9. BÖLÜM
9. BÖLÜM
Hata yaptım. Üstelik de ilk kez değil.
Kalpsiz olacaktım, öyle davranacaktım. Kendime bunu çok kez söylemiştim. Zaten yakında gerçekten yok olacak bir kalp, öncesinde de öğrenebilirdi yokmuşçasına davranmayı. Ona karşı kalpsiz ol, kuralını o geceden sonra defalarca hatırlattım kendime. Yapmak istediğimden mi? Hayır, mecbur olduğumdan. İki gün boyunca ondan kaçtım, teneffüslerde sınıftan çıkmadım. Madem ben ona kötü davranamıyorum, onu hiç görmeyeyim diye düşündüm.
Okulun aynasından kendime bakarken tüm koridorun boşalmasını bekledim, onu görmeme yeminimi yerine getirmek istiyordum. Gözlerim kıpkırmızıydı, parmaklarımı bastırarak ovuşturdum ve damarlarım sanki çekiliyor gibi hissettim, uykusuzluktan acıyordu. Fakat geceleri kalbimin korku dolu atışlarından uyuyamıyordum, her dalışım bir kâbusla sona eriyordu.
Gözlerime faydası olur diye eğilip avucuma biraz su doldurdum, hunharca yüzüme çarptım. Bir kâğıt peçeteyle yüzümü kurulayıp koridoru dinledim ve sesler azalınca çıkışa yürüdüm. Uçları ıslanan saçlarımı arkaya doğru tararken üst kata çıkman için merdivene yöneldim. Basamakları hızla çıktım ama köşeden dönüp basamağa adımını atanı görünce basamakta kalakaldım.
Neden... Neden karşımda?
Tanyeli’nin gözleri beni görünce parladı ve ona kötü davranmakla ilgili her fikir çok korkunç gelmeye başladı. Üzerinde askılı bir beyaz spor bluz ile düz renkte bir şort vardı. Beden dersi kıyafetleri bu şekildeydi. Kahverengi saçlarının dalgası açık tenli omuzlarında saçılıyordu. Sanırım göbeğini açıkta bırakan şeyler giymeyi seviyordu, partide de düşük bel giyinmişti.
Genzini temizlediğinde yine hata yaptığımı anladım, aptal gibi onu süzüyordum. Bunu belli etmemeye çalışarak başımı kaldırdım ve onun heyecanlı gözleri bana her şeyden acımasız davrandı. Nereden bilecek ki bana böyle bakarak hayatımı ne kadar zorlaştırdığını, nereden bilecek...
“Merhaba,” dediğinde suratımdaki poker ifadesini koruyup sadece başımı salladım. Bunun karşılığında nasıl sohbet edeceğini bilemeyip gözlerini açıp kapadı. O sırada elindeki bir şeyi gördüm, o da ellerini ileriye uzatıp, “Bunu sana getirdim,” dedi. Bizim mutfaktaki çelik saklama kaplarına benziyordu, annemin bir takım vardı. “İçinde... çikolatalı kek var. Geçen gece için sana teşekkür etmek istedim. Orada pek bir şey konuşmadık ama beni hastaneye kadar götürdün, üstelik neredeyse yaralıyken...” gözlerini yüzümde dolaştırdı, bir darbe izi aradı ama hafif bir morluktan başka bir şey yoktu. “Şimdi daha iyi misin?”
Kahretsin, keşke umursamasa, keşke o geceki kabalığımı gözünde büyütse, uzak dursa...
“Hangi geceden bahsediyorsun?”
“Nasıl yani?” dedi anlamayarak. “Geçtiğimiz gece işte, beni abimin yanına götürdün ya?”
“Hatırlamıyorum,” dedim sıkılmış gibi nefesimi üfleyerek. “Doğrusu, kavgayı falan hatırlıyorum ama sonra nerede, kiminleydim aklımdan çıkmış.”
Bana doğru uzattığı kabı kendisine çekti, parmakları etrafında sıkılaştı. “Ama... sarhoş değildin, nasıl hatırlamazsın? Bir hafıza sorunun mu var?”
Son söylediğini iğnelemek için mi söylemişti yoksa ciddi şekilde mi sormuştu? Bir daha oflayarak yüzüne bakınca çenesinin seğirdiğini gördüm. “Bilinen bir hafıza sorunum yok, o geceyi hatırlamıyorum, fazla içmiş olmalıyım.”
Kaşlarını o kadar sert çattı ki, alnında iki çizgi belirdi. “Motor kullandın, sarhoş olsan yapamazdın.”
“Motor mu kullandım? Şanslısın ki kaza yapmamışız...”
Dudaklarını sıkarak omuzlarını dikleştirdi ve anlıyorum, dercesine kafa salladı. Çenesinin titreyişi kalbime tesir etmesine rağmen aramızdaki bağı tamamen koparacak hamleyi yaptım. Tanyeli’nin çıktığı yerden çıkıp bize bir bakış attıktan sonra merdiven inmeye başlayan İpek’i görüp kolumu omzuna attım, kendime doğru çekerek, “N’aber?” dedim. “Seni bir süredir göremiyorum.”
İpek Tanyeli ile aynı sınıftaydı, benimle de aynı caddede oturuyordu. Hafifçe kaş çatıp gülümserken, “Selam,” dedi. Tanyeli’ye doğru baktı ama ben yapamadım. “İyilik, senden n’aber?”
“Fena değil,” dedim ve haberim yokmuş gibi, “Siz aynı sınıftaydınız değil mi?” diye sordum.
“Evet,” dedi İpek ve ekledi. “Siz tanışıyor musunuz?”
Ona, “Nehir’i biliyorsun,” dedim. “Onun arkadaşı.”
İpek Tanyeli’ye de zararsızca gülümsedi ama onun yüz ifadesinde her ne görüyorsa, alnı kırıştı. İkisi de garip bir anın içinde olduğunu fark etti ve Tanyeli, “Gitmem gerekiyor,” dedi boğuk bir sesle. “Sınıfta... aşağıda görüşürüz İpek.”
Bir saniye daha durmadı, basamakları koşarak indi ve adımları okul binası içinde yankılandı. Kolumu İpek’ten çektim ve dişlerimi sıkıp yüzümü sertçe ovaladım. İpek huzursuz şekilde, “Bu neydi şimdi?” diye sordu.
“Kusura bakma,” dedim ona.
“Sen... az önce Tanyeli’yi kıskandırmaya mı çalıştın?” dedi, bir anlam arayışındaydı.
“Keşke öyle olsaydı,” dedim ve omzuna vurup yanından geçtim. “Kusura bakma.”
Arkamda kalarak homurdandı. “Beni çok kötü bir durumda bırakmışsın gibi hissediyorum...”
Sınıfımın olduğu kata çıkıp camın önünde, kollarımı göğsümde birleştirerek dersin bitmesini bekledim. Ders başlamışken girmek öğretmenden azar işiteceğimi bilmekti, kimsenin birkaç cümleden fazlasını dinlemek istemiyordum. Zaten sınıfta otururken kendimi aptal gibi hissediyordum, sırf annem daha fazla kuşku duymasın diye okula geliyordum.
Tanyeli’yi görmezden gelme duygusunun güçlüğüne katlanıyordum.
Bugün diğer günlerden daha stresliydim, uyuyamadığım yatağımdan altı da kalkmıştım. Dün akşam Özgür ile son durumların üzerinden geçmiş, bir karara varmıştık. Vakit daralıyordu, birkaç günümüz kalmıştı. Bize düşünmek yetmiyordu, yapamasak da artık denemeliydik. Aslında denemek en kötü seçenekti, ilkinde yapmalıydık, çünkü aynı eve hırsızlık için iki kez girilmezdi.
Belki de girilirdi.
Nereden bilecektim ki...
Okul zil sesiyle çınlayınca arkamı döndüm, öğretmenlere yakalanmak istemedim. Merdivenden indiğini görünce de sınıfıma girdim, Özgür’ün yanına yerleştim. O da bugün çok gergindi, gün boyunca hep bir şey söyleyip, bizi bu işten vazgeçirecekmiş gibi konuşmuştu. Fakat benim ölümden korktuğum gibi o da korkuyordu. Ve şanslıydı ki, onun için yapılacak bir şeyler vardı.
Birbirimize bakarken, “İyi misin?” diye sordu bana, yüzümün hali nasılsa.
“Bu okula gelmek istemiyorum,” dedim kafamı arkaya atıp panoya yaslarken. “Anneme bahane üretemiyorum, okuldan arayıp haber verecekler diye geliyorum.”
“Evde kalıp kafayı yemenden iyidir.”
Varsın böyle zannetsin, evde olmanın daha zor olduğunu. Yılgın bir nefes verip gözlerimi kapattım ve ders başladığında kafamı sıradan kaldırmadım. Son dersti, biter bitmez Özgür ile sınıfı terk ettik. Binadan ayrılıp bahçe boyu yürürken çantasının bölmesinden sigara paketi çıkarıyordu. Son günlerde benim gibi çok bitik, yorgundu. Okul gömleğinin birkaç düğmesini açarken gözlerimi ondan alıp ileriye çevirdim ve gördüğüm bir anda kaldım.
Koray’ı o günden sonra ilk kez görüyordum.
Fakat durmamı sağlayan şey bu değildi. Tanyeli’nin bir saat önce bana uzattığı kek kabı onun ellerindeydi. Nasıl ona geçmişti? Tanyeli mi vermişti? Neden ki, neden! Özgür kolumdan tutup beni çekiştirirken, “Çocuğa tutuldun yine,” diye söylendi. Nehir partide yaşanılanları ertesi gün ona anlatmıştı. “İşimiz var, bırak onu.”
Boğazıma bir el sarılsa, beni boğsa canım bu kadar yanmazdı herhalde. Neden kabul etmemiştim ki! Neden o keki geri çevirmiştim? O mu yiyecekti? Gidip ona mı vermişti? Bana kızdığı için mi! Koray ona baktığımı fark edince kaşlarını çattı, yanındaki bir grup arkadaşı da bize doğru döndü. Aramızda sessiz, uzayan, sert bir bakışma yaşandı. Burnundaki sargıyı çıkarmıştı ama hâlâ yaralı görünüyordu. Hissettiğim sinir ve öfke ile onu da sinirlendirip huzursuz etmek istedim, burnuna alaycı bir bakış atıp aşağılarcasına güldüm. Gözleri alev alev yanmaya başlayınca da Özgür beni daha sert çekip kapıdan çıkardı.
“Sen de elinde bir kap gördün mü?” dedim, belki de delirmeye başlamıştım, hastalığımın yan etkileri olarak hayal görmeye başlamışımdır.
“Ne kabı? Ne diyorsun?”
“Elinde bir şey tutuyordu...”
“Evet n’olmuş yani?”
O da görmüştü, bir sanrı değildi. Kekleri Koray yiyecekti. Nasıl olduğunu düşünürken boğazıma sarılan el sıkılaştı, gömleğimden bir düğme daha açarak havaya karşı sert nefesler verdim.
“İyi misin?” diye sordu karşıya geçerken. “Başın mı döndü yine?”
“Bu aptalı görmekten bıktım, benden önce siktirip gitse keşke...”
Omzuma hafif hafif vurup benimle sokağın köşesinden aşağıya indi. Konuşacağımız için yürümeye karar vermiştik. O bir şeylerden bahsederken kafamı ona veremedim, Tanyeli ve keklerini düşünüyordum. Belki de o an benden ümidi kesmişti, kekleri de kime vereceğini umursamamıştım. Yine de... benim için yapmamış mıydı? Siktiğimin çocuğun da ne işi vardı?
“Beni dinliyor musun?”
Özgür’e kafa salladım. “Tabi dostum.”
“Gece üçte çıkabileceğine emin misin? Annen yokluğunu fark eder mi?”
Bunun üstünden daha önce geçmiştik. “Annem o saatte uyuyor, ben de evden ayrılırken çok sessiz olacağım.”
“Uyuyakalmayacaksın değil mi? Beni sakın bekletme!”
“Oğlum geceleri uyumuyorum ki...” oflayıp ona döndüm. “Sen de aleti getirmeyi sakın unutma, ayrıca maskeleri de.”
“Maskeler, evet...” kaldırımda yürürken etrafı kolaçan ediyordu, her kelimemiz suç barındırdığı için duyulmak istemiyorduk. “Mahalleye döndüğünde marketi kontrol et, belki erken dönmüştür, şehre gelmiştir.”
“Dün hâlâ dönmemişti, bugün de bakacağım.”
Kaldırımda durup bana dönünce ben de aynısını yaptım. Teninden sanki sıcak hava kalkıyordu, henüz planını yaparken bile bizi kaygıya boğuyordu bu iş. “Eğer umduğun gibi evde para yoksa n’olacak?”
“Sana yardım etmenin başka yolunu bulacağız.”
Ağzının kenarını kaşıdı. “Doktora gittin mi tekrardan? Sen hepten umudu kestin ama bir daha gitmelisin. İlaçlarını alıyor musun?”
“Dicle ablayı gördüm, bana üzgün bakıyordu...” yürümeye devam ettim. “İlaçları içiyorum, ağrılarım eskisi kadar sık olmuyor.”
“Ağrıdığında da çok ağrıyor ama değil mi?”
“Evet, böyle bir şey yok dostum...”
“Annene... ne zaman söyleyeceksin?”
Cevabını bulamadığım için düşünemediğim sorular işte bunlar. Belki Tanyeli öğrenemezdi ama annem öldüğümü hapse girsem bile öğrenecekti. “Belki hiç öğrenmez. Hapiste ölürsem... annem başka sebeplerden sanabilir, üzülür ama en azından öleceğim anne, demiş olmam.”
“Sen iyice enseyi kararttın Alp. Hapse gireceğimiz ne malum? Belki hiç yakalanmayacağız, neden yakalanacağımızdan eminsin?”
“Annem geçen gün bana henüz çocuk olduğumu, her şeyi doğru yaptığımı sandığımı söylemişti. Haklı olduğunu düşünüyorum. Hırsızlığı yaparken illaki bir hata yapacağız ve yakalanacağız.”
“İyi tarafından bak. Hata yapabileceğimizi düşünerek daha kusursuz bir iş çıkarabiliriz.”
Dikkat etmemiz gereken şeylerin üzerinden son kez geçtikten sonra yollarımızı ayırdık, o soldan dönerken ben dümdüz devam ettim. Sık ağaçlı, dar yolda ilerlerken sigaramı çıkarıp bir, ardından iki tane içtim. Annem zaman zaman sigara kullandığımı biliyordu ama her gün içtiğimi anladığında, benim sorunlarımın kafasında büyüttüğünden de büyük olacağını düşünecekti. Naneli şeker almak için markete girdim ve çırağı incelerken cebimden bozuk para çıkardım. “Kolay gelsin,” dedim ödememi yaparken.
“Eyvallah birader, nasılsın?”
“İyiyim, okuldan dönüyorum,” dedim bezmiş gibi. “Okul sıktı biliyor musun? Senin şu patron dönmese de senin yanında çalışsam, en azından cebim para görür.”
Onu eğlendirmişim gibi güldü. “Keşke dostum ama o pislik yakında döner.”
Her konuşmamızda Kemal’den hazzetmediği anlaşılıyordu, muhtemelen çıraklık yaptığı günlerde ondan epey azar işitmişti. Sohbetin tamamen Kemal’den ibaret olup onda kuşku uyandırmaması için başka şeylerden de bahsettim ve naneli şekeri ağzıma atarak marketten çıktım.
Eve varıp kendi anahtarımla kapıyı açtım. Anneme bakınarak eve girdim ve onu salonda bulunca gördüklerimi garipsemeden yapamadım. Salondaki koltukta uzanıyordu, yüzünde bir maske vardı. Bunun bir bakım maskesi olduğunu anlamıştım ama açıkçası bir süre bakınca komik geliyordu. Beni büyütmüş olmasına rağmen annem hâlâ genç bir kadındı, onun hayattan kopmaması beni sevindiriyordu, çünkü ne kadar acılar çektiğini biliyordum.
“Bana öyle bakma,” diye serzenişte bulunduğunda kendime engel olamayıp gülmeye başladım. Omuzlarım içe doğru sarsılırken, annem kafasını koltukta sağa çevirip bana tehditkâr bakışlar yolladı. “Neden okul çantan yok, gömleğinin de yarısı açık. Annene güleceğine geç de bir aynaya bak...”
Gülmem kahkahaya dönüştü, uzun zamandır gülmediğim için yanak kaslarım ağrıdı. “Sen zaten güzelsin, neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Sen gül diye!” Bu kadar gülmeme kızmıştı demek.
Gülüşümü saklamak adına elimi yüzüme kapattım ama birazdan kolumda ağırlık hissedince anneme dik dik baktım. Bana terlik atmıştı. Diğer terliğe uzandığını görünce ona bir selam çakarak arkamı döndüm, su içmek için mutfağa girdim. Yüzümde hâlâ gülümseme olduğunu fark etmek garip oldu, su boğazımdan geçerken zorlandım. Bardağı bırakırken az önceki tebessümün zerresi kalmadı, güldüğüme hayret ettiğim de olacakmış demek ki.
Annem, “Bir şeyler ye,” diye seslenince sorunsuz bir akışta olduğumuzu düşünmesi için dolabı açıp yemeklere baktım. Kuru patlıcan dolması vardı, annem son zamanlarda sevdiğim yemekleri yapıyordu, fark etmiştim. Kuru patlıcan dolması da en sevdiğimdi. Tencereyi tezgâha bırakıp birkaç tanesini hızlı hızlı yedim.
“Tencereden yeme, bu yaşına gelmene rağmen hâlâ yapıyorsun.”
“Sen yabancı mısın anne, benden mi tiksineceksin sanki...”
“Senden tiksineceğimden değil, seni iyi yetiştirmek için bu uyarıları yaptığımı biliyorsun...”
Buruk gülüşüm kısa durdu dudaklarımda. Gereği yok anne, gereği yok.
Tencereyi dolaba bıraktım ve odama çıkıp doğrudan duşa girdim. Suyun altında dakikaları geçirirken akşamı düşünmek yerine Tanyeli’yi düşündüm. Koray’ı son görüşüm, o kekleri yiyecek olması aklımdan çıkmıyordu. Rahatlamamı umduğum duştan öfkeyle çıktım ve bir süre belime bağladığım havluyla odada dikildim.
“O keklerin benim için yapıldığını öğreneceksin...”
Kurulanıp altıma bir keten pantolon geçirdim, üstümü çıplak bırakıp bilgisayar başına oturdum. Gizli sekmeden devalarca arattığım şekilde kusursuz hırsızlık hakkında bir şeyler arattım. Elbette bununla ilgili çıkan sonuçlar dilediğim gibi değildi, ünlü düşünür sözleri ve cinayet filmlerinden replikler çıkıyordu. Aradığım sonuçları bulamayınca sıkıntıyla inledim, yapacaklarımızı gözden geçirdim.
“Kamera... Kamerasının olup olmadığına bakmalıyız.”
Evde kamera varsa kırmalıydık, bunu Özgür’e de söylemiştim ama altını çizdiğimiz şeyleri unutmaktan endişe ediyordum. Bir sigara daha yakıp kafamı sandalyenin arkasına attım, tavanı izleyerek ömrümden kalan birkaç dakikayı daha geçirdim. Aslında korkmuyordum ama çabuk yakalanmak istemiyordum. Annemi üzmekten oldukça kaçınmalıydım.
Tanyeli suçumu öğrendiğinde, iyi ki onunla sevgili olmadım, diye düşünür müydü?
Ucuz atlattım, diye düşünürdü belki de.
Birinci gün bana duyacağı tiksinti, ikinci gün kendisine duyacağı utanç, üçüncü gün... ne adım kalacaktı ne beni düşünecek zamanı.
Tanyeli ve annemle ilgili çıkmazımı düşünürken akşam oldu, annem beni kısa bir ziyarete geldi. Gece yarısı olduğunda alt katta kapanan oda kapısını duydum, uykuya dalmasını bekledim. Odasına girse de rutinleri vakit alıyordu, hemen uyumuyordu. Saat biri geçince telefonu alıp Özgür’e bir mesaj çektim.
N’apıyorsun?
Odayı dört dönüyorum, sen?
Aynı.
Annen uyudu mu?
Evet. Saat üçte uykusunun en derin vaktinde olur,
ben dönene kadar uyanmaz.
Dikkatli ol.
Kendi kendime başımı sallayıp telefonu kenara bıraktım. Olaydan sonra yakalanacağımız ihtimalini düşünüyor, hatta buna kesin gözüyle bakıyordum. Fakat olay esnasında yakalanırsak ne yapardık, bilmiyordum. Belki çevreden birisine, bir komşusuna yakalanırsak batırırdık, üstelik suçüstü olursa suçu üstüme alamazdım, Özgür’de yanardı.
Nedense o an kendimi koruyacak hiçbir şeye sahip olmadan hırsızlık yapmaya gitmek mantıksız geldi. Bu yüzden odamdan çıkıp çok sessizce aşağıya indim, mutfaktaki rafı açıp küçük meyve bıçağı aldım. Eskisi kadar keskin olmayan, ufak bir bıçaktı. Onu yanıma alıp yukarıya çıktım ve çalışma masamın üzerine bırakıp uzun uzun inceledim.
“Kullanmayacağım, zaten yapamam. Sadece kendimi korumak için yanıma alıyorum. Tehdit için, tedbir için...”
Bıçak küçüktü, sırt çantama atacaktım. Yanıma çantam almam zaten gerekliydi, bulduğumuz paralarını, varlıklarını ceplerimizde taşıyamazdık. Bıçağı hazırladığım çantanın içine koydum ve siyah ceketimi yanıma aldım. Bir saat sonra evden çıkacaktım.
Kalan bir saatimde sürekli hesap etmediğim bir şeyin kalıp kalmadığını düşündüm. Maskeleri Özgür getirecekti, unutmaması için mesaj attım. Üçe on dakika kalınca odamdaki gece lambasını kapattım, ceketimi giyerek odamdan çıktım. Evimiz eski olduğu için basamaklar gıcırdıyordu, inince annemin odasına bir kulak verdim; bir ses yoktu.
Anahtarımı almıştım, kapıyı yavaşça açtım ve kapatıp karanlık bahçede yürüdüm. Sokağı inceledim, sokak lambaları ve aydan başka parlaklık yoktu. Tüm evler karanlık içindeydi, sokağın ucuna bakınca korku salacak bir gece gördüm; o geceye doğru yürüdüm. Sokak boyu ilerleyip köşeden döndüm. Bakkal ve marketin olduğu yerden gidip kameralara yakalanmaktan kaçındım, tenha sokaklardan yürüdüm. Burası eski bir semtti, caddede çok kamera vardı ama buralarda yoktu. Özgür ile buluşup gitmektense Kemal’in evinin sokağında buluşmayı daha mantıklı bulmuştuk. On beş dakikalık yürüyüşün saat tam üç olunca sokağa girdim ve Özgür’ü de sokağın diğer ucuna gördüm.
O da bu tarafa bakıyordu, geleceğim yönü biliyordu, konuşmuştuk. Yaklaştıkça yüzü netleşti. Arkamı, sağımı ve solumu kontrol ettim. Gelene kadar kimseyi görmemiştim, şimdi de göremiyordum. Yolun ortasında buluştuğumuzda ne kadar yorgun olduğunu yüzünden okudum. “Kimseyi gördün mü?” diye sordum. “Biri seni gördü mü?”
Benim gibi gözleri hâlâ etrafı kolaçan ediyordu. “Hayır, sen?”
“Ben de bir kişi bile görmedim,” dedim. “Tenha yollardan yürüdüm, şapka hep yüzümü kapattı, kameraya yakalandığımı sanmıyorum.”
Anlaştığımız gibi çok benzeyen kıyafetlerimizi giyinmiştik, onun da yüzünü bir şapka örtüyordu. “Belki trafik kameraları,” dedi. “Her neyse, bunların üzerinden sonra geçeriz.” Kemal’in evine baktı. “Vakit kaybetmeyelim, hadi.”
Komut almış gibi hareket ettim, sessiz adımlarla yürüdüm. Bahçe kapısı umduğumuz kadar ses çıkarmamıştı. Temiz yolda ilerleyip çelik kapı önünde durunca Özgür geniş cebinden maskeleri çıkardı. Bunlar dümdüz, hiçbir neredeyse hiç ayrıntısı olmayan maskelerdi. Onu yüzlerimize geçirdik ve ona bakınca hiç uygun olmayan bir an olmasına rağmen neredeyse gülecektim. Özgür kapıyı açmak için ele geçirdiğimiz aleti çıkarıp bana verdi. O da bunun üzerinde çalışmıştı ama ben daha hızlı yapmayı öğrenmiştim.
“Etrafı kolaçan et,” dedim ona ve eğilip öğrendiğim şekilde aleti kullandım. Basitti ama incelikli bir işti, gergin olduğum için ilk denemede başaramadım ama ikinci kez yaptım. Özgür nefes alışımdan anladı ve ben açtığım kapıdan içeriye girince o da hemen beni takip etti. Kapıyı arkamızdan, sessizce kapattık.
Karanlıkta kalınca birbirimize baktık.
“Flash,” dedim ve telefonu çıkarıp ışığıyla etrafı biraz aydınlattık.
Önümüzde geniş bir hol vardı, eşyaları seçmek için gözlerimin karanlığa alışması gerekti. Önden yürümeye başladım, koridorun sol köşesinden dönünce iki karşılıklı kapı buldum, buranın banyo ve tuvalet olduğunu anladık. Vakit sıkıntımız yoktu, acele edip ses çıkarmıyorduk. Yalnız Özgür çok hızlı nefes alıyordu. Burada bir şey bulamayacağımız için sağ tarafa döndük ve kapıları açıp baktım, bir yatak odasıydı.
“Özgür!” diye seslendim heyecanla. “Yatak odası, burada olmalı!”
Özgür yaklaşıp açık kapıdan içeriye baktı ve arkamdan içeriye girdi. Kapıyı, her an çıkacakmışız gibi açık bırakıp etrafı inceledik. Düzenli, geniş bir odaydı, zaten evi de büyüktü. Acele ederek ama sessiz davranarak yataktan başladık, koyu renkli örtüsünü açıp yastıkların altına baktım. Özgür’de yatak yanındaki komodini açıp içine göz attı. Yastıkların içinde, yatakta bir şey bulamayınca düzeltip doğruldum. Dolaba yürürken, “Orada bir şey buldun mu?” diye sordum arkadaşıma.
“Hayır, kalem ve defter var yalnızca.”
“Dolapta kasa olabilir...”
Özgür yardımcı olmak için yanıma yürürken dolabı açmak üzereydim. Bir ses duyunca Özgür’ün ahşap parkelere takıldığını düşünüp sessiz olmasını söylemek için arkama döndüm. O ise odanın aralık kapısına büyümüş gözleriyle bakıyordu. “Duydun mu?”
Kalbim bir anda hızlandı. “Neyi?”
“Ses geldi.”
“Sen değil miydin?”
Parmağını susmamı işaret ederek dudağına koydu ve aynı anda bir ses daha gelince telaşla birbirimize baktık. Kapının sesine benzetmiştim, yoksa Kemal dönmüş müydü? Bu saatte mi? Maskemin altından sert bir nefes aldım ve etrafıma baktım, saklanacağımız bir yer aradım. Burada saklanamazdık ki, odasına girecekti.
“Kahretsin,” diye dişlerinin arasından soluduğunda adım seslerinin yaklaştığını fark edip nefesini tuttu.
“Burada saklanamayız,” dedim panikle ve kendimi gizlemek için kapının arkasına doğru giderken, onu da beraberimde çektim. “Hasiktir lan! N’apacağız?”
“Bilmiyorum! Bilmiyorum!”
İşte bunu düşünmemiştik, bunu çalışmamıştık. Özgür, “Pencere!” diyene kadar beynim durmuş gibiydi. “Pencereden çıkalım, çabuk!”
Doğru ya, kolaylıkla inebilirdik. Aynı anda pencereye doğru koştuk ve perdeyi çekip elimizi cama attık, daha camı açmadan bunun imkânsız olduğunu anladık. Pencere önünde demir parmaklıklar vardı.
“Hassiktir...”
“Olamaz!”
Kapının gıcırtısını duyduk ve onunla aynı anda arkamıza döndük. Kendimizi en kötüsüne hazırlamışken gördüklerim karşısında Özgür’le aynı tepkiyi verdim, çantamı yere düşürdüm. Talihsizliğimiz ancak benim gibi öleceğini öğrenen bir kadersizin başına gelebilirdi. Gelen Kemal değildi, yüzü maskeli bir hırsızdı.
Bizim gibi.
BÖLÜM SONU.
Bölümü okuyanlar ♥️ emojisi.
Yorumlar yükleniyor...