aldım. Evet, öpüşmeleri için okumak istemiştim ama hikâye bana hiç iyi gelmemişti. Affan başını eğit yüzüme yüzüme daha da yakınlaşınca, "Ama gerçek ölüm korkutucu," dedim.

"Korkuyorsun," diye fısıldadı, rahatsız bir sesle. "Doğa'da böyle, ölümden korkuyor."

Kardeşi... demek içten içe onun korkusundan da endişe duyuyordu. "Ölüler diyarında kavuşuyorlar mı peki?"

"Evet," dedi. "Bir daha onları hiçbir şey ayıramıyor."

Buna gülümseyebildim.

"Güzel haber," dedim, gözlerine bakarak.

Anladı. Canımın yandığını ve ona hatırlatmak istediğimi.

"Bir diğer güzel haberi Yalın'a söyledin mi?" diye sordum, bu kez de.

Çenesini kaldırıp, "Hayır, haberi yok," dedi.

"Neden? Neden söylemedin?"

Ailesine de henüz söylememişti ama bu ne kadar saklanırdı ki? Sonuçta onlar da çok uzun sürdüğünü, çıkmış olmasını gerektiğini söyleyip hastaneye ulaşabilirdi. Affan'ın bakışları beni seyrederken eline bir daha baktım, ilacı tekrar sürmüş müydü acaba?

"Aileme söyler."

"Zaten öğrenecekler."

Katı bir sesle, "Şimdi olmaz," dedi.

"Neden?"

"Neden neden neden?" diye art arda fısıldadı. "Asıl sana neden, niye soruyorsun?"

"Kendimle ilgili soru sorduğum için özür dilerim."

Bağırmamışım gibi sakin kalmayı başardı ve aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Başımı arkaya attım ve Affan yanık eliyle yüzümün altından hafifçe tutunca, tenimde çok fazla sıcaklık hissettim. Tüm duyularım harekete geçti ve isyanım bir karın ağrısına dönüştü. "Oğlunu görmeni istiyorum. Oldukça ertelemeye çalışıyorum." Beni tutuşu hafif, yumuşaktı ama bakışlarında bu yumuşaklık yoktu. Gerçekten lalmişim gibi suskunlaştım ve en küçük parmağı sol dudak kenarıma temas edince telaşlandım. Sanki kazayla olmuş gibi serinkanlı şekilde elini çenemden çekti ve ben odadan çıkmadan önce rafa koyduğu kitabı bana uzattı. Odama inerken basamaklarda birkaç kez durup gülümsedim, üzüldüm, yüz buruşturup kitaba sarıldım.

🌳

Çikolatalı krepimi yerken günün ilk saatinde gördüğüm yüz, Affan'ınki oldu. Mutfaktan içeriye girerken beni görüp duraksadı. Adanın önünde, onun da karşısındaydım. Lokmamı dişlerim arasında ezerken beni izleyerek içeriye girdi ve kendisine su alırken, sırtı bana döndü. El bileklerinden yukarıya, kalın omuzlarına kadar onu izledim ve dudaklarımdaki çikolatayı temizledim.

"Bir sorunum var," dedim.

Arkasını dönerken su içmeyi bitirdi. "Benimle mi?"

Ona ayırdığım krebe bakarak, "Çamaşırlarımı yıkamam lazım," dedim. "Banyoda makine yok."

Kısık bakışlarını pastel pembesi, v yakalı tişörtümde gezdirip tekrardan yüzüme baktı. "Misafir banyosunu kullanabilirsin. Orada bir makine var."

"Ben koysam çalıştırır mısın?"

Vücudunu benden tarafa çevirerek üç adımda yaklaştı. "Sen koy, bakarım."

Krepimin son lokmasını da ağzıma attım ve Affan'ın gözleri ağız çevremde dolanınca peçete yardımı ile dudak kenarlarımdaki çikolatayı sildim. Ardından porselen tabaklardan birisini ona uzatıp, "Bu senin," dedim. "Çok soğumadan ye."

Ada tezgâhını kavrarken dikkat kesildi, onun bakışları derinleşince benimkiler ezildi. Dudaklarımdaki kuruluğun geçmesi için bardağımdan bir yudum su alırken, "Diğer tabak?" dedi sorarcasına.

"O Yalın'ın."

"Ne alaka?" dedi. "Tatlı kavgası yapıyordunuz, neden ona da ayırdın?"

Göğüs hizasına baktım. Aslında ona bu kadar içten gelerek, gözlerimi ayırmadan bakmamam gerektiğini biliyordum ama karşımdayken başka bir seçeneğim kalmıyordu. "Bana hediye aldı ya, o yüzden. Yani bir kereliğine, daha yok."

Önce ittiğim tabağı, sonra da Yalın için hazırladığım tabağı önüne çekti. Bir şey demeden sırasıyla her iki tabaktaki çikolatalı krepleri yerken gözlerimi kırpıştırdım, kısa sürede tabakları bitirip mutfaktan ayrıldı.

Tabakları toplayıp bulaşık makinesine koydum ve sonra odama geçtim, banyoda biriken kıyafetleri alıp üst kata geçtim. Misafir banyosundaki makineye koyup üstündeki yazılara, derecelere baktım. Deterjanı almak için üst dolapları açarken, Affan'ın kapıya yaklaştığını gördüm. "O siyahlar için," diyerek yaklaştığında biraz yer ayırdım ona. Diğer plastik kutuyu indirip makinenin bölmesini açtı, bir kapak deterjanı aktardı. "Yumuşatıcı da koyalım."

"Güzel kokuyorsa olur."

Diğer kutuyu indirdi ve kapağını açıp burnuma kadar yaklaştırınca kokusunu soludum. Onaylayarak başımı salladığımda bir kapak da yumuşatıcı aktardı ve bölmeyi kapatıp dereceyi ayarlarken, "İki saate biter," dedi.

Ayağımla yerde bir daire çizerken omzumu silktim. Aslında çok da umurumda değildi kıyafetler, yansa bile aldırmazdım. Fakat banyoda kokmaya başlamaları rahatsız etmişti. O ellerini yıkamak için lavaboya dönerken, "Bitince sakın sen çıkarma," dedim, hemen. "Ben gelir alırım."

"Neden?"

"Çünkü... çıkarma işte. Kuruyunca ben gelir alırım, kurutuyor bu değil mi?"

Yüz ifademi biraz fazla dikkate aldığını görünce neyi sakındığımı anlamış gibi çekindim. "Kurutuyor," dedi. "Küçük, büyük tüm kıyafetlerini kurutur."

Kirli çamaşırları taşıdığım için ben de ellerimi yıkamak için yaklaştım. Affan geri çıktı ve bir elini makine üzerine koyarak diğer elini beline yerleştirdi. Birkaç kez ellerimi sabunladım ve gözleri üzerimden ayrılmadan, "Bugün yola çıkacağız," dedi.

"Nereye?" dedim, ayna yansımasından yüzüne bakarak.

"İstanbul'a."

Aynı anda birçok kötümser düşünce akın etti. "Ne için? Kerim'le ilgili bir şey mi oldu? Ya da Ayaz'la?"

Saçlarıma doğru bakıyor, söyleyeceklerine pek dikkat vermiyordu. "Hayır, birkaç gün İstanbul'da işim var."

"Anlıyorum," dedim, acaba doktora falan mı gidecekti, umarım iyidir. "Ben neden geleceğim?"

"Başka nasıl olacak ki?"

"Burada kalmaya devam edebilirim." Yalnız... Affan içinde olmadan gerçekten de bu evde n'apacaktım ki?

"Benimle geleceksin," diye yineleyerek banyodan çıktı.

Alt dudağımı ısırarak arkasından yavaşça yürüdüm. "Aile evine mi yoksa?"

"Evet."

Odasına girdiğinde kapısına kadar ilerledim. "O eve mi? Bunu benden nasıl istersin? Onlarla birkaç dakika bile yan yana olmak istemiyorum, sense bana ne diyorsun?"

Konuşmaya katılmak için bana döndü, aramızdaki bir adımın karşı tarafında durarak, "Burada mı kalmayı tercih edersin?" diye sordu.

"Fikrimi soruyorsan, tabii ki!"

Çenesini oynattı. "Ben etmem."

İşaret parmağımla kendimi gösterdim. "Benim tercihim daha önemli değil mi ama? Neden aile evin? Senin başka evin yok mu?"

Etrafını gösterdi. "Burası var ya."

"Buradan başka yok mu?" dedim hemen. "Oraya gidelim. Yoksa da bir tane ev alamaz mısın? Yalın çok paran olduğunu söylemişti, bence bir ev alacak kadar daha vardır."

Affan'ın bakışları derinleşti. "Yine korkmaya başladın."

Ne dediğimi farkında olmadığımı ben de anladım. Konuşmalarım bazen düşüncesiz, umulmadık bir yöne kayıyordu; o da ciddi olmadığımı fark ediyordu. Omuzlarımı düşürerek, "Ben burada kalayım," diye yineledim.

"İki kereden fazla aynı cevabı verdim zaten Lale." Kollarımı göğsümde kavuşturup içimi çekince bana bir adım gelme gereği duydu, böylece ayakları ayaklarıma neredeyse değiyordu. "Babam olmayacak, Kerim ile meşgul. Lale'de seni üzmeyecektir."

"Lale mi?" dedim. Doğa mı demek istemişti.

Dudaklarını birbirine bastırdı. "Doğa demek istedim, Doğa. Senin adın nereden çıktıysa..."

"Bence sen ev al," diye direttim.

"Bu kadar kısa süre içerisinde mi?"

"Belki de bir evin vardır," dedim heyecanla. "Hatırlamıyor olabilirsin."

"Ailem bilirdi."

"Ya da bilemezdi," diye karşılık verdim içime doğmuş gibi. "Sen gizemli birisin."

"Hatırlamıyorsam gidemeyiz," dedi, omzunu duvara yaslayıp başıyla da söylediğini onaylayarak.

Yanaklarımı şişirdim. "Çok haklısın. O zaman... ben başka bir çözüm daha düşüneyim. Akıllıca bir çözüm bulursam kabul eder misin?"

Yüzünde dingin bir duygu gördüm, bir şey onu rahatlatmış ya da gerginlikten uzaklaştırmış gibiydi. Sessizce kaldığı saniyelerde ısrarlı bakışlarımla cevap bekledim ve sonunda iç çekip başını sallayınca biraz sevindim. Sırtını tamamen duvara yaslayıp çehremi uzun uzun izleyince bir şey daha diyecekmiş hissine kapıldım ama tamamen sessizleşince, gerileyerek arkamı döndüm.

Odama inince bir çözüm düşündüm ama aklıma gelmedi. Demek onun sandığı kadar da akıl doldu değildim. O evde bir dakikam bile üzülmeden geçmezdi, Affan bunu bilerek neden yapıyordu? Çünkü... bu bir şey ifade etmiyordu. Fakat, fakat ben istiyorum ki... Neyi istiyorum? Düşünemiyorum, dile bile getiremiyorum.

Kendime çanta hazırlayıp içine birkaç günlük kıyafet koyarken diretsem mi diye birkaç kez aklıma geldi. Sonra da başka şeye kafam takıldı, aslında gerçekten, Affan olmadan bu evde n'apacaktım? Yalın'a da güvenemiyordum ki, belki beni Rauf ya da Güven Koral ile bir araya getirebilirdi.

Hava kararırken Affan'ı dışarıda, arabasını kontrol ederken gördüm. Açıkçası aracının koyu bordo rengi çok güzeldi, üstündeki karları temizleyince gitme vaktimizin geldiğini anladım. Çanta ile salona geçtim. Kürkümü giyinip sarındım. Yalın televizyondaki gözlerini bana çevirdi.

"Sende mi gidiyordun?"

"Haberin yok mu?"

Doğrularak televizyon sesini kıstı. "Affan'ın tek gideceğini sanıyordum."

"Bilmem, benim de geleceğimi söyledi."

Ellerin, kotuyla sarılı dizlerinde dolaştırıp ofladı. "Sen konusunda bana güvenmiyor artık."

Sebebini Affan'dan başkası bilemezdi bence. Ayağımla yerde bir daire çizerek Zeus'un yanına ilerledim. Cama yapışmış, Affan'ı izliyordu. Tedbirli şekilde kıvırcık tüylerine dokunup öpmek için eğildim. Başını okşayıp çekilirken, Affan açık kapıdan içeriye baktı. "Hazırsan tekrar eve girmeyeyim."

"Hazırım."

Kapı kenarına bıraktığım çantamla beraber doğruldu. Yalın verandaya çıkıp arkasından bakarken ben de ayakkabılarımı giyerek ayrıldım. Affan koltuğa oturmadan önce verandada Yalın ile konuştu. Altın kahverengisi saçları toz gibi ışıkta parlıyordu. Güzel bir ceket ile koyu siyah pantolon giyinmişti. Geri dönüp koltuğuna otururken beni süzüp araba ısıtıcısını açtı.

Yola başlayınca yanıma aldığım kitabı okumaya çalıştım. İlk sayfasında bile çok vakit kaybettim ama hayaletle perinin birbirini gördüğü ilk sahneye ulaştım. Bu da tam bir saat sürmüştü. Bence çoğu yeri de yanlış okumuştum. Ama... üstesinden gelecektim.

"Bak, burada lanet yazıyor," dedim, araç bir kırmızı ışıkta durduğunda. Başını çevirip göz hizasına kadar kaldırdığım sayfaya, parmağımla dokunduğum sözcüğe bakıp sonra da gözlerime tutundu. "Senin için tanıdık bir kelime olmalı." Neden böyle dedim, yoksa hâlâ unutmadım mı bana lanet okuduğunu?

"Lanet yazmıyor," dedi. "Lakin yazıyor."

"Yaa," diyerek kitabı bu kez kendime çevirdim. L ve a kelimelerini görür görmez sözcüğün o olduğunu sanmıştım. İ harfini de tanıyordum oysaki, yanılmışım demek ki.

Araba otoparka inince kitabı kapattım. Affan'la eş zamanlı hareket ederek dışarıya çıktım. O iki çanta ile asansöre girerken ceketi altına giydiği, siyah beyaz çizgili tişörtüne bakıyordum. İndiğimizde kalp atışlarım hızlandı, Affan'ın yanından hiç ayrılmadan, uzaklaşmadan dairenin açılmasını bekledim.

Ve o kadını görünce, bir de bununla uğraşmak durumunda kalacağım anlaşıldı.

Affan'ın eve geleceği biliniyormuş gibi, kadın bizi veya çantalarımızı görünce şaşırmadı. Affan kadının karşılamasına cevap vermeden içeriye girince ben de aynen böyle davrandım. Geniş oturma alanına bir bakış attı ve sonrasında doğrudan merdiven çıktı.

Üst katta kimseyi görmedim. Affan Doğa'nın odası önünden geçip koridor sonuna dek yürüdü. Odasının kapısını açıp girdiğinde etrafı inceleyerek takibe devam ettim. Akşam güneşi, duvar kâğıdı olan duvarlara düşmüştü ve Affan çantaları geniş dolap önüne bırakırken açık cama yaklaştım. Evin salonu gibi, bu odada denizi görüyordu ve çok yüksekteydi.

"Kazadan önce bu evde mi yaşıyordun?" diye sordum kendisine.

"Söylediklerine göre, nerede kaldığım her zaman değişiyormuş."

"Neden ki?" diyerek ona döndüm. "İnsan hep evinde kalır."

"Evinde, tabi."

Ceketini çıkararak ansızın bana doğru attığında öne doğru sendeleyerek şaşkınca havada yakaladım ve arkasını dönüp odadan çıkınca ceketini kucaklayarak peşinden gittim. Hemen sol taraftaki, odasına en yakın kapıyı açtı ve ben girerken, "Burada kalacaksın," dedi.

Daha küçük ama toplu, temiz odada kendi etrafımda döndüm. "İyi bari, sana yakın."

Çantayı dolap önüne bıraktı ve bana yaklaşıp avuçlarımdaki ceketi alırken, "Odanın kapısını dilediğin zaman kilitle," dedi, ciddi bir sesle. "Ama ben kilitlemeyeceğim."

"Ben gelebilirim diye mi?"

Ceketiyle beraber odadan ayrıldı. Arkasından, sanki onunla gidecekmişim gibi ilerledim ve kapattığı kapıya yaslanıp etrafımı inceledim. Sonra köşedeki, krem renkli, tüylü minderi olan koltuğa oturdum.

Hep beklediğimi fark ettim. İnsanların hakkımda bir şey söylemesini, yapmasını, istemesini.

Biraz odayı dolaştım, banyosuna bakındım. Kıyafet dolabında sadece nevresim takımı vardı. Onları, yatakta bulunanlarla değiştim. Yıkandıkları deterjan kokusundan belliydi. Hava kararınca odanın avizesini yaktım, sıkılarak koltuğa geri oturdum.

Affan'ın yanına mı gitsem? Belki konuşuruz.

Gitmedim. Çantayı açıp kıyafetleri çıkardım, hepsini dolabın içindeki boşluğa bıraktım. Kitabı okuyarak vakit öldürdüm ve koridordan birkaç kez ses duydum. Hep tetikteydim ama neyse ki kimse beni rahatsız etmedi.

Kitabın üçüncü sayfasını açarken kapı tıkladı, yalnızlığım sona erdi. Kalbim sertçe çarptı ve kalkıp kilitlediğim kapıyı açarken Affan olmasını diledim. Fakat eşiğin karşı tarafında Doğa duruyordu. Onunla her yüz yüze geldiğimizde kalbimi alıp kaçasım geliyordu.

"Merhaba," dedi, alçak bir sesle.

"Sana da."

Gözleri üzerimde dolaştı, benimki de onun üzerinde. Bir göbek üstü, dekolteli kazak ile yüksek bel leoparlı pantolonu vardı. Düz saçlarını omuz arkasına atarken beni süzüşünü tamamlayıp, "Yemeğe oturacağız," dedi. "Sen de katıl."

Neden katılmamı istiyordu? Yüzünde içten bir ifade ya da kızgınlık yoktu. "Biraz garip olmaz mı?" dedim, birbirimize katlanmak zorunda değildik çünkü.

"Öyle," dedi, sesi mesafeli ama nazikti. "Ama lütfen katıl, biraz konuşuruz. Belki daha çok konuşursak bu durum kolaylaşır."

Yemeğime zehir katmış olabilirler miydi?

Fakat bunu yapamazlardı. Bana ihtiyaçları vardı. Hem belki bu sefer daha içtendir, gerçekten o gün söyledikleri öfke kaynaklıdır. "Affan'da... olacak mı?"

Bu soruyu sormamı anlam verememiş gibi, "Tabi," dedi. "Yemeğe gelir. Telefonla görüşüyor şu an."

Başımı sallayarak çıktım ve o yanımda yürürken beraber alt kata indik. Vücudum her dakika kasılıyordu. O da gergin nefesler alıyordu. Müjgan yemek masasına bir şey bırakarak geri çekildiğinde masada oturan Rauf'u görüp irkildim. Çoktan yemeğe başlamıştı. Buradaydı demek, n'apacaktım?

"Gelmişsin," dedi Doğa, sesi bir anda değişmişti.

Rauf başını kaldırdı ve Doğa'ya gülümserken beni görüp dudak büktü. Haberi yoktu. Doğa masaya ulaştı, kendisine sandalyeyi çekerken, genzini temizleyerek, "Birkaç gün abim ile burada kalacaklar," dedi, açıklayarak.

Rauf elindeki kadehle geriye yaslanıp beni baştan aşağıya süzdü ve hesapçı gözler eşliğinde, "Abin kuzuyu kurtların önüne getirdi demek ki," dedi.

Doğa nazlı ve uyarır bir sesle, "Rauf," dedi ve hemen sonra, "Abi," diye ekledi. Bana döndü. "Rauf Abi Duru'yu çok severdi, öldüğünü bile kabullenmiş değil."

Asıl sebebin yasak aşkları olması ve kalbime göz dikmesi tabi...

Sessiz kaldım ve Rauf sırlarını bildiğim için belki de, hiç inanmadığımı anladı. Orada, ayakta durmak garip olacağından sandalyeyi çekip yerleştim. Onlardan daha uzaktaydım. Müjgan gelip yemeklerimizi koyarken Doğa ile Rauf'un bakışmasına katlanmak zorunda kaldım.

"Gerçek abi kardeş gibi anlaşıyorsunuz sanırım," dedim.

Yüzleri bana döndü. Rauf bu konu hakkında iğneleyici konuşmama inanamıyor gibiyken, Doğa onlara yaptığım yakıştırmadan rahatsız oldu. "Hayır," dedi biraz kızgınca. "Saygıdan öyle diyorum. Hatta çoğu zaman Rauf derim."

"Saygılı olmanı anladım. Baban gibi neredeyse Rauf..."

Rauf elindeki kadehi sertçe masaya bırakırken, Doğa'nın yüzünde şaşkınlık, ardından kızgınlık oluştu. Ağzını açıp bir şey diyecekti ki, hepimiz yaklaşan adım seslerini beraber duyduk. Affan'ın parfüm kokusunu soludum ve vücudum gevşerken, bakış açımıza girdi. Masa yanında durup Rauf'a bir göz attı. "Burada ne işin var?"

Rauf yolda bırakıldığını unutmamış gibi, sertçe ona bakarken Doğa temkinle, "Beni kontrol etmeye gelmiş," dedi. "Babam yok ya dünden beri."

"Ne üstüne vazife," dedi Affan.

"Sen de yoksun," diye dedi Doğa. "Sık sık rahatsızlanıyorum ya."

Affan daha fazla üstünde durmadan başını bana çevirdi. Ona ihtiyacım vardı. Tam yanımdaki sandalyeyi çekip yerleşince Doğa ikimize birden bakıp sandalyesinde geriye yaslandı. "Milena neden Yalın'la kalmadı? Senin işlerin varken... o neden geldi hâlâ çok anlamadım."

Affan kendisine servis uzatan Müjgan'ı çevirip, "Yemeyeceğim," dedi ve kadın uzaklaşırken, "Öylesini uygun gördüm," diye cevap verdi kardeşine.

Doğa düşünceli şekilde bana bakarken, "Kocası da kaçıramaz," diye söze girdi Rauf. "Bizim elimizde."

"Konuştu mu?" diye hemen sordu Doğa. "O pi... çocuğun yerini söyledi mi?"

Söylemek istediği sözcüğü yakaladım ve içimden gelen kırgınlıkla yüzüne baktım. Keşke Ayaz'dan nefret etmeseler ama Ayaz'ı incitenlerden ben de nefret ederdim.

"Hâlâ kaçırılıp öldüğü konusunda diretiyor," dedi Rauf, Doğa'ya. "Fakat merak etme, çok dayanamaz."

Affan hiçbir şeye el sürmemesine rağmen masada otururken, ben de kaşığımı kâsemin içinde dolandırdım. Onlarla göz teması kuramadan, "Öğrenince onu göreceğim değil mi?" diye sordum.

Gözler üstüme çevrilince, Affan'da başını yanına çevirip bana baktı. "Söz verdiğim gibi."

Onunla gözlerimi birleştirince kalbim yeniden hızlandı. Dirseği masada, eli yüzünün yanındaydı. Diğerleri tutmasa da onun sözünü tutacağına inanarak, "Onu çok özledim," diye fısıldadım, sanki bunu sadece ona söyleyebilirdim.

Bunu onaylamasa da, "Biliyorum," dedi.

Dudağımı büküp başımı sallarken, üzerimizdeki bakışların istikrarını hissederek kafamı salladım. Hem Rauf, hem de Doğa doğrudan bize bakıyordu. Affan'da gözlerimi takip ederek onlara döndü ve sandalyesinde iyice yerleşirken, "Bir şey mi soracaksın Doğa?" dedi, ses tonu kaba değildi ama insanı çekincede bırakıyordu.

Doğa zoraki şekilde gülümsedi. "Yok abi, sadece... beklediğimden farklı bir ilişkiniz var."

Rauf iştahla yemeğine devam etti. "Eve gidince ben de fark ettim Doğa. Abin, Milena'yı oğlundan ayrı tutuyor gibi. Dün kucağında eve kadar taşıdı."

Affan'ın gözleri hızlı şekilde onu buldu. "Dün en net hatırladığım şey, onu ne kadar zor bir durumda bıraktığın. Seni gördüğümden beri bunu düşünüyorum."

"Dokunmadım bile," dedi Rauf, keyifle yemeğini çiğnerken. "Ayrıca, buna bu kadar takılman garip."

Doğa, "Anlayamadım?" dedi olaylardan habersizce.

"Dokunmadın bile?" dedi Affan.

Doğa açıkça gerilerek gözlerini ikisi arasında dolaştırırken, Rauf'un gülümsemesi kesildi. Omuzlarını dikleştirip ona uzun uzun baktı ve cevap vermeden kadehine uzandı. Doğa onun yerine gülümsemeye çalışıp, "Bugün Duru'nun mezarına gittim," dedi. "Hazır buradayken... beraber de gidelim mi?"

Affan kardeşine kulak verdi. Duyduklarım içimi acıttı, zaten tadını sevmediğim brokoli çorbasını tamamen bıraktım. Affan gözlerini kardeşinden alıp önündeki boş tabağa bakmaya başlayınca gözlerim bir anda doldu. Kim bilir kız kardeşini hatırlamayı, daha derin bir yas tutmayı ne kadar isterdi.

Ama ben... hatırlamasını istiyor muyum, bilmiyorum.

Çünkü bana bundan kötü davranması beni o kadar üzer, o kadar üzer ki...

"Geçtiğimiz günlerde bayıldığını da öğrendim," dedi Doğa. "Baş dönmesi falan, bir şey mi hatırladın acaba?"

İçim tekrar acıdı. "Kafasının arkası bile kanadı! Bence hâlâ acıyor ama söylemiyor." Gerçi başının arkasında belirgin bir yara henüz görmemiştim. Umarım hiç acımıyordur.

Doğa'nın gözleri bana kaydı ve yüzünde karışık duygular görüldü. "Anladım," diyebildi sadece.

Affan bacaklarını hafifçe açtı ve dizi baldırlarım boyunca sürtününce gözlerim masanın altına kadar kaydı. Birleşmiş bacaklarımıza baktım ve Affan'ın beni izleyişi sonlandı, yaklaşan Müjgan'a döndü. "Lezzetli bir yemek yok mu?" dedi ve tabağımı gösterdi. "Değiştir şunu."

Müjgan servisimi alırken bana anlık, rahatsız edici bir bakış attı. "Demek beğenmediniz?" dedi.

Onun üstüme gelmesinden endişe duyarak, "Yok yok," dedim. "Güzel, sadece ben brokoli sevmem."

Affan, "Neyi sorguladın şu an?" dedi kadına ve Müjgan bir özürle, elinde servisle uzaklaştı. Kısa sürede zeytinyağlı bir yemekle döndü, diğerlerinin servislerini de değişti ve Affan bakışlarıyla onu takip edince hızla uzaklaştı.

Doğa abisine, "Sen de yeseydin keşke," dedi, dalgın bir düşünceli hali içinde. "Açlığı da mı hissetmiyorsun ki?"

"Tokum," dedi Affan.

Yalancı ya. Buraya geleli bile saatler olmuştu. Evde de bugün yemek yediğini görmemiştim. Gülümsedim, gerçi benim kreplerimi yemişti, hem de iki tanesini birden. Demek beğenmişti.

"Seni gülümseten nedir?" dedi Rauf, şaşırmış gibi.

Ama yeter yani...

"Ağlayayım mı? Sen ağlattın ya kaç kez? Yetmedi mi?"

Doğa konuşma seyrinin sürekli değişmesi karşısında, "Ne oldu?" dedi.

"Neyse ki Rauf bana daha nazik davranacak," dedim ve servis edilen sarmadan bir tane aldım. Vişneliydi, öyle sevmezdim ama yine de yedim.

İkisinin de bakışlarına değil, sadece Affan'ın bakışlarına karşılık verdim. Yemeği yediğimi görünce gerisine yaslandı ve Rauf'a yöneltti ilgisini. Söylediğim üzerine düşünülecek bir şey olmamıştır umarım, Rauf'un beni anlaması yeterdi.

"İlacını unutma," dedi Rauf, birazdan.

Doğa ona kısacık bakıp, "Uyumadan önce," dedi.

Affan telefonundan kaldırdı başını ve onlardan sonra bana döndü, yüzlerimiz birbirine bakarken nefesim adeta benden bile habersizce içimde sıkıştı. En küçük gözeneğimi bile görebiliyormuş gibi kızardığımda, "Daha fazla yemelisin," dedi.

"Kalbim için mi?" diye fısıldadım. "Kendin için dersen, yerim."

"Kendin için," dedi. Umarım içinden gelerek demiştir, uğraşmamak için değil.

O geri çekilip Müjgan'a seslenince önüme dönerek gülümsememi elimin altına sakladım. Kadın masadaki börekten servis edince tadına baktım, pırasalıydı. Böreklerim bitene kadar sessizlik masadaki bir diğer koltuğa oturdu, Affan haricinde diğer ikisi de yemeklerini yedi. Gerilim hiç bitmedi fakat istemeden de olsa onlarla birlikte olma hissine alıştım. Tabi, Affan'da yanımdaysa.

"Test sonuçları hâlâ çıkmadı mı?" sorusu Doğa'nın dudaklarından dökülünce çok ağır bir duygu kalbimi saniyeler içinde kendisine hapsetti. Ne kadar ağır bir duyguysa nefesim bile altında kaldı. "Günler geçti, bir problem yok değil mi?"

Kulaklarımdan içeriye o sözcükler girseydi, oturup ağlardım.

Fakat, "Hayır," dedi Affan. "Her gün sormuyor musun zaten, şimdi niye sordun?"

Beni tedirgin etmek için mi? Affan bunu anlamamı mı istedi?

Doğa, "Böyle bir şeyi beklemek kolay değil," dedi. "Sonuç neyse bir an önce öğrenmek istiyorum."

"Sabrı öğrenecek kadar büyüdün," dedi Affan ve su bardağını tepesine dikip bitirdi.

Rauf'un ona attığı saniyelik kinli bakışı görünce gözlerim kısıldı. Affan'ın görmese de bu bakışa maruz kalması beni huzursuz etti. Sırları avucumdaydı. Bence bakışlarına bile dikkat etmeliydi.

Avucumu gülümseyen dudaklarıma kapattım bir daha.

Birini ilk kez tehdit ediyordum. Çok garipti.

Bacağımda aynı sıcaklığı hissedince gözlerim masa altına alçaldı. Affan'ın dizi bacağımın yanında kayıp birleşmiş durumda kaldı. Yalnızca bacağımda değil, bir sıcaklık sarmalının bedenimin tümünde dolandığını hissettim. Kalbim katlanıp büyümüş gibi, göğüs kafesimde genişledi. Gözlerim bacak içinden, dizlerine kadar indi ve sonra önüme dönerken parmaklarım karnımda kıvrıldı.

O bu kadar mı sıcak? Tüm vücuduma tesir edecek kadar?

Kafam o kadar dağıldı ki, dikkatimi başka hiçbir şeye veremedim. Affan göğsünü kaşıyor, camdan dışarıya bakıyordu. Yemek bitene kadar beni alakadar eden başka konu geçmedi ve nihayet bittiğinde, titreyen dizlerimle sandalyeden doğruldum. Zengin kalkışıma döndü Rauf ile Doğa. "Tatlıya kalmayacak mısın?"

"Tatlı mı vardı?" dedim. Tüh.

Affan, "Odaya gelir," dedi.

"Bir de," dedi Rauf.

Affan sigara paketini masaya çıkarıp ona bir baş işareti yaptı. "Gitme vaktin geldi."

Rauf sesli nefes verip bir şey demeden ağır hareketlerle ağzını sildi. Tatlı geleceği için ben odaya gittim. Sırtımı kapıya yaslar yaslamaz eğilip bacağımı tuttum, gözlerimi sonuna dek kapattım.

Yan yana otururken temas etmek çok mümkün ama o fark etmedi mi, ne kadarı istemedendi?

Ben en iyisi... böyle şeyleri düşünmeyeyim, Ayaz'ın nerede olabileceğini biraz daha düşüneyim.

Tabi ben de bacağımı çekebilirdim ama rahatsız olmadım ki.

Kapının önünde ne kadar durdum bilmiyorum, çok şeyi düşündüm. Kapım tekrar tıklayınca tatlımın geldiğini anlayıp kapıyı açtım. Müjgan ufak bir tepsi ile kapıdan girip beni süzdü ve isteksizce uzattı. "Tatlınız."

Hoşgörüsünü kazanmak istedim. Çünkü bu evde bir düşmana daha ihtiyacım yoktu. "Teşekkür ederim. Seni yormak istememiştim."

"Bir daha yormazsınız o zaman."

Kapıyı çekip gittiğinde, "Bor doho yormozson," diye taklit ettim onu, utanarak. Ne diye bana böyle davranıyordu ki? Tamam, kızgın olmasını da anlıyordum ama ben oldukça tahammül gösteriyordum zaten. Hayır yani, ben yüzüne bakıldığı an öfke kusulacak birisi miydim?

Odaya dönüp tepsi ile iki adım gittim ve yatağa oturacakken tepsideki bir kutu dikkatimi çekti. Tatlı tabağının yanında su ile bir ilaç vardı. Tepsiyi bırakıp ilaç kutusuna yakından baktım, ağrı için falan mıydı? Yanlışla mı koymuştu?

Üstünde yazılanlar Latin alfabesi olduğu için tam okuyamadım. Birkaç harfi çıkardım. Odadan çıktım ve koridorda iki adım atıp Affan'ın oda kapısını, çalmayı unutarak açtım. Başımı kaldırınca pantolon kemerini çıkarmakta olduğunu gördüm, dikkatim dağıldı ve gözlerim çıplak göğsü boyunca kayıp yüzüne ulaştı. Rahatsız olmuş görünmüyordu. "Evet?"

Kemerini çıkarıp yatağa doğru fırlatınca kendisine iki adım yaklaştım. "Bu nedir? Ağrı kesici mi?"

Affan dikkatini elime çevirdi ve aynı şekilde bana ilerledi. Karşımda durunca geniş omuzlarını sağdan sola izledim, ilaç elimden kayıp giderken göğsü hızla inip yükseldi. "Bunu sana kim verdi?"

"Müjgan, tatlı ile getirdi."

Dudaklarını sertçe birbirine bastırdı. "Bir şey söyledi mi?"

"Hayır." İlacı elinden alan bu kez ben oldum. "Ne ki bu?"

Affan, "Bunun sırası değil," dedi. "Ve onu bana."

Bir anlamsızlık açığa çıkınca huzursuz hissettim ve Affan'ın gözleri omuz üstümden arkama yönelince ben de başımı arkama çevirdim. Doğa kaşları çatık şekilde bize bakıyordu. Gözlerini abisinin çıplak gövdesinde, aramızdaki mesafede ve sonra havadaki elimde gezdirdi. "O ilaçtan haberin yok mu? Abim bahsetmedi mi?"

"Odana git," dedi Affan, ona.

Doğa abisinin tavrına alışkınmış gibi alınmadı ama huzursuz olmuştu. Geri adım atmasından endişe duyarak, "Anlamadım?" dedim. "Neyden bahsedecekti? Bu ilacın benimle bir alakası mı var?"

Affan yanımdan geçip oda çıkışına doğru bir adım attı. "Bu ilacı Müjgan'a sen mi verdin?"

"Hayır," dedi Doğa, kafası karışmış durumda. "Ben bu konunun çoktan konuşulduğunu sanıyordum," dedi. "Anlaşmıştınız çünkü."

"Ne konusu?" dedim, Affan'ın açtığı mesafeyi kapatarak.

"Rauf," dedi Affan, soluyarak.

Doğa bir daha elimdeki ilaca baktı ve ben de aynısını yaptım, kutuyu açıp içerisindeki ilacı çıkaracaktım ki, Affan bana döndü ve almak için uzandı. Ellerimi geri çektim ve huzursuz his kalbimi sıkarken, "Bu benim mi?" diye sordum.

Doğa, "Evet," dedi, bir anda. Sonra sesi küçüldü. "Beyin ölümün için o ilaçlar..."

"Doğa!"

Doğa ile aynı anda irkildik ve odanın içine bir adım daha gömüldüm. Uzakta olan duvar ve camlar bir anda üzerime yaklaşmış, beni sıkıştırmış gibi ezildim. Affan'ın kardeşindeki bakışları bana döndüğünde Doğa'nın herhangi bir yalanda bulunmadığını anladım. Ona nasıl öleceğimi sormuştum, bana vakti olduğunu, daha sonra konuşulacağını söylemişti. Nasıl öleceğim çoktan, hepsinin konuştuğu bir konuydu demek.

Beyin ölümünden bahsetmişti.

Ama ilaçlar... bu ilaçlarla mı olacak?

Affan kapıyı çarpıp kapattı ve ilaca uzanacakken, çıplak koluna sertçe vurdum. Ona ne şiddetle vurduğumu anlamasam da teninden yükselen ses kulaklarımı tırmaladı. Sanki her şeyin suçlusu oymuş gibi, çok baskın bir kırgınlıkla gözlerinin içine baktığımda, çenesini kaldırarak kolunu yanına indirdi. "Bu ilaçlar... beyin ölümümü sağlayacak öyle mi?"

"Şimdi değil."

Yani doğru. Şimdi değil ama yakında, öyle mi? "Ne zaman peki?"

Yüzüme doğru alçaldı. Yoğun ve sıcak nefeslerimiz sessiz konuşmamıza katıldı. "Test sonuçlarından bile haberleri yok. Bu ilaçların da bir acelesi yok."

"Beni bu ilaçlarla öldüreceksin," dedim, tek düşünebildiğim buydu.

Beni o öldürecek.

Yanında mı öleceğim? O evde. Dağ evinde. Onunla. Ona bakarken. Ona gülümserken. Ona... Kendime ve ona tatlı yaparken mi?

Bir kutu ilacı atıp fırlatmak istedim ama nedense yapmadım, nedense onun bunu bildiği halde yapmaya devam ediyor olması sakinleştiren bir acı bırakmıştı kalbimde. Önce hırçınlıkla başlayan duygular garip bir sessizliğe akın etmişti. Bakışlarının rızası yanlış kurduğumu sandığım cümleyi doğruluyordu. Beni öldüreceklerine değil, onun beni öldürecek olmasına kırılıyorum. "Zorla mı vereceksin, yoksa kendim mi alacağım? Almazsam, içmezsem zorla mı içireceksin? Nasıl olacak, alır almaz ölecek miyim? Öyle olmaz değil mi? Öyle olsa bu kadar çok ilaç olmaz. Zamanla mı öleceğim? Tamam, biliyor musun... Böylesi daha iyi, böylesi daha iyi. Babama sevgimi de böyle kaybettim, sana güvenimi de böyle kaybederim, sorun yok..."

Sorun yok. Sorun yok. Sorun yok.

DEVAM EDECEK.

😭😭😭😭😭😭

Bu da bittiiii.

Son sahnelerde duygu yoğunluğundan bir oraya bir buraya düştüm. O kadar daha şey yazmak istedim ki ama hepsinin de sırası var. Bölümlerin daha uzun olmasıyla ilgili yorumlar görüyorum. Kısa aralıklarla bu uzunlukta bölümler mi, daha uzun aralıkta uzun bölümler mi? Lütfen düşüncenizi paylaşın.

Ayrıca adetimiz olsun, bölümü de bir emoji ile anlatın. Ben yine 😭 sanırım.

💚🤎

Instagram:emineasr

kalpdesenofficalart