12. BÖLÜM
12. BÖLÜM
Gözlerimi açtım.
Hayır, kâbus değildi.
Öyle olmadığını biliyordum ama bunu yapmaktan vazgeçemiyordum. Bir kâbus olmasını dileyerek gözlerimi kapatıp açtığımda her şeyin, geceden önceki gibi olmasını istiyordum. O kadar çaresiz bir arzuydu ki, istikrarlı bir şekilde saatlerdir bunu yapıyor ve hiçbir sonuç almayacağımı bilmeme rağmen vazgeçemiyordum.
Öleceğimi öğrendiğim o dakika bile her şeyin kâbus olmasını bu kadar çok dilememiştim.
Düne kadar kendi ölümümden korkarken, bu sabaha karşı o nefret ettiğim adamın ölmesinden korkar olmuştum.
Uyumayı bu kadar çok da istememiştim, çünkü her şeyin bir kâbus olma ihtimali doğabilirdi. Fakat koşarak eve döndüğüm ve kustuğum dakikadan beri bir saniye olsun uykuya dalmamıştım, güneşin doğuşunu görmüştüm, annemin uyanışını duymuştum. Banyoya gidişini, evde sessizce yürüyüşünü. Odama geldiğini düşündüğüm her bir saniyede kalbim delice çarpmıştı, kulaklarımın arkası bile ısınıp terlemişti.
Annemi görünce ona sarılıp beni korumasını istemekten korkuyordum.
Ona öleceğimi söyleyebilirdim ama ona birisini öldürdüğümü söyleyemezdim.
Öldürdüm mü? Kemal öldü mü? Ölmüş olamazdı, boşuna kahroluyordum. Kafasına vurmuştum, kim kafasına darbe aldı diye ölürdü ki? Sadece yara almıştı, belki de çoktan
kendisine gelip polise gitmişti. Bizi bulabilirler miydi? Eğer aranırsak, tahmin ettiğimden kısa sürede içeriye girerdim.
Anneme ne diyecektim?
Ölecek olmam onu da öldürürdü ama ya onursuz, adam yaralayan bir hırsız olmam? Beni annemin kalbinde de öldürür müydü?
Ya da söylesem, her şeyi anlatsam bana bir akıl verir miydi?
Duymaktan korktuğum o adım sesleri yaklaştığında başımı dizlerim arasından kaldırıp büyümüş gözlerle odamın kapısına baktım. Sırtımdan akan soğuk terin her bir damlasını hissediyordum. Duvar dibine oturmuştum, odanın en ücra ve karanlıkta kalan kısmıydı. Annem, kalbimin boğazımı sıkan bir yumruya dönüştüğünden habersizce kapıyı tıklattığında buz gibi suyun altına girmiş kadar irkildim.
"Alp Erez, uyandın mı?"
Sadece birkaç kelime.
"Evet... duşa gireceğim."
"Tamam canım, kahvaltı yapmadan evden çıkma."
Gidişini dinlemek kalbimi yavaşlattı. Gözlerimi kapatıp derince soludum ve ellerimi terli yüzümde dolaştırıp söylediğim gibi doğruldum. Dolaptan havlu ve kıyafet çıkarana kadar bacaklarımın uyuşukluğu geçmemişti. Banyoya girip kabine girdim ve su başımdan akarken ellerime baktım. Bu banyoda en son kanlı ellerimi yıkamıştım. O kasada, parkede ellerimde ve Kemal'in kafasında. Kan bu dört yere bulaşmıştı. Kasa bizdeydi, eğer kendine gelmediyse de Kemal'in kanlı kafası hâlâ o parkedeydi.
Gözlerimin önü kararınca arkaya yaslanmam gerekti.
Almasam iyiydi ama nefes alıyordum ve her defasında o kan kokusu beynime kadar yükseliyordu.
Nasıl kurulanıp giyinerek odama geçtiğimin farkında olmadım. Islak saçlarım ve titreyen ellerimde odanın ortasında durup odama sızan güneşe baktım. Sonra ağzımdaki rahatsız edici tadı hissedip yüz buruşturdum, banyoya geri dönüp dişlerimi fırçaladım. Dönünce kusmuştum, ağzımı yıkayıp yıkamadığımı bile hatırlamıyordum.
Çalan telefonu duyunca kalbim tekrar çarptı. Odaya dönüp yataktaki telefonu aldım ve ekranı çevirince Özgür'ün ismini buldum. Aramayı direkt açıp, "Özgür!" diye soludum.
Endişeli bir nefes alıp, "Seni merak ettim," dedi. "İyi misin? N'aptın? Evdesin değil mi? Bir yere gitmedin?"
"Ben... hayır." Fısıltıyla konuştum. "Evdeyim, saatlerdir düşünüyorum. Ben... n'aptığımı anlamaya çalışıyorum ama..."
"Sakin ol," dedi, sesi de bana kıyasla daha sakindi. "Mahallede bir yangın var mı? Kulağına gelen haber oldu mu?"
"Hayır, zaten gün daha yeni doğdu." Bir elimi saçlarım arasından geçirdim. "Özgür... N'oldu sence, öl... öldü mü?"
Yok daha neler deyişini duymak için ömrümden birkaç günümü verebilirdim. Birkaç gün, daha fazlasını istesem de veremezdim.
"Bilmiyorum, bakmadık ölüp ölmediğine."
Isı tekrardan enseme doğru yaklaştı. "Kasayı n'aptın?"
Bekledi. "Gömdüm," dedi sonra da.
"Gömdün mü? Nereye?"
"Mezarlığa."
Yakalandığımda polis paranın yerini sorar mıydı? Ya da eve para için girdiğimizi anlar mıydı? Kemal hayattaysa söylerdi ve iki kişi olduğumuz öğrenilirdi.
"N'apacağız?" dedim, beynim fazla çalışan bir motor gibi yanma kıvamındaydı adeta.
"Şimdilik, hiçbir şey. Kemal'den haber alana kadar bekleyeceğiz."
"Özgür," derken titriyordum. "Onu öldürmek istemedim. Seni kurtarmak istedim."
Cevap vermeden bekledi. Bilerek yaptığımı düşünüyor olabilir miydi? Kemal'den nefret ettiğimi biliyordu.
"Her şey böyle başladı zaten, beni kurtarmak isteyişinle."
Bence öleceğimi öğrenişimle.
Telefonu kapayıp bir köşeye fırlattım. Hem sıcaklıyor hem de soğuk şekilde terliyordum. Yeni giymiş olmama rağmen üstümdeki her şeyden kurtulmak istiyordum. Beynimdeki sıcaklık artınca başımın ağrımasından korkup yatak kenarındaki komodinimden ilaçları çıkardım, aceleyle içtim.
"Alp, çayını koyuyorum."
Çayı sıcak içmeyi sevdiğimi biliyordu, bu yüzden haberini veriyordu. Odadan çıkmadan önce aynaya baktım, saçlarımı düzeltip suratımdaki ifadeyi değiştirdim. Fakat gözbebeklerimdeki o bakışı silmek mümkün değildi. Bir şeyden korkuyor olduğum çok belliydi. Ama annem, hayatının sonuna dek bunun ne olduğunu düşünse bulamazdı.
Odadan çıkıp merdiveni indim. Kafam eğik mutfağa girdim. "Neden okul kıyafetlerini giymedin?"
"Bugün gitmeyeceğim. Başım ağrıyor."
"Neyin var?" diyerek oturduğum sandalyeye yaklaştı. Alnıma dokundu. "Bir kez de beraber hastaneye gidelim, hem rapor da yazdırırız."
"Hayır," dedim sesimi tutmaya çalışarak. "Yarına bir şeyim kalmaz anne, boşuna endişe etme." Hastaneye gidersek benim duyduklarımı annem de duyacaktı.
"Sınav senen olduğu için kaygıdan mı bu kadar yorgun düşüyorsun, başın ağrıyor?"
"Evet, sınavı çok düşünüyorum."
Karşıma otururken gözleri üzerimdeydi. Çayımdan ilk yudumu aldım, soğumaya başlamıştı bile. Biraz açmış, canım bir şey istiyormuş gibi davranıp salatalık, peynir yedim.
"Devamsızlık hakkın var mı?" diye sordu annem.
"Evet, tabi."
"Başının ağrıdığını söyleseydin kahvaltıyı odana getirirdim, masanda yerdin canım."
Bir daha kimse bana bu kadar şefkatli davranmayacaktı. Başımı önümden kaldırıp da ona bakacağım kadar içten davranmayacaktı. Fakat nereye kadar? Öğrenene kadar mı? Belki bir daha annem bile bu kadar şefkatli olmayacaktı bana.
"Ateşin yok ama neden terliyorsun?"
Bardağı bırakıp elimi tişörtümün yaka kısmında dolaştırdım. "Sanırım odama dönsem iyi olacak."
"Hayır hayır, biraz ye."
Bir dilim ekmeğe çikolata kreması sürüp tabağıma bıraktı. Her lokmasında ağzımda çiğ bir et çeviriyormuş gibi hissettim. Sanki Kemal'in kafasından bir parçaydı, ya da daha kötüsü kendi kalbimden bir parçaydı.
Odama sakince çıktım ama banyoya koşarak girdim. Öğürdüm ama kusamadım, tiksinti duygusu mideme ateş dumanı gibi sızıp adeta yapışmıştı. Yüzüme defalarca kez soğuk su çarptım ve aynadaki yansımama bakınca her geçen dakika daha da çaresizleştiğimi gördüm.
Odama dönüp kendimi yatağa bıraktım, belki bir umut annem bugün benimle çok ilgilenmezdi. Ağzımdan bir şey kaçıracak, ondan yardım isteyecek gibi oluyordum. Diğer yandan, yakın zamanda onu ne kadar özleyeceğimi bildiğim için sürekli onunla olmak istiyordum.
Öldü mü?
Ölemezdi.
Ben bir katil olamazdım.
Nasıl yapmıştım, neden hiç düşünememiştim? Belki onu çekip uzaklaştırmalı, gerekirse boğuşmalıydım. Yoksa... ona gerçekten zarar mı vermek istemiştim, kin duyduğum için fırsat mı kollamıştım? Düşünerek geçirdiğim her dakika beni daha karanlık bir duyguya esir etti. Üzerime öyle bir ağırlık çöktü ki el parmaklarımı bile kıpırdatamadım. Gözlerimi kapadığımda onun ölen yüzünü gördüm, gözlerimi açıp kalbimin atışını duyunca da kendi ölümümü.
Annem odama geldiğinde gözlerimi kapatıp uyuyor numarası yapabilecek kadar hareket ettim. Alnımı yoklayıp üstümü örttükten sonra çıktı. Kulağım sürekli kapıdaydı, sokaktaydı. Bir polis sirenini duymaktan ya da bir komşunun kapımızı çalıp anneme olanları duydun mu, demesinden korktum.
Korkacak şeylerim o kadar fazlalaştı ki, kendi ölümüme duyduğum korku yüreğimin yedi kat altına gömüldü.
Akşam olduğunda kendimi yataktan kaldırması zor oldu. Odada bir sağa bir sola yürüdüm, o sırada annemin getirdiği tepsiyi alıp koyduğu yemeklere baktım. Ne zaman ruh halim kötüye gitse sevdiğim yemekleri yaparak iştahımı açmaya çalışıyordu. Sırf bunun için beni boğacak olsa da kuru patlıcan dolmasından, cacıktan biraz yedim.
Tepsiyi götürmek için aşağıya inerken gözlerim evin içinde dolaştı ve sokak kapısını buldu. Gelen giden yoktu, demek Kemal'den haber alınamamıştı. Tepsiyi tezgâha bırakıp odama geri dönerken holden geçtim ve karşılaştığım annem durup bana baktı. "Daha iyi misin?"
"Sabaha kadar uyuyacağım. Evet... uyursam iyi olacağım."
"Başından başka yerin ağrıyor mu?"
"Yok yok, sadece başım."
Ben yanından geçip yukarıya çıkarken gözleri bir müddet benimle geldi. Odama girince bir tabuta gömülmüş gibi daralıp camı ardına kadar açtım, kararan havaya bakıp derin nefesler aldım. Hapse girmek sorun değildi, zaten ölecektim de. O zaman neyden korkuyor, kahroluyordum?
Bu rahatsızlık, aşırı huzursuzluk duygusu vicdan duygumdan mı kaynaklıydı?
Büyük bir suç işlediğim ve bunca sene yasalarla büyüdüğüm için belki de.
Kendi ölümümü bekleyen günleri yaşamaktan daha kötüsü de başıma gelmez sanıyordum.
Gece sonuna kadar bir polis sireni, ambulans sesi bekledim ama hiçbiri gelmedi. Yatağıma döndüm ve sabaha kadar gözlerimi kırpmadan düşündüm. Karanlık içindeki o kanlı suratın görüntüsü retinalarıma kazınmıştı. Üzerimde ağırlık vardı, onun ölüm olduğunu anladım ve neredeyse öleceğimi düşünmeye başladım. Soluğum hızlandı ve kalbim durma noktasına geldi. Kafamı kaldırıp tavanla aramdaki karanlığa baktım, çok ağır ve acımasız bir şey üstüme çöküyordu. Kendimi yatağa bastırıp yüzümü de yastığıma gömdüm, kesik soluklar eşliğinde hıçkırmaya başladım.
Öleyim, öleyim ama... katil olmayayım.
"Yaşıyor ol, n'olursun."
❥
Demek yaşamak için bile birini öldüremezdim.
Sonraki güne bu gerçekle ve hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiren bir işkence ile başladım. Annemin kaygılarının son bulması için bugün dünden daha fazla konuşmaya çalıştım. Annem benim için bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor ama bunun bir gencin hayata duyduğu kaygılar olduğunu sanıyordu.
Kemal'den hâlâ hiçbir haber yoktu. Belirsizlik, sonuçsuzluk beni içten içe kemiriyordu. Özgür'le bir daha konuşmadık. Bugün hafta sonu olduğu için okula gitmememin açıklamasını yapmam gerekmiyordu. Özgür dün okula gitmiş miydi, bilmiyordum. İkimizin de gitmemiş olması dikkatleri çeker miydi?
Başım çatlayacak kadar ağrıyordu.
Ama belirsizlik bundan bile kötüydü. Bir şeyler öğrenmem lazımdı. Özgür ondan habersiz bir şey yapmamı istememişti ama öğrenmem lazımdı. Üstüme ne renk olduğuna bile bakmadan tişört geçirip cüzdanımla beraber aşağıya indim. Kapıyı açık bulunca kalbim sıkıştı, adımlarım tedirgin bir hal aldı. Eşikten geçince de annemin bahçedeki çiçeklerini suladığını gördüm. Annem minyon bir kadındı, yaşından küçük gösteriyordu. Biraz neşelendiğinde de içindeki ruhu görüyordum, gülümsemesini seviyordum.
"Markete gidiyorum," diye seslendim ona. "Bir şey istiyor musun?"
Doğrulup bana döndü. Üzerinde beyaz, dizlerine kadar uzanan yeşil elbisesi vardı. Gülümseyerek, "Canım istediğin bir şey varsa ben giderim," dedi.
Boğazıma yumru oturdu. "Yok... hem hava olmuş olurum."
"Peki madem, dikkat et. Bir eksiğimiz yok."
Ona gülümseyip bahçe kapısından çıktım. Annemi bu dünyada nasıl yalnız bırakacaktım? Ne yapacaktı? Bir daha bu çiçeklerini sulamayacağına bile emindim.
Markete giderken etrafımı inceledim, her adımımda bin kilo kaldırıyormuş gibi hissettim. Girmeden önce dışarıdan baktım, her şey yolunda gibi görünüyordu. İçeriye girip ne olduklarına bakmadan birkaç atıştırmalık aldım ve kasaya bırakırken çırağı çaktırmadan inceledim. Hırsız oydu, bizden sonra tekrar eve girmiş olsaydı Kemal'i görürdü ama her şey yolunda gibiydi.
Kafasını kaldırıp beni görünce, "Aaa merhaba," dedi, normal bir ses tonuyla. "N'aber?"
"İyi, iyi..." sen de normal davran aptal. "Senden n'aber?"
"Bildiğin gibi işte, sabah akşam çalış babam çalış..." halinden şikâyetçiydi, zaten bu yüzden hırsızlığa kalkışmıştı.
"Kolay gelsin dostum, yorma kendini."
Gözlerimi kaçırarak konuştum ve torbamı alarak marketten çıktım. Kemal'den haber gelse ilk o duyardı, demek hiçbir şey olmamıştı.
Uyanıp polise gitmemiş miydi?
O zaman ölmüş müydü?
Düşecekmiş gibi yürüyerek eve ulaştım, kendimi odama tıkıp telefonumu aldım. Ekranda biriken mesaj bildirimlerini es geçip Özgür'ü aradım. Beş saniyeyi doldurmadan aramam, "Bir şey mi oldu?" denilerek karşılık buldu.
Tek nefeste, "Markete gittim," dedim.
Hararetli şekilde, "N'aptın?" dedi. "Markete mi? Niye? Birine bir şey mi söyledin, n'aptın?"
"Hayır hayır ağzımı açmadım." Onunla konuşurken bir yandan da koridoru dinliyordum. "Beklerken içim içimi yedi, yolunda gitmeyen bir şey var mı diye merak ettim. Çırak marketteydi, her şey normaldi. Kemal'den haberi yoktu belli ki, bu ne demek oluyor? Kemal hiç uyanıp kendine gelmedi mi? Polise gitse duyardı, hastaneye kaldırılsa yine haberi olurdu. Kemal hâlâ evde! Belki de... belki de çoktan..."
"Sakinleş, sakinleş..." Özgür'ün sesi hiddetli ama kısıktı. "Belki kendine yeni geldi, polise gitti. Ya da hastanede, çırağın henüz haberi olmamıştır, adam canının derdindeyken arayıp çırağına mı haber verecek?"
"Doğru diyorsun dostum doğru." Elimi suratıma vurup ofladım. "Hastaneye gidip bakayım mı? Gizlenirim, kimse gör..."
"Ne diyorsun? Hayır tabii ki!" Nefeslenip tane tane konuştu. "Bak, kendinde değilsin. Kemal'den haber alana kadar hiçbir şey yapmamalıyız. Biri görür, Kemal'i araştırdığımızı duyarsa her şeyi çakar. İllaki kulağına gelecektir haberi, o zaman ne yapacağımıza bakarız."
Demek ki böyle yapmalıydık.
"Aklımdan çıkaramıyorum Özgür, ben... öleceğimi öğrendiğimde bile böyle beter hissetmedim."
"Alp," dedikten sonra hırıltılı bir soluk aldı. "Kimse bilmiyor, kimse senin için gelmeyecek tamam mı?"
"Ben biliyorum Özgür, ben biliyorum. Bu birinin gelip beni almasıyla alakalı değil, vicdanımla alakalı. Üstümde öyle bir ağırlık var ki, adımlarımı zor atıyorum. Daha o geceye kadar, daha o geceye kadar... ölümümden daha kötü bir şey de yaşamam diye düşünüyordum ama berbatım, berbat!"
Hızlı soluklanma sesini zar zor duydum. "Dostum geçecek tamam mı? Hâlâ şoktasın ama geçecek, belki ölmeyecek bile."
"Kahretsin! Allah kahretsin!"
Telefonu kulağımdan çekip yatağa fırlattım. Etrafımda sabırsız bir tur atıp çalışma masamın koltuğuna tutundum. Başımı önüme eğip onun gibi akılcı olmayı diledim ama ben bu serinkanlılığın bahsinde bile bir suçluluk hissediyordum.
Bir aramanın sesini duyunca Özgür'ün ekleyeceği bir şeyler olduğunu anladım, suratına kapatmıştım. Yataktan alıp bakınca da aramanın Nehir'den geldiğini gördüm. Bir anlığına korku ile elimi yüzüme götürdüm. Dünden beri attığı mesajlara bakmamıştım, artık arıyordu. Yutkunup aramasını açtım, telefonu kulağıma yaslayınca, "Hazır mısın?" diyen sesini duyup algılayamadan yüz buruşturdum.
"Hazır mıyım? Neye?"
Durdu. "Neye olacak? Mezuniyete!"
Mezuniyet... doğru, bugündü. Aklımdan çıkmıştı, zaten gidecek halim de yoktu. Nehir'e söyleyecek bir bahane ararken, "N'oldu?" dedi merakla. "Unuttun mu yoksa? Şaka mı yapıyorsun?"
"Ben... rahatsızım yine," dedim. "Gelebileceğimi hissetmiyorum."
"Nasıl ya?" Ofladı. "Herkes orada olacak, gelmediğine çok pişman olursun Alp. Ayrıca sen zaten son günlerde hep rahatsızsın, bir daha doktora gitsen iyi olur ama bu gece gelmelisin."
"Nehir..."
"O zaman sihirli sözcüğü söylüyorum. Tanyeli'nin elbisesini gördüm, bence akşam harika olacak..."
Gerçekten sihirli sözcüğü söylemişti. Aksayan kalbim o geceden sonra ilk kez korku değil, heyecanla attı. Dişlerimi sıkıp tekrardan hayır deme gücünü kendimde bulmaya çalıştım. Ama dudaklarımdan, "Gerçekten elbisesini gördün mü?" sözcükleri döküldü.
Keyifle gülmeye başladı. "Evet, fotoğrafını atmıştı."
"Ne renkti?"
Durdu. "Gel de gör canım." Tekrar kıkırdadı.
Yarın ne olacağını bilmiyordum. Bu, Tanyeli'yi görmek için son şansım mıydı? Onunla bir kez daha konuşamayacak mıydım? İçim nereden geldiğini anlamadığım bir özlem duygusuyla sızladı. İşlediğim günahtan sonra belki hakkım değildi ama onu son kez görmek istiyordum. Onun hiç haberi olmasa da içten onunla vedalaşmam lazım. Sevdiğim o kızla.
İç sesim beni afallattı.
Onun sevdiğim kız olduğunu ilk kez düşünmüştüm.
"Saat kaçtaydı?"
"Tanyeli gerçekten sihirli sözcükmüş," diyerek bana güldü. "Sekizde görüşürüz, altıda çık, ancak yetişirsin. Hadi kapıyorum, Özgür'ü arayacağım."
Ben bir şey daha demeden telefonu kapattı. Onu da ikna edeceğine emindim. Özgür'e durumla ilgili bir mesaj çekip benim de gideceğimi belirttim. Biraz daha vakit vardı, şimdilik yatağıma çöküp ruh halimden sıyrılmaya çalıştım.
Demek güzel bir elbise giyinecekti.
Gülümsedim.
Gitmesem... ne kadar merak ederdim onu.
Gülümsemem uzun kalmadı, gerçekliğin boğuculuğunda unutup gittim son anları. Kara kara düşünüp yine hiçbir şeyin içinden çıkamadım. İnsan düşünmekten, üzerine binen duygulardan terler miydi? Vücudum ısınmış, alnımda boncuk boncuk ter oluşmuştu. Bir duşa girdim ve kendime gelmek için suyu en soğuk ayarda akıttım.
Çıkınca odaya geçip kurulandım. Dolabımı açıp en giyilebilir kıyafetlere baktım. Bir kere şık giyinmem gerektiğini biliyordum. Belki yan yana bile gelmeyecektik ama madem o güzel olacaktı -ki öyle olmadığı bir an bile yoktu- ben de onun yanına yakışır olmak istiyordum.
Siyah takım elbiseyi çıkardım. Askısında ütülenmiş duruyordu. En son anneme eşlik etmek için komşusunun düğününe gitmiştim, yalnızca kumaş pantolon ve kır beyazı gömleği giymiştim. Bu kez ceketi de giyecektim.
Vücudumu, saçlarımı kuruttuktan sonra çamaşırımı giyinip üstüne kıyafetlerimi geçirdim. Annem son giydiğimden sonra yıkayıp ütülemişti, giyerken ütüsünü bozmamaya gayret gösterdim. Pantolonumdan sonra gömleğin düğmelerini ilikleyip saçlarımı aynanın karşısında taradım. Gözlerimden bir şeyler sakladığım okunur muydu? Kim gözlerime bu kadar yakından bakacaktı ki?
Tanyeli... Bugün bana bu kadar yakından bakar mıydı?
İçimi tiksinti duygusu kapladı. Hâlâ nasıl utanmadan böyle şeyler düşünüyordum ki? Belki de birini öldürmüşken Tanyeli'nin gözlerine bakmayı düşlemek ona karşı olan aşırılığımdandı.
Hazır olunca cüzdan ile telefonumu pantolonuma, sigara paketi ile naneli sakızı alışkanlıkla ceketimin cebine attım. Saat yaklaşınca aşağıya indim ve önünden geçerken annem oturduğu koltukta hareketlendi. Bana şaşkınlıkla baktı. "Nereye böyle?"
Dudağımı ısırdım. "Bu akşam mezuniyetimiz vardı. Unutmuştum, Nehir hatırlattı."
Annem sevinçle yanıma koştu. "İnanmıyorum oğlum, gerçekten liseyi bitiriyorsun. Bu davete aileler de gelebiliyor mu, neden bana söylemedin?"
"Hayır anne, sadece öğrenciler." Annemin hevesini kırmaktan korkarak hemen ekledim. "Ben eve dönünce bunu kendi aramızda kutlayalım olur mu?"
Gülümsedi. "Olur ama böyle bir günü nasıl unutursun? İyi ki Nehir hatırlattı sana."
Yutkundum. "Evet, iyi ki."
Onun yüzüne yaklaşabilmek için eğildim ve yanağından öpüp ayrıldım. Evden çıkarken siyah, kundura ayakkabılarımı giyinmiştim. Ceketimi elimde tutarak sokağa bir baktım, hâlâ gariplik yoktu. Başımı önüme eğdim, kimseye bakamadan metroya kadar yürüdüm. Sanki herkes suçumu, günahımı biliyordu. Yüzüme baktıklarında neler yaptığımı görecekti. Tesadüf eseri birkaç kişiyle göz göze gelince kalbim göğsüme kuvvetle çarptı ve sırtım soğukça terledi.
Dayanamadım, inmem gereken duraktan önce indim.
Bir araç daha kullanmam gerekti ve bu gece mezuniyete katılma fikri korkunç gelmeye başladı. Alnım, saç diplerim terlemişti. Gömleğimin önce bir, sonra ikinci düğmesini açıp ikinci araçtan da indim ve alana yürümeye başladım. Benim gibi yürüyen birkaç şık giyimli genç görünce aynı yere varmaya çalıştığımızı anladım.
Eve mi dönseydim?
Birisi anlar mıydı?
Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu, o bilindik güm güm sesini kulaklarımın içinden geliyormuş kadar yakındı. İyice yaklaşınca kafamı kaldırıp alana baktım, beyaz parmaklıklı kapıların arkasında güzel bir ışıltı vardı. Çimlerin içindeki beyaz örtülü masalar, bir küçük orkestra ve yüksek sahne hemen gözüme çarpmıştı. Öğrencilerin bazıları masaya oturmuş, bazıları ayakta karşılıklı konuşuyordu. Eğlence henüz başlamamıştı ama herkes enerjik görünüyordu.
Yutkunarak bir adım daha attım.
"Alp."
Tanıdık bir ses ve omzuma yerleşen eli hissedince irkilip arkamı döndüm. Karşımda Özgür'ü görünce soluk borumdan yüklü bir nefes geçti. Nedense onu görünce omuzlarımdaki yükler inmişti. Bana endişeli gözlerle bakarak, "Nasılsın?" diye sordu. "Bak, sakin olmaz lazım. Biraz kalıp gideriz, kimseyle konuşmayız. Sadece göze batmamak için buraya geldik."
Başımı hızlıca salladım, benim yerime düşündüğü için ne dese yapıyordum. "Sanki herkes ne yaptığımı anlıyor gibi Özgür, kimsenin yüzüne bakamıyorum."
"Şşt," dedi etrafı gözetleyerek. "Burada bunun hakkında konuşamayız. Sonra bir araya gelip konuşuruz ama bu kalabalıkta değil."
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve yaklaşan adım seslerine kulak verip başımı çevirdim. Nehir elbisesini düzelterek bize yaklaşıyordu. Onu ilk kez bir elbiseyle, bu şıklıkta görünce afalladım. Açık mavi renginde, yere kadar uzanan, boynundan bağladığı bir elbise giyinmişti. Gümüş renkli ayakkabı giyip aynı renkte çanta almıştı. Saçları da çok düzdü, bir şeyler yaptığı belliydi.
Karşımıza gelince etrafında döndü. "Nasıl olmuşum?" Özgür'e yüz buruşturdu. "O biliyor zaten, daha iyi olabileceğimi söyleyerek hakaret etti bana. Sence nasılım?"
Normalde bu diyaloğa gülerdim, bu yüzden dudak kıvırdım. "Bakma sen ona, fıstık gibi olmuşsun."
Koluma asılarak güldü. "Teşekkür ederim. Senin takımın da klasik ama çok iyi, beğendim."
"Sağ... Sağ ol."
İçeriye yürümeye başlarken Nehir sıradan konuşma rutiniyle kafasını bir Özgür'e bir bana çevirdi. Gözlerim yakınlarımda dolaşıp buraya gelme sebebimi aradı. Çok fazla öğrenci vardı, onu göremiyordum. Nehir bizi, tanıdık birkaç kişinin olduğu masaya yönlendirdi ve boş sandalyelerden birine kurulup ceketimi dizime bıraktım. Selam verenlerin gözlerine bakamadan karşılığını verdim. Suskunluğum uzun zamandır olduğu gibi insanların dikkatini çekti ama kısa zamanda kendileriyle meşgul olmaya döndüler.
Ayaktaki her bir kişiye, oturan her bir öğrenciye baktım ama aralarında Tanyeli yoktu; belli ki gelmemişti. Orkestradan şarkı çalmaya başlamıştı, herkes halinden memnun görünüyordu. Kimseyle göz göze gelmemeye devam etmek için başımı önümde tuttum, masadaki yiyeceklere baktım. Her şey midemi bulandırıyordu.
"Ayy seninki geldi."
Nehir yanımda cıvıldayınca başımı hızla kaldırıp, "Nerede?" diye sordum.
"Seninki deyince de hemen üstüne alındın." Kıkırdadı. "Girişe bak."
Dediğini yaparken hiç gecikmedim ve onu görünce nefes bile alamadım. Beyaz parmaklı geniş kapının önünde yan şekilde dikiliyordu. Karşısında bir erkek görünce kaşlarım çatıldı ama onun abisi olduğunu hemen anladım. Güneş gözlüğü takmış, Tanyeli'nin saçlarını okşayarak bir şeyler söylüyordu. Onu kendisi getirmiş olmalıydı. Kardeşinin yanağından öptü ve bırakınca Tanyeli abisine el sallayarak içeriye girdi. Aramıza geçen insanlar yüzünden başımı eğmem gerekti ve onu tamamen görünce kalbim sıkıştı.
Güzelliğiyle.
Kalbim.
Sıkıştı.
Onu hep beğendim, hep güzel buldum. Öyle ki, yanında olan insanları hep geç fark ettim. Fakat bu kez apayrı güzel olmuştu, ne yapsam ne etsem de gözüm ondan başkasını görmezdi. Burada bir sürü güzel elbise vardı ama hiçbirinin içinde o olmadığı için ikinci kez bile bakmak istememiştim. Şimdi de ona bakmadan nasıl dururum diye düşünmeye başlamıştım, üstelik herkesten gözlerimi kaçırırken.
Üzerinde ip gibi ince askıları olan, yere kadar uzanan bir açık pembe renginde elbise vardı. Elbise simli ya da yansımalıydı, parlıyordu. Attığı adımlarda elbisenin yırtmacından bacağı görünüyordu. Boyu uzun gelmişti gözüme, bir çift topuklu ayakkabı giyinmişti. Omuzlarını ve sırtını saçlarının dalgası örtüyordu.
Alana doğru yürümeye devam etti ve bir masaya el sallayarak yönünü oraya çevirdi. Sınıf arkadaşlarının olduğu masaya yerleşirken çantasını masaya bıraktı ve partide de tanıştığımız kızla konuşmaya başladı. Adı Ela'ydı sanırım. Tanyeli'yi süzüşü beni rahatsız etti ama Tanyeli ona gülümsüyordu.
Kızdan hiç hazzetmiyordum ama Tanyeli onunla arkadaşlığını seviyor gibiydi.
Tanyeli'nin sevgilisi olsam -ki bu yalnız hayallerimde yaşanacaktı- arkadaşlıkları konusunda onu uyarmak isterdim. Fakat şimdi bunu yapamazdım. Ellerimi saçlarımdan geçirip Nehir'e, "Düzgün görünüyor mu saçlarım?" diye sordum.
"Evet, bırak hafif dağınık kalsın kanka, daha iyi."
İyi bari, öyle kalabilirdi. Saçlarımdan inen elimle terleyen boynumu kaşıdım ve tekrar onun masasına baktım. Yüzü ışıldıyordu, saçları uçuşmasın diye eliyle tutuyordu. Ah, artık bunu neden yaptığını biliyordum ve bilmek beni üzmüştü. Yarasını saklamasına gerek yoktu, insanların onu üzmesinden ya da çirkin bulmasından mı endişe ediyordu?
Birden fazla yarası olsa da çirkin olamazdı.
Bugün o kadar dalgın ve yoğundum ki, onunla göz göze gelsem hiçbir şeyi saklayamaz gibiydim. Başı bu tarafa çevrildiği her anda gözlerimi kaçırıyordum. Orkestranın çaldığı şarkı değişmiş, ikramlar yoğunlaşmaya başlamıştı. Öğretmenlerin oturduğu masada da sohbet vardı, kimse kasmadan keyfine bakıyordu. Birkaç dakika sonra kararan havada başımı çevirdim ve onu yakalanmadan onu izlemek istedim. Fakat onunla göz göze gelince hissettim, bir şekilde anladığını hissettim. Nasıl birisi olduğumu değil ama neler hisseden birisi olduğumu.
Gözlerimizi birbirinden ayırmadık. Işıltısını görünce içimdeki karanlık kırıldı, bunu yapabilme gücünü ona ne zaman verdiğimi bile bilmiyordum.
Eğlenen insanların vücudu aramıza girince bakışlarımız koptu. Önüme dönerken Özgür'ün gözlerini üzerimde hissettim. İnsanlarla bir şey olmamış gibi konuşabiliyordu ama ara ara bana bakıp nasıl olduğumu anlamaya çalışıyordu.
Açıkçası bok gibiydim.
"Yanına gidip selam verelim mi?" dedi.
Heyecanla Nehir'e baktım. "Doğru, tanışıyoruz, selam verebiliriz."
Doğrulmaya başladı. "Hadi gel, yakından gör onu."
Benim için ayrıca heves duyuyordu ama... ona selam versem bile yakınlık kuramazdım, bunun o kadar sebebi vardı ama o birini bile bilmiyordu.
Kararsız kalmadan doğruldum, sonuçta sadece selam vermenin zararı olmazdı. Yarın başıma nelerin geleceğini bilmiyorken bu gece belki de son kez konuşacaktım onunla. Doğrulurken ceketimi hızlıca giymeye başladım, ya da gömleğimle mi kalsaydım? Saçlarımı düzeltip gömlek yakalarımı da kontrol ettim ve Nehir'in arkasından ilerlerken ona çok uzun bakmamayı kendime hatırlattım.
Ya da... bak gitsin, zaten yakında senden nefret edecek.
Gerçek kalbimi adeta deşti. Annem ve onun bana o gözle bakmasına nasıl dayanırdım bilmiyordum.
Yaklaştığımızda onu yeniden gördüm. Masadaki içeceklere uzanmış, kokluyordu. İstediğini bulamamış gibi sandalyesine geri yaslanırken Nehir iki kişinin arasından süzülüp ona ulaştı. "Selam," diyerek onun ve masadakilerin dikkatini çekince gözler üstümüze çevrildi.
Tanyeli önce Nehir'i, sonra da beni görüp ellerini kucağına indirdi. Gözlerine yakınlaşınca boğazımı sıkan el kuvvet kazandı. Ayağa kalkıp Nehir'e sarılırken, "Selam," diye karşılık verdi. "Çok güzel olmuşsun."
Nehir sarılmayı bitirince onu baştan aşağıya süzdü. "Asıl sen çok güzel olmuşsun! Elbisen fotoğraftakinden bin kat güzel görünüyor."
"Teşekkür ederim," dedi Tanyeli. "Bir ara beraber fotoğraf çekilelim."
"Olur," dedi Nehir, gülümseyerek.
Buraya kadar geldiğim için konuşmam gerektiğini hissettim. Genzimi temizleyip ardından onun yüzüne baktım. "Merhaba," dedim, sesimin kulağa nasıl geldiğini bilmiyordum. "Nasılsın?"
Bir eliyle saçlarının hâlâ kulağını kapatıp kapatmadığını kontrol edip, "İyiyim," dedi. "Sen nasılsın?"
O kadar kötüyüm ki, sana bakmaktan başka bir şey istemiyorum.
Bunu söylemek yerine, "Daha iyi günlerim olmuştu," dedim. "Bana güzel olmuşsun demek yok mu?"
Şakalaştığımı anlayınca biraz afalladı, onunla hiç bu üslupta konuşmamıştım. Nehir gülümseyerek masadakilere dönerken, "Senin güzel göründüğünü içimden geçirdim," deme yürekliliğini göstererek beni afallattı. Gözlerini kaçırırken yanaklarına solgun bir pembelik geldi. "Güzel değil, bu yanlış bir kelime seçimi oldu..."
"Ne kastettiğini anladım Tanyeli." Adını söylemek o kadar hoşuma gitti ki, birkaç kez içimden tekrar ettim.
Başını kaldırıp tekrar gözlerimizi buluşturduğunda konuşmak için hazır görünüyordu ki masadan, "Sana da merhaba," diyen ses yükselip bizi böldü. Sert bir nefes verip masaya bakınca arkadaşının bana gülümsediğini gördüm. Elini de sallıyordu. Ona boş boş bakıp Tanyeli'ye döndüm. "Ne içiyordun?"
Ben boş boş baksam da o arkadaşına gülümseyip masaya göz attı. "İçmek istediğim bir şey bulamadım."
"Gel," diyerek ilerideki içecek standını gösterdim.
Biraz daha afalladı, gösterdiğim azami yakınlık kendisini şaşırtıyordu. Yarından sonra benden nefret edebilirdi, o yüzden bugünün önemi yoktu. Bu da bir gece de olsa ona istediğim gibi davranabileceğim anlamına çıkmaz mıydı?
Nehir'e bir göz attı ve onun masadakilerle konuşmaya devam ettiğini görüp başını salladı. Masadan uzaklaşıp benimle yürümeye başlarken ellerini birleştirip parmaklarıyla oynadı. O
ilerisine bakıyordu, ben de ona. İkimiz yalnız ilk defa beraber yürüyorduk. Bu yolun o kadar uzun olmasını istedim ki, içecek standına ulaştığımızda canım sıkıldı.
Standın arkasındaki kadın, "Ne istersiniz?" diye sorduğunda, "Bakacağız," diyerek onu yok saydım.
İçecekler bardaklar içindeydi. Birkaç tanesini alıp burnuna kadar götürdü, kokularına baktı. Hafifçe gülümsedim. "Neden kokluyorsun?"
Yanına dönüp bana rahatsız bir bakış gönderdi. "Kötü bir alışkanlığım."
"İçecekleri koklamak mı?"
"Öyle olsa iyi, genellikle her şeyi."
"Çöpte mi koklarsın?"
Yüzünü buruşturdu. "Genellikle her şeyi dedim," diyerek beni azarladı.
"Bugün ilk kez yeni bir parfüm sıktım," diyerek yalan savurdum. "Koklasana."
Doğrulurken ağzı açık kaldı ve üstümdeki gömleğe, boyun çevreme bakıp, "Alışkanlığımla dalga mı geçiyorsun?" dedi.
"Hayır, çok ciddiyim. Beni kokla."
Kuşkulu şekilde gözlerini kısıp üzerime doğru bir adım geldi. Her an suratına gülecekmişim gibi dikkatli olmasına rağmen parmak uçlarında yükselince kalbim hızlandı. Boynuma yaklaşırken gözleri aşağıdan hâlâ bana bakıyordu. Burnunu kıvırıp sert bir soluk aldı ve gardı düşmüş gibi gözlerini kırpıştırdı. O an büyük bir aptallığın eşiğinde olduğumu anladım, bu kadar yaklaştığında kalbimin atışını duyacağını hesaba katmamıştım. İkinci bir soluğu daha alıp aceleyle geri çekildi ve gözlerini standa çevirip, "Güzel kokuyorsun," dedi. "Demek istediğim... parfümün güzel koktuğu."
Tuttuğum nefesi bırakıp içeceklere bakındım. "Hep kullanayım mı o zaman?"
"Benim beğenmemle olmaz, sen de kokuyu beğendiysen..."
"Senin beğenmenle de olur."
Bana döndü ama ona bakamadım. Bu akşam ağzıma kilit vuramıyordum, uzun süredir gözümün ondan başkasını görmediğini itiraf edemezdim belki ama... bana birkaç kez daha güzel bakmasını sağlayacak bir şeyler...
"Bunu dene," diyerek kokladığım kiraz rengindeki içeceği ona uzandım. "Güzel kokuyor."
Cam kadehi elimden alıp koklarken çekingen göründü, yanakları hâlâ kızarıktı. Dudaklarına götürüp tadına baktı ve bana başını salladı. "Beğendim, teşekkür ederim."
Omuzlarımı silkip, "En beğendiğin koku ne?" diye sordum.
Stanttan biraz uzaklaşırken, "Bu huyumla dalga geçmediğine emin misin?" diye sordu. "Bana içinden güldüğüne eminim."
Ellerimi ceplerime sokup yürümeden karşısında durdum, yürüyüp uzaklaşmasını, yanımdan gitmesini istemiyordum. "Hayır, merak ettiğim için soruyorum."
Bana saniyeler boyunca kararsız baktı. "Neden merak ediyorsun?"
"Böyle bir takıntının olması... ilgimi çekti."
"Yani sıradan bir merak, kim olsa merak ederdin öyle mi?"
İstediği cevabı biliyordum ama ne denirdi ki bu soruya? "Neden bu kadar takıldın?" diye sordum.
Başını önüne eğip sonra kaldırdı, dudaklarını büzdü. "Sen de bana garip davrandığının farkında mısın?"
Evet. "Hayır."
Koyu duran kirpikleri bir müddet hareketsiz kaldı, gözbebeklerinden okuyacağım yoğunlukta duygular geçti. "Eğer farkında değilsen benim hakkımda hiç düşünmüyorsun demektir. Beni hiç düşünmüyorsun demektir."
Oysa, ölürken bile...
Gözlerini kaçırdı ve kafasını iki yana salladıktan sonra masasına ilerlemeye başladı. Dudaklarımı sertçe ısırıp şakağımı ovaladım. Böylesi, benden soğuması daha iyiydi ama o bana arkasını döndüğü an birkaç dakikadır unuttuğum her şeyi tekrar hatırladım.
Masasına yerleşene kadar ona baktım ve daralıp gömleğimin bir düğmesini daha açarak kendi masama yürüdüm. Sandalyeme oturur oturmaz Özgür yanıma yaklaşıp bana eğildi. "Dakikalarca ne konuştun onunla? Bir şey anlatmadın değil mi?"
"Hayır tabii ki!"
O arkamdaki sandalyeye geri çökerken ben ileriye, Tanyeli'nin masasına baktım. Şarkı değişmiş, ışıklar daha da aydınlanmıştı. Arkadaşı onu sandalyesinden kaldırmaya çalışıyordu ama Tanyeli pek istekli görünmüyordu. Sonunda ayağa kalkıp alandaki dans yerine ulaştı ve içeceğini içerken, hafifçe dans etmeye başladı. Dans etmekten ziyade sağına ve soluna sallanıyor, şarkıya ritim sağlıyordu.
Sırtımdaki dövmenin sızısını hissettim. Hiç acı yokken bile.
"İçki var mı bilmiyorum ama sakın içeyim deme," dedi Özgür, kulağıma fısıltıyla. "Sarhoş olunca ne yaptığını bilmiyorsun, ağzından bir şey kaçırma."
"Bunu ben de düşünmüştüm dostum, sağ ol."
Çok canım sıkkındı, onunla bile konuşmak istemiyordum. Geçiştirdiğimi anlayıp ofladı ve bu sırada benim gözlerim kalabalıkta kaybettiğim Tanyeli'yi aradı. Şarkı değişmiş, romantik parça çalmaya başlamıştı. Birkaç sevgili sahneye çıkarken bazıları da iniyordu. Tanyeli'yi tekrar gördüğümde de tepemin tası iyice attı.
Koray ne ara onun yanına ulaşmıştı bilmiyorum ama oradaydı işte. Arkadaşı Ela ellerinden tuttuğu Tanyeli'yi Koray'a doğru bırakınca Koray ona daha da yaklaştı ve bir dans pozisyonuna girdi. Tanyeli arkadaşına bir şeyler söyledi ve kız onun elindeki bardağı alıp uzaklaşmaya başladı.
Burun kemerimi sıkıp dişlerim arasından soludum.
Bu kızdan gerçekten nefret ediyorum.
Bir süre yere bakıp buradan defolup gitmeyi ciddi ciddi düşündüm. Zaten her şey bu berbatken bir de kendimi buna maruz bırakmak istemiyordum. Fakat görmezden gelmek de bir o kadar imkansızdı. Bu sebepten başımı tekrar kaldırdım ve kalabalık arasından onları seçtim.
Tanyeli'yi bana bakarken yakaladım.
Sadece bir saniye sürdü ama ben ona bakmadan önce de bana baktığını biliyordum.
Koray'ın omzunun üzerinden benimle kesişen gözleri hızla uzaklaştı ve Koray ona bir şeyler söylerken başını salladı. Bana bakarken yakalandığı için telaşlandığını anladım. İçimi bir cesaret doldurdu, masadan kalkıp ileriye yürürken pek de düşünmedim.
Kalabalık arasından sıyrılıp onlara yaklaşırken Tanyeli beni fark etti, gözlerini kırpıştırıp yavaşladı. O sırada şarkı bitmişti ve Koray ona hâlâ bir şeyler söylüyordu. Vardığımda doğrudan Koray'a döndüm ve o da beni görünce Tanyeli'yi bıraktı, gerileyip kaşlarını kaldırdı. "Yine mi sen?"
"Burnuna yakından bakmak istedim," dedim düz bir sesle. "Nasılsın?"
Tanyeli gergince bize bakarken, "Benimle kafa mı buluyorsun?" diye sordu. "Git buradan, seninle uğraşamam."
Kolunu tuttum ve bakışları elimi takip ederken, "Tanyeli ile dans için sözleştik," dedim. "İzin ver."
Kolunu alabildiğine sıkıyordum ama bunu hissettirmiyordu, hatta bıyık altı gülümsüyordu. Tanyeli'ye döndü ve onun sessizliğini görüp başını salladı, bana yaklaşıp kulağıma eğildi. "Sonunda kazanan ben olacağım."
Kolunu çekip gitmeye başladığında boşluğa düşen elim yumruğa çevrildi. Normalde söylediğine gülünürdü ama onun bile ummayacağı kadar gerçekti. O veya başkası Tanyeli'yi gerçekten kazanacaktı.
"Sana bir dans sözüm..."
Daha cümlesi bitmeden Tanyeli'yi sertçe kendime çektim ve kollarım belini sımsıkı kavradığında, elleri aramızda sıkışıp göğsüme yaslandı. Gözbebekleri genişlemişti. Yeni bir dans şarkısı çalmaya başladığında, "Konuşmamız yarım kalmıştı," dedim. "Devam edelim."
Pistte insanlar hareket etmeye başlamışken o kollarım arasında uyuşup kalmış gibiydi. Vücudunun sıcaklığı o kadar güzel hissettiriyordu ki, bunu defalarca kez yapabilmeyi diledim. "Senin için bir önemi mi vardı?" diye sordu, yüzünde bir hüzünle. Gözlerinin üstündeki parıltıdan burnun kenarındaki küçücük bene kadar izliyordum onu. "Farkında olmadığını söylüyorsun ama bana çok garip davranıyorsun."
Kollarımdan çıkmak için hareket ettiğinde içim endişeyle dolup taştı. Yüzümü eğerek ona alçaldım ve kulağına doğru, "Dans edelim," dedim. "Lütfen gitme."
Daha önce de burnuma gelen o temiz kokusunu soluyarak geri çekildiğimde gözlerindeki savunmasızlığı gördüm. Duvarları hemen indi ve dudağını ısırarak, "Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum," dedi. Bakışlarını yakaladığımdan beri yanaklarında olan kızarıklık eksilmemişti. "Neden birden gelip benimle dans ediyorsun? Üstelik başkasıyla dans ediyordum."
"Seni ondan kurtarmak istedim. Arkadaşın seni o piçin kollarına bıraktı."
Ağzı bir karış açık kaldı. "Kötü konuşuyorsun bir de."
"Niye, sen küfretmez misin?"
"Ederim ama..." sanki konumuz bu değilmiş gibi başını iki yana sallayıp gözlerini kaçırdı. "Yardımına ihtiyacım yoktu."
"Ne duymak istiyorsun Tanyeli?"
Neyi duymayı istediğini biliyorum ama söyleyemiyorum.
Elleri sonunda hareket etti. Birisi göğsümde, kalp hizamda kaldı ve diğeri kolumu tuttu. Uzun parmaklarına bakıp kolumdaki hissinin tadını sonuna kadar çıkardım. Gözlerimizi tekrar buluşturduğumuzda kolumdaki eli bileğime kadar indi, belindeki elimi kaldırıp hâlâ orada duran zincire baktı. Başını eğip onu izledi. "Bu bilekliği kaybettim ve sonraki gün sende gördüm. Benim olduğumu biliyor muydun?"
Evet, anlamıştım ve bir an olsun onu bileğimden çıkarmamıştım. Sessiz kaldım ve hiç cevap vermemem üzerine, "Evine geldiğimde beni... istemedin," dedi. "Sana kek yaptım, onu da istemedin. O notu yazdığını biliyordum ama yazmadım, dedin. Ama abime yardım ettin, bana zorla şemsiyeni verdin, arkadaşlık mı etmek istiyorsun ya da benden nefret mi ediyorsun... anlayamıyorum."
Sessizce, "İkisi de değil," dedim.
Biraz alınmış, biraz da kızmış gibi, "O zaman ne?" dedi. Yine hareketsizleşmiş, aşağıdan harika gözleriyle bakıyordu bana. "Neden benimle dans ediyorsun?"
"Sadece dans edemez miyiz?"
"Sadece danssa... burada bir sürü kişi var, neden onlarla değil de birbirimizle dans ediyoruz?"
Burnumdan soludum. "Az önce onlardan birisiyle dans ediyordun?"
"Onunla... bu yüzden mi kavga ettin?"
Anlamak istediğini biliyordum ama keşke cevap veremeyeceğim sorular sormasaydı. Bir elimi sırtında kaydırarak koluna kadar getirdim ve yukarıya çıkarıp saçlarının uçlarına hafifçe dokundum. O an tedirgin oldu ve gözleri saçlarına kayarken etrafı taradı, diğerlerinin şarkı bittiği için uzaklaştığını görünce de afalladı. Kollarımdan çıkmayı denediğinde bu kez izin verdim, genzimi temizleyerek etrafıma bakındım ve o arkasına dönüp masasına ilerlediğinde beni uzaktan izleyen Özgür'ü gördüm.
Ensemi kaşıyarak gözlerden uzaklaştım, arkadaşımın yanına yürüdüm. Başka bir şarkı çalarken, "Artık gidelim," dedi bana. "Fazla bile kaldık."
Ben gittiğimde Koray'la dans edecek miydi? Bunu görmemek için gitmeyi ne kadar istiyorsam, gerçeği bilmek için de kalmak istiyordum. Beni bu işkenceden Özgür'ün ısrarlı bakışları kurtardı, onunla çıkışa ilerlerken, "Nehir'e görünmedik," dedim.
"Arkadaşlarıyla, kafasını karıştırmaya gerek yok. Sorarsa uzaklaşıp bir şeyler içtiğimizi söyleriz."
Elimi rüzgârda dağılan saçlarım arasından geçirdim ve demir bahçe kapılarından çıkarken bile arkama baktım. Gözlerim onun oturduğu masayı hedef aldı. Ardımdan bakıyordu, beni izliyordu. Yüzünde, hiçbir şeyi anlamlandıramadığı o saf ve masum ifadesi vardı. Yüzünü aklımın derinlerine kazıdım ve önüme dönerken gözlerimi Özgür'den sakındım.
Sessizleşen sokağa girdiğimizde etrafımı kontrol edip, "Kasayı nereye gömdün?" diye sordum sessizce.
Tedirgin olarak fısıldadı. "Mezarlığa dedim ya."
"Neden?"
"Akla gelmeyecek bir yer olduğunu düşündüm, bilmiyorum."
"Sence... hırsızlık yaptığımız anlaşılır mı? Ya da sadece öldürdüğümü mü düşünürler?"
Kolumdan tuttu. "Öldüğü kesin değil, böyle ümitsizliğe kapılma. Ölmediyse de elbette hırsızlık için geldiğimizi ve iki kişi olduğumuzu söyleyecek."
"O zaman ne yapacağız?"
"Bilmiyorum, bu kadarını düşünmedim."
Her şeye rağmen ölmemesi lazımdı.
Bir katil olmaya dayanamazdım.
Başımın arkasını tuttum, sanki orada sır gibi saklanan bir ağrı vardı; aralıklarla kendini hissettiriyordu. Gerçek o kadar acımasızdı ki, şu an bile yaşanılanların kâbus olmasını diliyordum.
"Annem... bir katil olduğumu öğrenmemeli, belki de kendimi öldürmeliyim."
Özgür'ün, "Ne dedin?" deyişini duyana kadar bunu sesli söylediğimi fark etmedim. Kolumdan tutup karşıma geçtiğinde yüzünde korku ifadesi vardı. "Ne saçmalıyorsun? Aklından ne geçiyor senin, neler düşünüyorsun?"
"Ben... bir an öylece kafamdan geçti, neden böyle dediğimi bilmiyorum."
Nefes almadan yüzüme bakıyordu. "Bana bak, sen hiç iyi değilsin. Hadi, bana gel, bu gece bende kal, konuşursak rahatlarsın."
"Yok yok," dedim hemen. "Annemle kalmak istiyorum, görebildiğim her fırsatta onu görmek istiyorum."
Gergince yanağını kaşıdı, kolumdaki eli gevşedi. "Az önce söylediğin şeyde ciddi değilsin değil mi? Bak, korkutma beni."
"Dostum hayır." Kolumu omzuna atarak onu rahatlattım. "Dediğim gibi, sadece bir an korktum. Annemin gerçeği öğrenmesinden, hayal kırıklığından korktum. Düşünmeden konuşuyorum, ne bakıyorsun bana."
Böyle söylememe rağmen yüzüme bakıp bakıp önüne döndü. Huzursuzluk içindeydi ama yalan konuşmuyordum. Sokağın sonuna kadar ilerleyip ardından yürümeye devam ettim. Tanyeli ile konuşurken günler sonra çektiğim ıstırabı aklımdan çıkarabilmiştim. Şimdi ise... her şey bir lanet gibi üstüme yürüyordu.
Ölürken bile onu unutamadım.
Ama onun yanındayken öleceğimi bile unuttum.
Uzun müddet yürüdükten sonra Özgür yorulduğunu söyledi ama ben toplu taşımaya binmek istemedim. O ısrar etse de yürüyeceğimi söyledim. Yolumuz ayrılırken, "Hadi bana gel," dedi bir daha. "Konuşalım, belki bir çare buluruz."
"Olmaz Özgür, annem merak eder."
Beni ikna edemeyince kendisi bir duraktan evinin oradan geçen otobüse bindi ve ben de yürümeye devam ettim. Havanın kötüleştiğini hissediyordum ama önemli değildi. İnsanları görmediğimde telaşım biraz diniyordu ama biriyle rastlaşınca gözlerimi kaçıracak yer arıyor, koşarak kaçmak istiyordum. İnsanları görmemek için bazen hızlı bazen yavaş yürüdüm, neredeyse bir saat sürdükten sonra mahalleye ulaştım.
Epey geç olmuştu ve beni korkutan dakikalar başlamıştı. Yürürken kulağıma bir şeyin çalınmasını, sokaklarda bir endişe kol gezmesini bekledim ama etraf sakin ve sessizdi. Yalnız yeni bir sokağa girdiğimde sokak lambasının altındaki küçük kalabalık dikkatimi çekti.
İçim bir korku duygusuyla ürperdi. Yok saymakla gidip bakmak arasında kalarak yaklaştım. Bir adamın omzu üstünden ileriye bakınca da ağzım açık kaldı. Doğru ya o adam hep bu köşede elinde çiçeklerle bekliyordu. Fakat bu kez gözleri kapalıydı, kafası oturduğu eski taburede önüne doğru düşmüştü ve yağan yağmurda epey ıslanmış görünüyordu. Adamlardan birisi, "Ambulans geliyor ama ne fayda," dedi ah vah eder şekilde. "Ölmüş."
Vücudum, birisi beni itmiş gibi geriye sendeledi ve kalbimin atışları soldu. Körlemesine bir üzüntü yüzümün düşmesini ve gözlerimin acıyla kısılmasını sağladı. Nasıl bir anda ölürdü? Evet, neredeyse yaşlı sayılırdı ama... bir gün karısının dönmesini, çiçeklerini karısına vermesini beklemiştim. Bunun zihnimdeki bir yanılsama, aptalca bir hayal ürünü olduğu belliydi. Karısı bir daha dönmeyecekti, adam da ölmüştü.
Acıyla yutkundum.
Öleceğimi bildiğim için bu kadar acı verdi bu karşılaşma, biliyordum.
Yüzüne bir daha baktım. Ölmüştü fakat... sanki hâlâ o bekleyiş ifadesine sahipti. Pişmanlığı, hüsranı, çaresizliği henüz silinip gitmemişti. Sertçe yutkunup geriledim ve gözlerim bir daha yerdeki çiçeklere kaydı, ıslanıyorlardı. İnsanların üzgün söylemleri kulağıma gelirken eğilip çiçeği aldım ve adamın yüzüne son kez bakıp arkamı döndüm.
Koşmaya başladım.
Telefonumu çıkarıp saate baktım, henüz metrolar kapanmamıştı. Koşarak en yakındaki durağa ulaştım ve aşağıya indim, üç dakikalık bekleme sürecimde elimdeki çiçeklere baktım. Gömleğimin koluyla kurulayıp temizlemeye çalıştım.
Gelen metroya bindim ve aklımda kalan adrese giderken hiç hem de hiç düşünmedim. Islanan saçlarımdan akan su damlaları yanağımı ürpertiyordu. Başımı önümden hiç kaldırmadım, kimsenin gözüne bakamadım. Metrodan çıkınca yağışın arttığını gördüm, ceketimi çıkarıp çiçekleri sardım. Hatırladığım yolu süratle yürüdüm.
Yaklaştığımda kapı numaralarına bakmaya başladım ve Tanyeli'nin evine varınca bahçe kapısının önünde durdum. Etraf sakindi, odasının ışığı yandığına göre dönmüş olmalıydı. Evin yanındaki garajda bir araç vardı, ailesinin olabilirdi. Acaba babası ve annesi evde miydi? Yanıma inebilir miydi? Abisi görürse bana kızar mıydı?
Umurumda değildi.
Telefonumu pantolon cebimden çıkarıp o gün ezberlediğim numaraları tuşlayıp Tanyeli'yi aradım. Hızlı yürüdüğüm, heyecanlandığım için kalbim sıkışıyordu. Hatta acı verecek kadar.
Hayır, şimdi ölemezdim.
Telefon çalmaya başlayınca gözlerim bir daha odasının ışığına kaydı. Aramamı, "Alo?" diyerek açtı. "Kimsiniz?"
Doğru, numaramı bilmiyordu. Dudaklarımı yalayıp, "Aşağıya in," dedim ona.
Bir şaşkınlık yaşayarak sustu ve sonra, "Erez?" dedi sanki emin olmayı istiyordu. "Sen misin gerçekten?"
"Evet," dedim tek nefeste. "Aşağıya in, evinin önündeyim."
"Sen, nasıl..." konuşamadı, yutkunduğunu işittim. "Burada n'apıyorsun?"
"Seni görmem lazım, seni görmem gerek, seni görmek zorundayım..."
Sıralı, hızlı sözcüklerimden sonra arama kapanınca telefonumu indirdim. Sarhoş ya da delirmiş olduğumu mu düşünüyordu? İnip yanıma gelecek miydi? Ona kaba davranıyordum, gelmese hakkıydı.
Kafamı kaldırıp yağan yağmura bir daha baktım ve aynı saniyelerde kapı sesini duydum. Gözlerim heyecanla demir kapıya çevrildi ve biraz sonra önünde durduğum kapı da açıldı. Büyümüş gözler ve heyecanlı bir yüz ifadesiyle yanıma geldi. Karşımda belirmesi kalbimdeki sıkışmayı şiddetlendirdi. Az önceye kadar soğuk düşen her damla şimdi ateş gibi olmuştu. Bana iyice yaklaşıp şaşkın şekilde saçımdan ayakkabıma kadar baktı, ardından gözlerime dönüp şok olmuş şekilde, "Sen iyi misin?" dedi. "Bir anda... nereden çıktın?"
Eve yeni gelmiş gibiydi, elbisesi hâlâ üstündeydi. Saçları dağılıp ıslanmış, makyajı biraz akmıştı. Gözleri bu kadar büyük ve meraklıyken ne kadar da tatlı görünüyormuş. Yağmur damlaları yanaklarına, burnuna ve dudaklarına düşünce gözlerim o damlaları takip etti.
Dudaklarına baktım.
Onu öpmeyi istiyordum.
"Sana kötü davrandım, beni affet," dedim ona.
Ağzını kapatıp açtı. Şaşkına uğruyor, bu gece yaptığım hiçbir şeye anlam veremiyordu. Ona açıkça kötü davrandığım olmamıştı ama hiç ummadığı anlarda soğuk yapmış, kalbini kırmıştım. Bana yaptığı kurabiyeleri bile geri çevirmiştim. Kaşlarının arası kırıştı ve yanağındaki damlaları sildi. "Bunları... sonra konuşurduk, neden bu yağmurda ıslandın?"
Bir de beni düşünüyor, bir de beni düşünüyor... Hiç hak etmiyordum, üstelik o da yakında öğrenecekti. Ama hayır, şimdi bunları düşünemezdim, sadece ona bakmak, onunla olmak istiyordum. Tanyeli endişeyle kafasını arkaya çevirip evinin önünü yoklayınca tedirgin olduğunu anladım ve uzanıp elinden tuttum, o hayretle kafasını bana çevirirken de onu kenara, duvarın önüne çekip bizi sakladım. Bu sırada ona çok yaklaşmış, gözlerime ilk kez bu kadar yakından bakar olmuştum.
"Çok güzelsin," dedim.
Sanki ilk kez böyle bir iltifat almış gibi nefesini tuttu.
Sonra dudakları kıvrılmaya başladı.
Sayesinde kalbim çarptı.
"Çok mu güzelim?" diye sordu. "Güzel de değil, çok güzelim öyle mi?"
"Çok çok güzelsin," diye ekledim, nefesim yüzüne çarpıyordu, yağmur damlaları çenesine akmaya başlamıştı.
İnanamıyor gibi alt dudağını ısırdı. "Çok çok güzelim?"
"Çok çok çok güzelsin," diye bir daha ekleme yaptım.
Dudaklarındaki kıvrım arttı ve gülerken gözlerimin içine baktı, sanırım ben gülmediğim için gülmekten utandı. "Böyle sonsuza kadar sürebilir."
"Çok çok çok çok güzelsi..."
Elini ağzıma kapatarak, "Sus," dedi heyecanlı şekilde.
Titreyen eline öpücük koymamak için direndim ve avuç içine doğru gülümsedim. Gözlerimin kederli ışıltısından anlamış olmalıydı. Arkamdaki ceketimi önüme aldım ve çiçeğin üstünden kaldırdım. Bakışları küçük hareketlerimi takip etti ve çiçeği kendisine uzatırken eli ağzımdan düştü.
"Senin için," dedim eline uzatırken.
Çiçeklerin ne kadar ıslanmış, kirlenmiş olduğunu hiç görmeden tedirgin şekilde ellerimden aldı. Yüz hizasına kaldırıp yakından bakarken kokladı. Elbet çiçekler koklanırdı ama bu kadar erken yapması, takıntısı beni gülümsetti. Kokularından memnun kalıp gözlerini bana kaldırdı. "Bu saatte nereden buldun bu çiçekleri?"
Acıyla yutkundum.
"Bu çiçekler... sana gelme cesareti verdiler bana."
Ama lanetlenmiş miydi bu çiçekler?
Yaslandığı duvarda omuzları titredi, göğsü hızla inip kalktı. Buna rağmen parmak uçlarında yükselip yüzüme yaklaştığında heyecandan tepkilerim değişti, kaşlarım çatıldı. Dudaklarını yanağıma bastırıp, "Bana gelmek için cesarete ihtiyacın yok," dedi.
Benimle olmak istiyordu.
Beni istiyordu.
O geriye çekilirken ceket olan elimle sırtından tutup kendime bastırdım ve bana sıçrayan damlalar onun da yüzüne indi. Gözlerimi yüzünün aşağısına kaldırıp dudaklarına doğru baktım ve çiçekler ikimiz arasında ezilirken, "Ben gittikten sonra onunla dans ettin mi?" diye sordum. Beynimi yiyip durmuştu bu düşünce.
Eliyle üstümdeki ıslanmış gömleğe dokundu ve endişelenmiş gibi, "Çok ıslanmışsın," dedi. "Dans mı? Kim?"
"Onunla işte! Dans ettin mi?"
Hâlâ ıslandığım için endişeli göründü ve kafası karışmış şekilde, "Hayır," dedi. "Koray'ı mı diyorsun? Hayır, dans etmedim."
"Adını da biliyorsun..."
Gözlerini kırpıştırdı. "Adını bilmem de ne var ki?"
"Bir şey yok ama... onun seninle konuşmasından, seninle zorla dans etmesinden, peşinde olmasından hoşlanmıyorum," dedim. Gözlerimi kapatıp açtığımda ilgili ve heyecanlı gözlerine karşı çok savunmasız hissettim, ağrıyan başımı ona eğip alnımı alnına yasladım. "Beni izinsizce öptün."
Geri çekilmeden, "Sorun muydu?" diye sordu.
"Sorun... Tabi ya sorun, seninle ilgili her şey sorun. Çok güzelsin diyorum ya, bu bile sorun. Ama öyle değil, sandığın gibi değil," dedim hızlıca. "Sorun ama nasıl sorun... Yetmedi bana bu öpücük bana, sorun bu."
Yüzlerimiz o kadar yakındı ki, aramıza yağmur damlası bile girmiyordu. Çiçeklerin kokusu benim de burnuma yükseliyordu. Gömleğimdeki eli telaşla hareket etti ve anlamış gibi öpmek için diğer yanağıma da uzandı. Fakat engel oldum. Hareket eden yüzünü çenesinden kavrayıp ağzını ağzıma doğru çektim. "Hayır, yanağımı değil."
Gözbebeklerindeki yoğunluk yanlış bir şey yapmadığımı hissettirdi, karşı çıkmıyordu. Yanakları ısınmaya başlarken gözleri dudaklarıma çevrildi. Aramızdaki kısacık mesafeyi kapatıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım ve ıslak ağzını hissedince kendimi tutamadan inledim. Tanyeli'nin gömleğimdeki eli sıkılaştı ve parmak uçlarına yükseldi, dudaklarımız arasındaki baskı arttı.
Başımı yana eğdim ve o burnundan nefes alırken dudağımı aralanan dudaklarından kaydırdım. Hafifçe titredi ve gözlerim tamamen kapandı. Bir elim onu sırtından kendime daha çok bastırırken, diğer elim çenesi ve ağzının istediğim açıda olması için hareket ediyordu. Dışarıdan üşümüş dudakları içeriden o kadar sıcaktı ki, artık onu her gördüğümde bunu yapmayı isteyecektim, bu sıcaklığı isteyecektim.
Baskımın kuvvetiyle Tanyeli'nin kafası arkaya eğildi ve burnundan nefes alarak boğazından kısık sesler çıkardı. Dudaklarının ölçülü başlayıp çoğalan hareketlerini hissedince onun da hoşuna gittiğini anladım, bir daha kimseyi öpemeyeceği şekilde bu öpücüğü aklına kazımak istedim.
Çenesindeki elim boynuna doğru kıvrılıp saçlarının arasından geçtiğinde dudaklarımdaki dudağı hızlandı ve ben ona karşılık verirken neredeyse kalp atışlarını duydum. Aceleciliği beni gülümsetti ve dilim dudakları arasından kayınca ürperdi, hafifçe inledi. Bu sesi vücudumdaki tüm damarlara akın edip beni zamansız yakaladı.
"Tanyeli." Adını söyleyerek dudaklarını bir anlığına bıraktım ve gözlerimi açtım. O da gözlerini yavaşça açtı ve buğulanmış bakışları dudaklarıma yöneldi. "Burası nasıl oldu?"
"Hı," dedi ve elimin durduğu yeri fark edince irkildi, bir anda telaşlanıp gerilemeye çalıştı. "Şey, bir şey yok."
"Şşt," dedim ve dudaklarımı alnına sürtüp saçlarını boynundan arkaya attım. Gözlerim kulağına değince rahatsız olup bir daha uzaklaşmaya çalıştı. "Sorun yok, bakmak istiyorum."
Gözleri huzursuzca etrafta dolaşırken ben kulağının ve boynunun arkasındaki yanık yarasına doğru alçaldım. Evet, çok büyük değildi ama bir alanı kaplayan, belli ki izi kalmış bir yaraydı. Kulağı içe doğru kıvrılmış, buruşmuştu. Boynunun üstündeki tende aynı şekilde ezilmiş, koyu bir renge bürünmüştü. Baktığımda sadece onun çektiği acıyı gördüm.
"Nasıl oldu?" diye sordum bir daha.
Nabzı parmaklarım altında hızlandı. "Abimle araba kazası yaptık, neyse ki yalnız bununla kurtuldum. Çok çirkin görünüyor, nasıl fark ettin?"
Öğrendiğimi söylemek yerine yağmurda ıslanan yüzündeki sulara dokundum ve baş parmağım dudağını sıyırıp geçti. Boynunun elimin hareketine doğru şekil almasına gülümseyip, "Canın çok acımış mıydı?" diye sordum.
"Kaza sırasında kendimden geçmişim, sonra fark ettim."
"Arabayı abin mi kullanıyordu?"
Başı aşağı yukarı hareket etti. "Evet ama... böyle olmasını hiç istemezdi, sonrasında o kadar pişman oldu ki..."
Yüzümü boynuna gömdüm ve üzerindeki temiz, saf parfüm kokusunu alırken dudaklarımı tenine bastırdım. İç çekişi ve dudaklarındaki dökülen solukla beraber kulağıma geldi. Alnımı omzuna doğru sürttüm, tekrar doğrulurken hâlâ parmak uçlarında durduğunu gördüm. Ve dudaklarının hâlâ ayrık olduğunu.
Göz göze geldik ve sonra onu tekrar öpmek için eğildim. Bu kez daha sert şekilde dudaklarımı aralıktan kaydırıp vücudunu tamamen kendime bastırdım. Baskımla beraber geriledi ve sırtı duvarla bütünleşirken bir eli enseme ulaştı, saçlarım arasından kaydı.
Elimi beli boyunca kaydırdım. "Yarın okul yok, tekrar gelebilir miyim seni öpmek için?"
"Evet," dedi üzerine düşünmeden.
Alnımı alnına koydum ve elimi kafasına götürdüm, ıslak saçlarına dokunarak, "Üzgünüm, çok ıslandın," dedim.
"Sorun değil," derken bir kez daha ağzıma yaklaşınca ona gülümsedim. Saçlarını okşayarak dudaklarımı dudaklarıyla birleştirdim.
"Hey!"
Bir gür ses yakında duyulunca Tanyeli irkildi ve benden uzaklaşırken kafasını duvara çarptı. Elimin birini dudaklarıma koydum ve onun başına bakacaktım ki, bize yaklaşan abisini gördüm. Bağıran da oydu, bizi görmüştü. Vücudumu ona çevirdim ve içimden küfrettim. Bu iyi olmamıştı, Tanyeli'yi utandırmak istemezdim.
Tanyeli panikle, "Abi?" derken, Merih gözlerini bana odakladı ve sert bakışlarının altından bakıp kardeşine döndü. Her ikimizi de baştan aşağıya süzdü. İkimiz de ıslak birer maymuna benziyorduk. Saçlarımız yapışmış, yüzlerimiz ve dudaklarımız kızarmıştı. Merih sinirle soluk alıp, "Üşümüşsün, eve geç," dedi Tanyeli'ye.
Tanyeli'ye utanarak abisine yaklaştı. "Beraber geçelim."
"Tanyeli'nin geleceğimden haberi yoktu," diyerek öne çıktım onu savunma güdüsüyle. Bakışları sertçe bana döndü. Üzerinde bir siyah tişörtle eşofman vardı, evdeyken kardeşinin yokluğunu fark etmiş gibiydi. "Bir suçu yok, onu da şaşkına çevirdim, kızma."
"Sen kimsin ki senin için kardeşime kızacağım." Üzerime doğru bir adım gelince, "Abi, sakın!" diyerek ona seslendi Tanyeli. "Eve geçelim, gerçekten üşüdüm."
Ona baktım, çatılmış kaşlarım hemen yumuşadı. Yanakları kızarmış, dudakları titriyordu. Çiçeklerine o kadar sıkı sarılmıştı ki, gülümsedim.
"Tamam," dedi abisi ve onun elinden tuttu, Tanyeli onu eve doğru çekiştirirken bana parmağını salladı. "Seninle görüşeceğiz."
Vaktim olur muydu...
Ona bir şey demeden abisini kendisiyle beraber içeriye çeken Tanyeli'ye baktım. Son kez başını bana çevirip baktığında dudaklarımı kıvırdım ve o da gülümsedi. Ne kadar güzel.
Canım benim.
Onlar içeriye girene kadar Merih'de dönüp dönüp bana baktı ama kardeşine sinirli görünmüyordu. Onu üzmez, incitecek bir şey yapmazdı değil mi? Öyle bir abiye benzemiyordu ama...
Onlar evlerine girince sırtımı duvara yaslayıp mesaj çektim.
Seni zor durumda bırakmak istemedim. Abin sana kızacak olursa tüm suçu bana yık, dilersen seni zorladığımı söyle.
Yüzümdeki yağmur damlalarını silip odasının ışığına baktım ve duvar altından çıkıp süratle ilerlemeye başladım. Aptal gibi gülümsüyordum, durduramıyordum.
Mesajıma yanıt gelince en azından abisiyle kavga etmediğini anladım.
Hayır, abim sadece kıskançlık yapıyor. Bana zarar vermez. Ayrıca beni zorla öpmedin.
Cesaret edip ona son bir mesaj daha yazdım.
Eğer kendi kokunu da merak ediyorsan... çok güzel kokuyorsun.
Sırıtarak sokağın köşesini döndüm. Telefonu cebime atarken ceketimi orada unuttuğumu fark ettim. Bir önemi yoktu, belki Tanyeli onu alırdı. Saçlarımdaki suları temizleyerek sokağın sonuna kadar koştum, gülerek elimi dudağımda gezdirdim. Siktir, şimdiden bir daha istiyordum.
Onu gerçekten seviyorum. Gerçekten.
İndiğim durağa yürüyüp aşağıya indim, gelmek üzere olan metroyu bekledim. Son metro saatiydi, ıslak olduğum için hiçbir yere oturmadım. Gözlerimi kapatıp Tanyeli'yi hayal ettim. Onu öpmeyi hayal etmiştim ama bu kadar teslim olacağım bir duygu yaşayacağımı düşünmemiştim.
Metrodan çıkıp tanıdık sokaklarda yürüdüm, yağmur hâlâ dinmemişti. Eve yaklaştım ve bahçe kapısını açarken dudaklarımı yaladım. Kapıdan geçtiğimde de annemi sokak kapısı önünde görüp afalladım, o da beni görünce nefes verip, "Nerede kaldın?" diye sordu.
Omuz silktim. "Neden burada bekliyorsun?"
"Seni çok merak ediyorum," dedi ben eşikten geçerken. Kolumdan tutup yüzüme yakından baktı. "İyi misin?"
Kaşlarım kalktı. "Evet, n'oldu ki?"
Annem sokak kapısını kapatıp kilitleyerek bana üzüntüyle baktı. "Kemal Bey," dediğinde yüzümdeki gülümseme düştü. Gerçek hayata dönüşüm acımasız ve sert oldu. "Bakma öyle yüzüme, market sahibi Kemal'den bahsediyorum. Evinde ölü bulunmuş, inanamadım. Ve çok korktum, sen gelene kadar başına bir iş gelmesinden korktum. Neyse ki sağ salim döndün..."
BÖLÜM SONU.
Bölüme tepkinizi bir emoji ile bırakın. 🥹
Yorumlar yükleniyor...