4: TUTULAMAYAN YAS.
Merhabaaaa. Tepkilerinizi çok merak ettiğim bir bölüm, bu yüzden lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin. Ayrıca oy veriyorsunuz değil mi?

4: TUTULAMAYAN YAS.
Ya birini, yaşayacak kadar çok sevseydim?
Konuşana kadar korktuğum ölüm duygusu, ona rıza verdikten sonra çok daha hafiflemiş şekilde içimde yaşıyordu. İstemsizce düşünüyordum ki... kendimi artık Duru'nun ölümünden daha az sorumlu hissedebilirdim.
Ağlayarak yarım bıraktığım konuşmamızdan sonra kendimi hapsettiğim odadan çıkmak için bir daha kapıya uzandım. O konuşmayı yarım bırakmıştım çünkü bana beyin ölümünden bahsedince yüreğim ağzıma gelmişti. Nasıl, ne zaman olacağını bile soramamıştım. Bu üçüncü denememdi ama onunla karşılaşacağım için gergindim. Sonunda kapıyı açıp dışarıya çıktım ve terliklerle holü yürüdüm. Uyanalı epey olmuştu ama odada olmadığı için saatten haberim yoktu. Köşeyi dönünce salon kapısının açık olduğunu görüp hayretle gözlerimi büyüttüm. Yaklaşarak dışarıdaki beyazlığa baktım ve vücudum anında üşürken Affan'ı gördüm.
Aracının üstündeki karları temizliyor, elleriyle etrafa savuruyordu. Bordu, büyük arabaydı. Gideceği için aracı temizlediği düşüncesi ilk birkaç saniyede aklıma geldi ama... hiç gitmeye hazırlanmış değildi. Üzerinde bir kazak ile belinden düşecekmiş gibi görünen eşofman taşıyordu, haliyle bu soğukta bir yere böyle gidemezdi. Ellerinin hareketini takip ettim ve işinin birkaç dakika daha süreceğini anladım.
Kapı açık ve belki...
Yarım dakika içinde bir dizi şey düşündüm. Bu soğukta çok uzaklaşamayacağımı, canımı yakacağımı, evden başka gidecek hiçbir yerim olmadığını ve zaten orayı da bildiklerini. Fakat umut akıllıca bir duygu değildi, bu yüzden arkamı dönüp portmantodan elime gelen ilk kalın kıyafeti aldım ve onu kontrol ederek dışarıya çıktım. Soğukla mücadele etmekte zorlandığım ve aslında vaktim olmadığı için de bir anda basamakları indim, koşmaya başladım.
Evin arkasına doğru kaçacağım için beni göremezdi ama varlığımı fark eder miydi, bilmiyorum. Birkaç metre koşup evin köşesinden döndüm ve burnumdan içeriye giren her soğuk nefeste donduğumu hissettim. Körlemesine, düşünmeden ve etrafa bakmadan sadece koşmaya devam etmek istedim ama bir sonraki adımımda tökezledim, zaten büyük gelen ev terliği ayağımdan çıkıp fırladı. Çıplak ayağım kara gömülünce çığlık atıp durdum ve ayağımı kaldırıp kendi etrafımda döndüm. Parmaklarım yanmış kadar acımıştı.
"Hayır hayır..."
Böyle sonuçlanacağını biliyordum, akıllıca olan bunu yapmamaktı. Terliği almak için bir adım sektim ve aynı anda onun da evin köşesinden döndüğünü gördüm. İnleyerek yüz buruşturdum ve Affan bana yaklaşırken ilerideki terliğe baktım. "Verebilir misin?"
Kaçmaya yeltendiğim için öfke duyacağını sandım ama kar içindeki terliğine ve bir de bana bakıp yüzümü, gözlerimi ve saçlarımı izledi. İğne gibi batan rüzgârda titrek bir soluk aldığımda terliğe yaklaştı ve onu alıp karşıma kadar bıraktı.
"Bu gerçekten gereksizdi," dedi, kaçma girişimim için.
İçindeki karları silkmek için eğilip terliği aldım ve aramızda dökülen karlara bakarken yanaklarım ısındı. Tekrar yere bırakıp ayağımı içime soktum. "Aslında kaçarken öyle olduğunu düşündüm ama... Çok soğuk, eve dönmeliyim."
O giyindiğim büyük monta bakarken ben arkamı dönüp koşmaya başladım. Hayatı kaçırmamı sağlayan her şey gibi, bu durumumdan da nefret ederek evin kapısından girdiğimde Yalın'ı gördüm, gitmediğini anladım. Elinde bir yeşil elmayla koltuğa oturmuş, bana doğru kaşlarını kaldırmıştı. Üzerinde yalnız bir askılı atletle olduğunu görünce bakışlarımı çektim ve derhal koltuğa geçtim, montu etrafıma sararak ısınmaya çalıştım.
Yalın bana, "Dışarıda n'apıyordun?" dedi sertçe.
"Kaçıyordum ama çok soğuk."
"Buradan nasıl uzaklaşmayı düşündün?" diye sorarken sesinde küçümseme vardı.
"Düşünmedim," dedim sessizce.
"Düşüncesiz birisi olduğun belli," dediğinde gözlerim kendisine döndü.
"Neden böyle söyledin?" diye sordum.
Hiddetle, "Nasıl bir çocuk yetiştirdiğinden belli," dedi.
Söyledikleri kalbime dokunduğu için cevap veremedim. Ölecekken bile kalbimi kırmak bu kadar kolay olmasaydı keşke. Dışarıdan her şey ne kadar farklı görünebilirdi, benim hayatım bunun kanıtıydı. Soğuktan kızaran yüzümü önüme çevirince Affan'ın kaldığı yerden arabasıyla ilgilendiğini gördüm. Yalın kalkıp kapıyı kapatmaya gitti ve eve gelen soğuk azalınca montu çıkardım. Avuçlarımda tutarken kendime yüz buruşturdum. Kalın ve temiz kokan bir monttu, sanırım yerine asmalıydım.
Kalkıp onu portmantoya bırakırken Yalın'ın bakışlarını üzerimde hissederek gerim gerim oldum. Sonra başımı kaldırıp baktım ona. "O... bana kardeşiyle ilgili pek bir şey söylemiyor," dedim. "Kızma ama ben onu merak ediyorum. Bir fotoğrafını görebilir miyim?"
Yalın bu isteğime şaşırmıştı. Fakat tahmin ettiğimin aksine rahatsızlık duymadı. Dışarıdaki Affan'a bir göz atıp, "Gel," dedi.
Onu takip etmeye başladım ve adımları üst kata, dün Affan ile konuştuğumuz odaya yaklaşınca ruhum daraldı. İçeriye girdi ve çalışma masasına yaklaşırken beni eşiğin önünde bıraktı. Acı verici şekilde heyecanlandım, Duru'yu gerçekten merak ediyordum. Gözlerini onun masasında dolaştırıp bana döndü.
"Fotoğrafı vardı, kaldırmış."
"Ah," diyebildim. Belki de görmek canını yakıyordu, onu daha çok özlemesine sebep oluyordu.
Yalın iç çekerek masanın ön tarafındaki çekmeceyi açtı ve içini karıştırdıktan sonra bir çerçeve çıkardı. Yanıma yaklaşırken hole çıktım ve karşımda yer alıp çerçeveyi gösterince bir küçük kız gördüm. Doğrusu fotoğrafta hem Affan hem kız kardeşi vardı. Kızın üzerindeki okul formasını hemen fark etmiştim, çünkü Ayaz bunun erkek versiyonunu giyiyordu. Fotoğrafın arka planı da okul bahçesiydi ve karnesini elinde tutan Duru, Affan'ın kucağındaydı. Kakülleri vardı, gülümsemesi yanaklarını ikiye ayırmıştı adeta. Diş telleri takılıydı, bu onu daha da sevimli kılıyordu. Affan'ın güneş gözlüklerine rağmen kız kardeşini seyrettiğini, yüzünün yan durmasından anlamıştım.
Fotoğrafa yaklaşan parmağım titredi.
Ayaz'ın karnesini almak için okula gittiğim bir gün olmuştu ama... Duru'yu gördüğümü hiç hatırlamıyordum.
"Gözleri aynı mı?" Sorusu dudaklarımdan döküldü.
"Evet," dedi Yalın. "Hepsinin gözleri amber renginde."
Amber mi? Demek bu renkti gözlerinin rengi.
Parmaklarım dokunmadan çerçeveyi indirdi. "Fotoğrafı çeken benim. İlk karnesi olunca abisiyle gitmek istemişti. Güzel gülümsüyor değil mi? Tabi, artık yapamaz." Sesi cümleye başlarken hassastı ama sonra rahatsız bir hal aldı. "Bir çocuğun bunu yapabildiğine inanamıyorum."
Ayaz'ın yüzüne duyduğum özlem, o bunu söylediğinde bile azalmadı. Her an ağlayacakmış gibi görünen yüzümü saklayıp, "Diğer kardeşi yaşayacak," dedim.
"Doğa," diye mırıldandı adını. "Kalbi vermeyi kabul etmişsin."
"Evet ama... Affan..." adını ilk kez sesli söyleyince hayatımda artık yeni birisinin olduğunu idrak ettim. "Uyumlu olma ihtimalimizi düşük görüyor."
Daha insani bir ses tonunda, "Uyması için dua etsen iyi olur," dedi.
Bir şey ekleyecekse de yakından ses gelince konuşmayı sürdürmedi. Onunla sol taraftaki merdivene baktık. Affan basamakları çıkarken bize bakıyordu. Odası önünden çekildim ve o yaklaşıp aramızdan geçerken Yalın'ı süzüp elindeki çerçeveye uzandı, onu alıp odasındaki masaya bırakmak için uzaklaştı. Kardeşinden bahsetmediği halde onu tanımak için gösterdiğim çabaya kızacağını düşündüm ama bana bakmıyordu bile. Yalın'a, "Odamı karıştırma," dedi.
Yalın onun arkasından içeriye girip yanına yürürken, "Doğru, nereden ne sırrın çıkacağını ikimiz de bilmiyoruz," dedi. Kendi etrafında dönerek odayı süzdü.
Affan huzursuz, hatta neredeyse mahcup göründü.
Doğru vakit miydi bilmiyordum ama onunla bir durumu konuşmam lazımdı. Yalın onu baş sallayarak onayladığı sırada, "Eve gitmem gerekiyor," dedim sesimi bir oktav yükseltip. Her ikisi de bana dönünce cümleyi eksik kurduğumu fark ettim. "Giysilerime, bazı eşyalarıma ihtiyacım var."
Onlara birkaç gündür üstümden çıkmayan kıyafetleri gösterme gereği gördüm.
"Bunu yapsan çok güzel olur," dedi Affan, Yalın'a.
Yalın'da, "O benim değil, senin sorunun," dedi. "Nerede yaşadığını bile bilmiyorum."
Huzursuzca, "Sanırım öyle demek istemedin," dedim.
"Doğru, benim," dedi Affan ve bu tarafa yürüdü. "Hazırlanmamı aşağıda bekle."
O üstüme doğru yürürken ben de geriledim ve sonra ardıma dönüp basamaklara doğru hızlandım. Aşağıya geçince yalnız olmaktan faydalanıp mutfağa geçtim, bir bardak su içip çekinerek dolabı açtım. Yiyeceklerin hiçbirini canım çekmedi, bu yüzden daha önce gördüğüm fıstık ezmesi kavanozunu aldım. İki dilim ekmekle yerken tezgâhtaki robotu gördüm, içinde yeşil bir sıvı vardı. Bir şeyler karıştırılmış gibi. Bunu hiç yapmamıştım ama televizyonda, programda sağlıklı şeylerin karıştırılıp içildiğini görmüştüm. Yaklaşıp kapağını açtım ve yeşillik kokusunu aldım. Bir kaşığı içine uzatıp koyu kıvamdaki yeşil şeyden biraz aldım ama tadına baktığıma pişman oldum.
Maydanoz kokuyordu ve lezzetsizdi.
Yakalanmadan robotun kapağını kapatıp biraz daha su aldım kendime. Fıstık ezmesi hoşuma gidince de kavanozdan bir kaşık alıp yedim ve sonra hızla oraları topladım, hiç kanıt bırakmadan mutfaktan çıktım. Salona geçerken de köpeğin merdivenden indiğini gördüm, basamaklarda adeta uçuyordu. Ona çok yaklaşmadan koltuğa oturdum.
O da köşeye oturup bana doğru kısık kısık havladı.
"Aslında tatlı görünüyorsun," dedim. "Ama beni ısırma, canım çok acıyor."
Sakin görüntüsüne aldanıp terlikteki ayağıma baktım. Hâlâ kızarıktı, çorap almayı unutmasam iyi olurdu. Hayvanın heyecanlı havlayışını duyana kadar kendimle ilgilendim ve sonra Affan'ın indiğini anladım. Üzerinde, fermuarını boğazına kadar çektiği bir siyah montla, koyu kot pantolon vardı. Saçları gündüzleri parlıyordu, geceleriyse... karanlıkta o parıltı seçilmiyordu. Köpeği sevmek için vakit ayırması gerektiğini fark etti ve hayvan birkaç kez yüzünü yalarken sabırla onu izledi. Köpek çekilince de doğrulup bu tarafa yürüdü.
"Kaçarken giydiğin montu giyebilirsin," dedi.
O da yalnız bir hırkayla çıkamayacağımın farkındaydı ama... "Fazladan montun var mı?"
"Giyebilirsin dedim ya."
"Bir tane yetmez," dedim, verdiğim rahatsızlığa engel olamıyordum.
Tek kaşı kalktı ve eliyle aracını gösterdi. "Sadece iki dakika yürüyeceksin."
"Aslında hiç kullanılmamış çorap da varsa..." bunu istemek zorunda kaldığım için utandım.
Cevap vermemesi bu utancı sakinleştirdi ve arkasını dönüp merdivenleri geri çıktı. Uzun boyu vardı, olduğum yere yaklaştığında hemen fark ediyordum. Dönüşünü de o kadrajıma girmeden fark ettim ve yakın mesafeden eşyaları koltuğun kenarına bırakınca ona bakamadan uzanıp aldım. İki mont vardı, bir de üstünde etiketi olan çorap. Önce çorabı giydim, tabanları neredeyse bileklerime çıkıyordu.
Kalkıp ilk daha ufak duran montu giyindim ve o beni izlerken ikinciyi giymek için çabaladım. Altımdaki mont kalın olduğu için diğerini giymek kolay olmuyordu. Sol kolumu geçirene kadar nefes nefese kaldım ve yapamayacağımı anlayınca pes ettim. Dudaklarımı yalayarak kafamı kaldırınca Affan'ın öylece beni seyrettiğini gördüm.
"Daha önce hiç böyle bir şeye şahit olmamıştım," dedi.
"Aslında ben..." yorulan kollarımı indirince mont dizlerime kadar süründü. "Birkaç kez bunu başarmıştım."
Yüzümden çok saçlarıma baktığını görünce onları çok dağıttığımı düşündüm. "O halde tekrar yapabilirsin."
Montu yakaladım ve sağ kolunu geçirmek için tüm gücümü kullandım. Daha sert bir çekişle kolumdan girince dudaklarım kıvrıldı. Kollarım epey sıkışmıştı fakat üşümekten daha iyiydi, eğer altımda kalın bir kazak olsaydı iki mont giymezdim ama hırkamın yakaları bile açıktı. Montun fermuarı kapanmasa da sorun değildi, zafer gülümsememin saçmalığını fark edince yanaklarım ısındı ve ona bakamadan arkamı döndüm.
Kapıyı açınca bir şeyi daha fark ettim, ayakkabılarım yoktu.
Terliklerle çıkacaktım ki, "Bunların bağcıklarını bağla, ayağından çıkmaz," dedi arkamdan.
Verandaya bıraktığı ayakkabıları hemen giymeye başladım. Spor, lacivert ayakkabılardı. O köpeği salona yollayıp kapıyı kapattı ve aracına ilerleyip binerken ben işimi halledip doğruldum, yaklaşıp tedirgince arka koltuğun kapısını açtım. Kendimi yerleştirirken montların ağırlığını adeta vücudumda hissettim.
Kafamı kaldırınca dikiz aynasından baktığını gördüm.
"Ben senin şoförün değilim," dedi.
Aralık dudaklarımdan bir nefes verip onun yanındaki boş koltuğa baktım. "Yanına oturup seni rahatsız etmek istemedim."
Samimiyetime inandı mı bilmiyorum ama başka bir şey demeden arabayı çalıştırdı. Ellerimi dizlerimin arasına koyup onun ellerini izledim. Motor gürültü çıkardı ama araç zorlanmadan karların arasından sıyrıldı, hafif bir yükseklikten geçip engebeli yolda ilerledikten sonra araç yoluna indi. Bir dakika sonra ev uzakta kalmıştı.
Bir müddet yolda hiçbir araç görmedim, yalnızca dağın tepelerindeki, ağaçlıkların aralarındaki tek tük evleri gördüm. İnsanların nadiren geldiği bir bölge olduğu açıktı. Arabanın içi ısınınca ben de ısınmaya başladım ama montu çıkarmak istemedim, giymesi çok zahmetliydi.
"Ne kadar sürecek?" diye sordum.
O sırada kendi montunu çıkarmaya çalışıyordu. "İstanbul ile Bursa arası ne kadar sürebilir?"
"Ne kadar sürebilir?" dedim merakla.
Dikiz aynasından kısacık bakınca onu rahatsız ettiğimi anladım. Bu yüzden önüme eğilip ellerimi seyrettim. Zaten cevap vermedi, ses tınısından anladığım kadarıyla sorumu ciddiyetsiz bulmuştu ama gerçekten bilmiyordum.
Başka şehir olduğu için uzun süreceğini farz ettim ve cama doğru yaslanıp kollarımı etrafıma doladım. Rusya'ya gideceğimizi ima etmişti fakat oraya dönmek beni endişelendiriyordu, Ayaz'ı çok özlemiş olsam da Rusya'da hiç güvende olmayacaktım.
Ama... Affan, kalbim için beni korumak zorundaydı değil mi?
Fakat beni neyden koruyacağını açıklayamazdım, bunlar özel şeylerdi ve o çok yabancı birisiydi. Yanından ayrılmazdım, hem o güvenlikli birisine benziyordu, Rauf onun koruması bile olabilirdi. O adam beni incitmişti, demek başkalarını da incitebilirdi.
"Rauf," diyerek içimden konuşmaya son verdim. "O senin yardımcın, ya da çalışanın mı?"
"Babamın çalışanı."
Bu noktada yanılmıştım demek ki. Acaba... bana kötü davranmasının sebebi babasının öyle istemesi miydi? O nasıl bir adamdı, bana tahammülü ve öfkesi ne durumdaydı? "Bu kimin fikriydi?" diye sormadan yapamadım. "Yani... kardeşine kalbimi verebileceğim fikri."
Bir daha, "Babamın," dedi.
Konuşmaya istekli olmadığı için daha fazla soru sormadım. Fotoğrafımı gördüğünü söylemişti, hakkımda bir araştırma yaparken mi böyle delice bir fikre kapılmıştı babası? Gözüm ön sileceklere kaydı ve onların, düşen karları hızla temizlediğini gördüm. Bir yerlere yaklaşmış olmalıyız ki yanımızda sık arabalar geçmeye başladı.
Son bir soru sorma isteğiyle, "Baban beni görünce... ya da görecek mi bilmiyorum ama bana kötü davranacak mı?" diye sordum. Son günlerde hayatım şok etkisiyle değişime uğramıştı, en azından kendimi buna hazırlamak istiyordum.
"Öfke ve acısının dinmesini bekliyor," dedi kısaca.
"O yüzden mi... sen buradasın? Baban yerine mi? O geldiğinde..."
"Doğru anlamışsın," dedi. "Tüm bu süreçte yanında babamın olmasını bekliyorum."
Paniklemiş hissederek yanaklarımı şişirdim. Babası o kadar acılı ve öfkeliyse, bana zarar verirse...
Gerçi bir şey yapamaz değil mi? Kalbimi isterken bana zarar veremezler ki.
Zihnimde o kadar köşeye sıkıştım ki, soğuğa rağmen camı açıp rüzgârı hissettim. Birkaç nefesin ardından kapatıp gözlerime, yanaklarıma dokundum. Lütfen, habire ağlayamam.
Biraz daha yol gittik ve ben sıcaklıkta mayışırken etraf tanıdık gelmeye başladı. Eve yaklaştığımızı anlayınca sanki Ayaz'ı görebilirmişim gibi heyecanlandım. Navigasyonun alçak sesini duyuyordum, buraya ilk kez geliyordu. Aracını evin arazisine yerleştirip durunca direkt kapıyı açtım, İstanbul'da kar yoktu ama soğuk ve yağmurluydu.
Evin kapısına gelince kendimi hazırlamadığım duygular hissettim. Kapı kapalıydı, nasıl açacağımı bilemeyip elimi kaldırdım ve aynı anda kapı açılınca hayrette kaldım. Nazan'ı görünce ve o bana uzanıp şaşkınlık içinde sarılınca ellerim dondu. "Döndünüz mü? İnanamıyorum, sizi çok merak ettim!"
"Sen gitmemiş miydin?" dedim geri çekildiğimde.
"Gittim, gittim! Polise gittim, sizi kaçırdıklarını söyleyip eve döndüm, belki bir umut dönersin diye..."
Dudaklarım titredi. "Gerçekten mi? Merak mı ettin beni?"
"Tabii ki Milena, çok ettim. Neyse ki sağlıklısın." Gerileyip beni bir daha bakışlarıyla kuşattı ve sonra gözleri omzumun üstünden arkaya kaydı. Affan'ı fark ettiği anlaşıldı ve ben eve girerken, "O kim?" diye sordu.
Şu an onu umursamıyordum, Nazan'ı gördüğüme sevinmiştim. Çekingen şekilde uzanıp ona bir daha sarılırken yanağımı omzuna yasladım.
"Evden git," dedi o sırada, Affan.
Bunu Nazan'a dediğini anlayıp doğruldum ve onun etrafını inceleyerek hole girdiğini gördüm. Söylediği Nazan'a ulaştı ve kadın bana anlamayarak bakınca onu ellerinden tuttum. Parlayan gözlerle, "Ben... artık burada yaşamayacağım," dedim. Ben artık yaşamayacağım. "İhtiyacım olanları almak için geldim, geri döneceğim."
"Ama nereye?" diye sordu.
"Ayaz'ın yanına gideceğim," dedim yalanla gerçeği karıştırarak. "Orada... oğlumla olacağım. Beni beklemene çok sevindim ama... burada kalmaya devam edemezsin."
Kafası karışmış şekilde, "Oğlunuzu görecek misiniz?" diye sordu.
"Tabi," dedim zoraki bir gülümsemeyle. "Bazı kötü şeyler yaşandı, hayatımın değişmesi gerek. Ben... eşyalarımı toplarken sen de toplan istersen."
Salonun kapısından geçen Affan'a yüzünde korku dolu mimiklerle bakıp ellerimi sıktı. "Güvende misiniz?"
Ölmeyecek kadar değil.
"Sana yardım edeyim mi?" diye sordum. "Hazırlanmana."
Mahcupça, "Asıl ben size yardım edeyim," dedi.
"Gerek yok, gerçekten," diyerek onu bir daha kucakladım ve arkamı dönüp hemen merdivene çıktım. Basamakları ikişerli tırmanarak odama geçtim. Dolapta bir büyük çanta vardı, onu her şeyimi olduğu gibi Rusya'dan getirmiştim. İçini açıp dolaptan kıyafet ayıklamaya başladım. Kaldığım yer buradan daha soğuk olduğu için en kalın kürk, kaban ve montun yanına, bere, atkı aldım. Kalın kazaklarımı, çamaşır ve giysilerimi katlayıp koydum. Banyoda bulunan bakım eşyalarını kucaklayıp diğer bir çantaya bıraktım, sonra yavaşlayarak komodine ilerledim.
Çekmeceyi açıp saklı defterimi çıkardım. İçinde kaybettiğim ailemle ilgili bazı anılarım, fotoğraflarım vardı. Parmaklarım titreyerek birkaç fotoğrafa dokunurken yüzüm hüzünle kırıştı. Kardeşimle olan hatıra fotoğrafımız bana dehşet bir kayboluşu hatırlattı.
Defteri bir süre göğsümün üstünde tutup ardından onu çantaya koydum, fermuarlarını kapatıp yere bırakırken de yalnız olmadığımı hissettim. Başım yüz seksen derece döndü. Affan oda kapısı önünde durmuş, gözlerini içeride dolaştırıyordu. Rahatsız hissettim ve gözleri, kapakları açık dolabımdan sonra makyaj masasını, komodinleri dolaştı. Beni tetikte bırakan süzüşünü gözlerimin içine bakarak bitirdi.
"Kaçırılırken yüzüğünü mü kaybettin?"
"Yüzük mü?" Refleksle ellerime baktım.
"Evlilik yüzüğün."
Yalanımı açığa çıkaracak bir şey demeden kapıya ulaştım. Kendisine bakamadan çıktım ve Ayaz'ın odasına girince özlem duygusu yoğunlaştı. En yakındaki fotoğrafını alıp öptüm ve sonra dolabından bir kıyafetini aldım, pijamasıydı. Çerçeveyi pijamanın içine saklayıp onun bıraktığı izlere baktım.
Onun için her şeyi yapacağımın sözünü vermeseydim bile yine onun için ölümü göze alırdım.
Yatağına dokunup yastığını okşadım. Onun varoluşsal sorunları yüzünden aramızda hiçbir zaman o yakınlığı kuramamıştık ama kalben... o benim her şeyimdi.
"Özür dilerim abla, daha iyisini yapmak istedim..."
Fısıltımın yankısından bile korkup sustum ve bir daha geri dönmeyeceği yatağını düzeltip odadan çıktım. Kapısını kapatıp Kerim'in odasına girdim. Kasası o gün bıraktığı gibi açıktı. İçinden pasaportu aldım, başka hiçbir para, ganimet bırakmamıştı. Bunları da çantaya bırakmak için odama girerken Affan'ın son basamakta, elinde montuyla beklediğini gördüm.
Her şeyi tamamlayıp çantalarla basamakta inerken, "Bu merdiven miydi?" diye sordu.
"Ne miydi?"
"Rauf'un seni düşürdüğünü söylemiştin."
Ahşap basamaklara göz atarken yüzüm düştü. "Evet, buydu. Bak, kan lekesi bile olabilir..." bakmak için eğilmeye çalıştım ama çantalar ve bu yük gibi montlarla çok zordu.
"Bir daha düşeceksin," dedi.
Eğilmekten vazgeçip basamakları indim ve çantaları dış kapı önüne bırakıp Nazan'ın odasına yürüdüm. Eş zamanlı olarak kendisi de hazırlanmış vaziyette çıkıp benimle karşılaştı. "Hazırlandım, ocağı kapatıp şömineyi de söndürdüm."
Kollarından tutup, "Tüm yardımların, iyiliğin için teşekkür ederim," dedim. "Seni de bırakalım..." bu fikrimi paylaşmak için arkama döndüm ama Affan çantalarla beraber ayrılmıştı evden. Tekrar kendisine bakıp, "Gidelim," diye devam ettim.
Çıkarken sokak kapısı önündeki parçalanmış kâğıtları görüp yavaşladım. Kapının iç tarafına astığım çizimin Ayaz'a ait olduğunu mu anlayıp çekip almıştı, parçalayıp yere fırlatmıştı? Nazan da yerdeki kâğıtlara bakarken şaşırdı ve ben eğilip titreyen çenemle o kâğıtları toplarken ne diyeceğini bilemedi. Evin kapısını kilitleyip anahtarı bana verdi. İhtiyacım olmayacaktı ama yine de cebime koyup onunla araca yaklaştım. Koltuğa yan yana oturduğumuzda Affan arkasına dönüp Nazan'a baktı. Hiç fark etmemiştim ama saçlarını dağıtmıştı, kumral tutamlar alın çizgisine yaslanmıştı. "Polise ne anlattın?" diye sordu.
Nazan tedirginlik duyarak, "Siz kimsiniz?" diye sordu.
"Polise ne anlattın?"
Bundan kaçamayacağını anlayınca, "Gece yarısı, yüzünü bile tam görmediğim bir adamın... Milena'yı kaçırdığını söyledim," dedi.
"Yüzünü bile görmedin mi? Keşke görebilseydin. Her şeyden kurtulmanın yolunu buluyor..."
Bu Rauf'la ilgili söyleyeceğini düşündüğüm bir şey değildi.
Sanırım ondan hoşlanmıyordu.
Arabayı çalıştırmak için önüne döndüğünde Nazan'da biraz gevşedi. İçteki montumun fermuarını indirip saçlarımı düzelttim ve uzaklaştığım eve bakarken hayatıma dokunan her şeyi kaybettiğimi fark ettim. İnsanları, eşyaları, anıları, sevgiyi... Artık kimse kalmayınca da kendimi.
Trafiğin sıkılaştığı bir noktada Nazan'a aracından inmesini söyledi ve yalnız kaldığımızda onun arkasından üzgünce baktım. Beni evde beklemişti, annem ve kardeşimden başka kimse yapmazdı bunu.
Araç yavaşlayınca durduğumuz yere baktım. Benzinlik önüydü. Yaklaşan genç çalışanla iki çift cümle konuştu ve araba deposunun dolmasını beklerken yüzünü, kollarıyla kavradığı direksiyona yasladı. O burada olmak istemiyormuş ya da ben burada değilmişim gibiyken, solgun güneşteki saçlarına baktım. Fotoğraftaki gibi, Duru'yla aynı renkteydi.
Yoğun karlanmadan eve yaklaştığımızı anladım, güneş de batmıştı. Yolun sonunda arabayı karların arasına soktu ve eve en yakın olabilecek yerde durdurdu. Araç kapılarını açmadan önce de dikiz aynasından bana baktı. Ellerim onun montunun ceplerinde kaybolurken, "Yarın hastaneye gideceğiz," dedi bana.
Kalp atışlarım hızlandı. "Ne için?"
"Nakil için bir dizi test gerekli. Kan testi, EKO, EKG, doku uyumu için birkaç şey daha."
Bir dizi test mi? "Canımın yanmayacağını söylemiştin!" dedim sitemle.
Canımı yakacak bir şey görememiş gibi baktı. "Bunlar zararsız testler."
"Kan testi?" dedim açıklayarak. "Kan vereceğim."
Bazen unutuyordum acıyı insanlarla farklı şekilde algıladığımı, bu yüzden düşünmeden konuştuğum oluyordu. Söylediklerimde bir mana bulamadı ama aramadı da, gözleriyle çehremi kuşatıp bana birkaç saniye baktıktan sonra aracın kilitli kapılarını açtı. Derin nefeslerle kendimi sakinleştirip arkasından indim ve o bagajdan aldığı çantalarla ilerlerken karlara biraz hırçınca vurarak yürüdüm.
"Pantolonuma geliyor," dedi önümden.
Omuzlarımı silktim ve verandayı arkasından çıktım. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde çantaları kenara bırakıp doğruldu. Arkasından süzülüp sessizce kaldığım odaya yürüdüm, kapısını kapatıp yatağa oturdum. Bir dizi testten bazıları illaki tenimi acıtacaktı, kendimi buna hazırlamalıydım. Montları çıkarırken temizlenmiş kokularını bir daha soludum. Bir daha ona ve ailesine ait olan hiçbir şeye ihtiyaç duymayı istemiyordum.
Mideme yapışan korku hissinin azalmasını bekleyip salona geçtim. Gürültüler diğer holün oradan, sanırım mutfaktan geliyordu. Yaklaşarak mutfak kapısından bir göz atınca Affan'la Yalın'ı adanın iki yanında karşılıklı buldum. Yalın aralarına bir çatal uzatmış, "Tadına bak," diyordu.
Affan su bardağını dudaklarından ayırarak, "Komik değilsin," dedi.
Yalın, "Elimde değil, sürekli bu espriyi yapasım geliyor," dedi, sanki onu gülümsetmek istiyor gibi.
Kişisel konuşmalarının içinde olmamak için uzaklaşacaktım ki Yalın beni fark etti ve bakışları sertleşti. Dudaklarındaki çikolatayı temizleyerek, "Bizi mi dinliyorsun?" dedi.
Affan orada yokmuşum gibi suyunu içmeye devam edince hızla arkamı dönüp bavullarımın yanına ulaştım. Onları odaya kadar sürüklerken dolan gözlerimi kırpıştırıyordum. Kapıyı kapatıp bavulları açtım, telefonu çıkardım ve bir şarja ihtiyacım olduğunu fark ederek yıkıldım. Belki Kerim ya da oğlum aramıştır diye bakmalıydım.
Bavuldaki kıyafetleri katlı halleriyle dolaba koyup bavulları da odanın bir köşesine bıraktım. Ayaz'ın fotoğrafını yastık altıma saklayıp defteri de komodinin rafına bıraktım. Telefonu aldığımı görmüş müydü, bilmiyordum. Şarjı olmadan hiçbir işime yaramazdı, ifşa olmayı göze alarak iyice kararan odadan ayrıldım ve Yalın'ın televizyon karşısında, kucağında köpek ile oturduğunu gördüm. Göz göze gelmemeye çalışarak üst kata yürüdüm, köpeğin havlamalarını duyarak Affan'ı aradım.
Vaktini şu odada çok geçirdiği için adımlarım oraya yöneldi, artık ayaklarıma bir çift çorap giymiştim. Kapısı açıktı, attığım ilk bakışta kendisini gördüm. Üst kısmı kitaplık, alt kısmı kapaklı bir dolabın önündeydi, sandık gibi duran kapakların içinde bir şeylere bakıyordu. Aradığını düşünerek onu rahatsız etmekten çekindim ama...
"Evet?" dedi, farkına vararak.
Konuyu kısa kesmek istediğini ses tınısından anlayarak doğrudan durumdan bahsettim. "Evden telefonumu aldım ama şarjı bitmiş, uyumlu bir şarj cihazın var mı?"
Ona telefonumu gösterince tek dizini kırarak oturduğu dolabın önünden kalktı. Kazağını çıkarmış, koyu yeşil, yuvarlak yakalı tişört giymişti. Mesafe kapatıp telefona yakından bakarken ben de beyaz kollarından yukarısına bakıp geniş omuzlarına kaş çattım. Sabah peşimden koşsaydı beni çok kolay yakalardı.
Telefonumun ne olduğunu anlayarak masasına geçti; üzeri çok dağınık olduğu için karıştırarak aradı. Sonra masa altındaki rafları açıp iki tane cihaz çıkardı. "Getir telefonu."
"Odada takarım," dedim.
"Odada takamazsın."
Elbette telefonu benden önce kurcalayacaktı. Ayaklarımı biraz yere vurarak masasına ilerledim ve telefonu şarj cihazlarının yanına bıraktım. İkinci denediği şarj yerine oturdu ve onu masanın altındaki üçlü prize takarak koltuğa yerleşti. Arkasına yaslanıp açılmaya başlayan telefona baktı. Alnını kırıştıran şeyin ne olduğunu anladım. Ekranı bana çevirdi. "Bu nedir?"
"Ne nedir?"
"Rusça mı bu telefon?"
Başımı salladım.
Bana uzattı. "Ayarlarını değiştir."
"Değiştiremem," derken telefonu almayı ihmal etmedim ve derhal arama kısmına girdim, cevapsız bir çağrı olmasını umarak inceledim. Kalbimi kıran gerçekle yüzleşince de omuzlarım çöktü. Telefonun elimden kayıp gittiğini de geç fark ettim ve o anlamadığı ekranla ilgilenirken arkamı dönüp odadan çıktım.
Artık telefonum umurumda değildi.
Doğrudan odaya geçtim ve yatağa uzanıp cenin pozisyonu aldım. Bir kez bile aranmamıştım. Kerim merak etmemişti, Ayaz'da merak etmemiş demekti ki, onun için bile aramamıştı. Göze aldıklarım için değil, onu çok sevdiğim için kalbim acıyordu. Bana karşı merak ya da endişe bile duymuyor muydu? Onun ruhuna ben bile dokunamazsam, kim dokunacaktı?
Belki de özel birisi değildim. Bir ruha dokunacak kadar özel değildim.
Sorumlusunun kimin olduğunu bile bilmediğim yaşlar bir süre yüzümden aktı. Kendimi toparlamak için doğrulduğumda odam artık çok karanlıktı. Işığı yakınca da içerisi çok görünüyordu ama dışarıda elbette kimse yoktu. Tedirgince yatak ucuna bıraktığım bornozu alıp oda kapısını kilitledim. Günlerdir tenime su değmiyordu, aynı kıyafetlerle uzun zaman geçirmiştim.
Beni, bana saldırmak konusunda tedirgin etmemişlerdi ama banyoya girerken yine de kararsızdım. Fakat eninde sonunda bu olacaktı. Banyodaki kilidi de çevirdim ve evden getirdiğim duş jelini kullandım. Burada bir şampuan vardı, onu saçlarım için açtım. Getirdiğim keseyi vücudumda dolaştırırken suyun sıcaklığını sürekli kontrol etmem gerekti.
Bornoza sarınarak çıktığımda dolaptan ayırdığım kıyafetleri aldım. Tenimi yavaşça kurulayıp giyinmeye başladım. Askılı bluzumun üstüne beyaz hırka geçirdim. Saçlarımı havluyla kurulayıp aynanın önünde taradım. Koyu görünen ıslak tutamlar kafamı üşütüyordu. Dolapta bir kurutma makinesi aradım fakat bulamadım.
Bir süre yatağın ucunda kalıp havludan yardım aldım. Ardından odayı terk ederken Affan'ın montlarını kucakladım. Koridora çıkınca salondan sızan ışığı takip ettim ve burada kimseyi bulamadım, odalarına mı çekilmişlerdi?
"Merhaba."
Sese döndüm. Merdivenlerden inen bir genç kadın görünce de şaşkınlık yaşadım. Eve birinin geldiğini görmemiştim, ben banyodayken mi olmuştu bu? Üstünde dış giysi yoktu, bu da bir süre önce geldiğini doğruluyordu. Deri kahverengi pantolon ile askılı triko içinde salona inip bana yaklaştı. "Merhaba," diye karşılık vermek durumunda kaldım.
Mesafemiz azalınca gözlerini kırpıştırarak bana, ıslak saçlarıma ve sonra elimdeki montlara baktı. "Affan'ın onlar."
Bu kadar hızlı fark etmesiyle afallayıp makul bir cümle kurdum. "Giymem gerekmişti, kendisine geri verecektim."
"Şuraya bırak istersen, giderken kuru temizlemeye götürürüm." Koltuğun kenarını gösterdi.
Temiz olduğunu söyleyecektim. Hatta kuru temizlemeden yeni gelmiş gibi temiz kokuyorlardı ama bu hatayı yapmadım. Belli ki giydiğim için bir daha yıkanması gerekiyordu. Montları bırakıp doğruldum ve geriye doğru birkaç adım attım. "Bu kadardı, ben odaya geri döneyim."
Hafifçe gülümseyip beni izlerken, "Lütfen kal," dedi ve elini bana uzattı. "Tanışmadık. Ben Elçin, Affan'ın kız arkadaşıyım. Seni bahsedilen kadarıyla tanıyorum, Milena'ydı değil mi?"
Birkaç saniye yüzüne bakakaldım ve ardından nezaketen elini tutup sıktım. "Doğru, Milena."
"Memnun oldum," diyerek ayrıldı ve koltuğa otururken bana da karşısını gösterdi. "Otursana."
Hakkımda bir şeyler bildiği anlaşıldı, bu yüzden evdeki varlığımı sorgulamıyordu. Huzursuz hissederek oturdum, aslında bir an evvel saçlarımı kurutmayı istiyordum. Kollarımı göğsümde bağladığım sırada beni tepeden tırnağa incelediğini bizzat yakaladım. Bunu fark etmemi bir geniz temizleme sesiyle bastırıp, "Tahmin ettiğimden genç görünüyorsun," dedi. "Affan'dan büyük... olduğunu düşünüyordum."
Herkesin beklentisi bu olduğu için abes bulmadım söylediklerini. Sadece merak ettim, ne kadarını bildiğini. "Sanırım her şeyden haberdarsın? Olanları biliyor gibi konuşuyorsun."
"Tabi," dedi ve üzüntüsü gözlerine yansıdı. "Duru'nun vefatı hepimizi çok üzdü. Sonrasında yaşananlar, eşin ve çocuğun..." gözleri ellerimde dolaştı. "Evlisin değil mi? Yüzüğünü tokalaşırken de görmedim de."
"Düşürmüşüm," diyerek üstü kapalı cevap verdim.
Kafasını sallayıp bileğindeki gold, ince saati yavaşça çevirdi. "Yaşananlar çok trajik. Güven amcanın fikri bana da başlangıçta çılgınlık gibi gelmişti ama... Duru'dan sonra Doğa'nın da kaybını görmek istemiyoruz."
Söylediklerini yakalamaya çalıştım. "Güven amca kim?"
"Affan'ın babası," dedi beni seyretmeye devam ederek. Kıyafetlerim içinde gergin hissettirdi bana. "Tanışmadınız demek ki. Ben de her şeye hâkim değilim ama seninle tanıştığımıza memnun oldum. Bir anlaşmaya vardığınız için burada kalacaksın galiba?"
Ona aralıklarla bakıp, "Öyle görünüyor," dedim. "Ben... son birkaç günde olanlara hâlâ anlam veremiyorum, ne yaşanacağını da tam bilmiyorum."
"Senin için de zor bir durum olmadı ama oğlun..." ne diyeceğini bilememiş gibi konuşmasını bölünce Ayaz'ı savunmak istedim ama ben de ne diyeceğimi kestiremiyordum. "Affan'ı, ailesini çok üzdü, biz de bir küçük çocuğun bunu yapmasına inanamadık. Fakat... sen düşündüklerinden daha iyi bir anne olmalısın ki, oğlun için Doğa'nın hayatını kurtarmayı kabul ettin."
"Kim kötü bir anne olduğumu düşünüyor?"
"Yani, herkes."
Bu olayın okula, Ayaz'ın sınıf arkadaşlarına, topluma nasıl yansıdığını hiç bilmiyordum fakat yankı uyandırdığı belliydi. Belki televizyonu bir daha açık bakmalıydım. Elbette sorumsuz, anneliği başaramamış birisi olarak bahsediliyordum. Elimden geleni yaptığımı kimse bilmiyordu. Hayatımı ve tüm kalbimi ona adadığımı.
"Ayaz'ın yaptığı kesin değil," dedim. İçimde hâlâ onun için bir şeyler yapma isteği vardı. Korumak, savunmak...
"Eşin ve çocuğunun kaçmış olması aslında bunu doğruluyor ama sen annesin, daha hassas düşünüyorsun tabi." Omuzlarını dikleştirip ekledi. "Sen neden gitmedin?"
Hiç ummadığı bir hayatım olduğu için kendisine bir şey açıklayamazdım. Sorusuna cevap vermek yerine, "Bu evde mi yaşıyorsun?" diye sordum. "Ben... bu evde kimin yaşadığını bile tam bilmiyorum. Affan... evin kendisinin olduğunu söyledi ama..."
"Evet, onun," dedi mesafeli bir şekilde. "Ben burada yaşamıyorum ama gelirim tabii ki buraya. Aslında Affan'da her zaman burada yaşamaz, bu durum için burada kalıyor."
"Anladım."
"Sana başka bir şeylerden bahsetti mi Affan? Neler konuştunuz?"
"Çok konuşmuyor benimle," dedim. "Durumdan, olanlardan ve Doğa'dan bahsetti."
O da sadece, "Evet," demeyi yeterli gördü. "Bugünlerde üzgün ve kafası karışık ama atlatacak."
Cama dönüp dışarıya bakarken yeniden ne zaman gitmeyi söylesem diye düşündüm. Bu garip konuşmanın içinde daha fazla yer almak istemiyordum. Aslında saçlarımı kurutmam lazımdı, kafam üşüyordu ama Affan'ın yanına çıkmak için iyi bir zaman değil gibiydi. Bu yüzden, "Odaya döneceğim," diyerek kalktım. "Hoşça kal."
Elini boynunda gezdirirken başını salladı. Bana nasıl mesafe ya da yakınlık göstereceğini bilemiyor gibiydi. Haliyle içinde bulunduğumuz durum garipti. Holü geçip odaya girdim ve yatağa oturup saçlarıma havlu sardım. Herkes bana istediği her şeyi soruyordu, ben de onlara cevap veriyordum. Dışarıdan kolay ve hayatına istenilen şekilde müdahale edilecek birisi gibi göründüğümü biliyordum, bazen bunun üzerine çok düşünüp üzüldüğüm olmuştu ama belli artık ben de alışmıştım.
Sinirlerim çenemde sıkıştı. Keşke daha güçlü olsaydım.
Camlarda bir delik açacakmış gibi uzun uzun baktıktan sonra yerimden kalktım. Havlu işe yaramıyordu, hem de odada bir kurutma makinesini bulunması gerekiyordu. En azından biraz da onlar benim hayatımı kolaylaştırabilirdi. Keşke üst kata çıkmak için salondan geçmek gerekmeseydi, bunun gerginliğiyle holde ilerlerken kararsızdım ama ismimi duyunca zaten adımlarım kendiliğimden yavaşladı.
"... çenesini ve boynunu siz mi bu hale getirdiniz?" diye soran Elçin'di.
Affan'la konuştuğunu düşündüm ama Yalın, "Hayır," dedi, sorudan rahatsız olmuş gibi. "Sanırım Rauf yaptı."
"Rahatsız adam ya," diye söylendi Elçin. Elim çeneme yaklaşsa da sızını hissetmedim, beni düşündüğü için gülümseyesim geldi. "Güven amca ne zaman gelecek biliyor musun? Bu durumla neden kendisi ilgilenmiyor?"
Durum, tabii ki bendim. Yalın sorusuna, "Bilmiyorum," diyerek yanıt verdi. "Neden etrafta dolanıyorsun, yanıma otur."
"Onun... büyük olduğunu sanıyordum. Hatta otuz beş yaşındadır, falan diye düşünüyordum."
"Ben de şaşırdım, on yedi yaşında mı ne doğum yapmış. Açıkçası bununla ilgili aklıma kötü bir senaryo geldi, zoraki bir evliliktir belki."
Hole çıktığımı anlamamışlar mıydı? Geri dönüp kapıyı daha gürültülü mü açmalıydım? Bir sessizlik olunca bunu yapmak istedim ama Elçin tekrar söze girdi. "O kız... güzel."
Parmaklarımı kıvırdım.
"Farkındayım," dedi Yalın.
Tekrar sessizlik yaşandı ve Yalın daha düşük bir sesle, "Sana rahatsız olacağın bir şey dedi mi?" diye sordu.
"Hayır," dedi Elçin, yürüme sesleri geldi ve bunun üzerine, "Gidiyor musun?" diye sordu Yalın.
"Maalesef. Arkadaşımın düğünü var, yarın akşam ona katılmalıyım. Hatta belki Affan da gelir diye sordum ama..."
Yalın, "Gerçekten mi?" dedi inanamadığı açıktı. "Bu durumda onu düğüne mi çağırdın? Kafayı mı yedin?"
"Kafası dağılır diye... Pişman oldum zaten. Çok yakın arkadaşım, yoksa ben de gider miyim?"
Parmak uçlarımda geriledim ve kapıyı sesli kapatarak yürüdüm, yaklaşıp oturma alanına geçince, "Bunları arabaya taşır mısın?" dedi Elçin, ona. Sonra beni görünce birkaç saniye bakıştık. Kendi açık renkli, bol saçaklı kürkünü giyiyordu. Yalın kalkıp köşedeki montları alırken bana baktı. "Bir şey mi vardı?"
Soğuk sesine karşı direncim kırılsa da, "Saç kurutma makinesine ihtiyacım var," dedim.
Beni baştan aşağıya süzdükten sonra çenesiyle merdiveni gösterdi. Elçin'de üst kata bir baktı. Sanki o onaylamadan bir şey yapamazmışım gibi davranması gururumu kırdı. Merdivene yönelirken, bakışlarını üzerimde hissettim ama sadece önüme baktım.
Kata çıkınca ne kadar gerildiğimi, nefesimi bırakınca anladım. Sonra holde göz dolaştırıp nerede olacağını düşündüm. Affan'a sormama gerek yoktu, banyoda bulabilirdim. Daha önce kapısını açıp baktığım banyoya girip üst dolapları açtım, bir küçük kurutma makinesi bulunca oyalanmadan çıktım.
Telefonumu da almak istiyordum. Affan'ın zamanını geçirdiği odaya yaklaşıp kapıyı tıklattım ama ses gelmedi, bu yüzden çekinerek açtım. Odada yoktu. Bundan faydalanmanın zamanıydı, parmak uçlarımda, sessizce mesafe kat edip masaya ulaştım ama telefonumu göremedim. Şarjda değildi.
"N'aptı ki telefonuma?"
Masada çok sayıda kâğıt, bir bilgisayar ve iki telefon vardı. Onların altlarına, görünmeyen kısımlara bakıp bulamayınca sıkılarak pes ettim. Odanın kapısını kapatırken sırtım hole dönüktü, topuklarımın üstüne basarak geri dönünce de yukarıya çıkmış Affan'ı görüp irkildim. Merdiven başında, doğrudan bana bakıyordu.
Ensemden yanaklarıma doğru bir sıcaklık bastı ve o üstüme yürümeye başladı. Her adım kulağımda uğuldayınca bir şeylerin yanlış hissettirdiğini anladım. Korkmak ve kaçmak aklıma gelen ilk şeyler olunca başımı önüme eğip ona uzak mesafeden yürümek istedim ama yanından geçerken sağa doğru bir adım attı, önümü kapatmış oldu. Bakışlarım göğsüyle aynı hizadayken, "Benim haberim olmadan orada bulunmamalısın," dedi.
"Telefonumu aradım. Üzerindeyse verir misin?"
Elimi ona uzattım fakat yine bir şey tuttuğumu unuttum, kurutma makinesi aramıza düşerken kablosundan yakalamaya çalışarak eğildim ama onun terlikli ayağına çarpmıştı bile. Tedirgince ayaklarına kadar eğilip makineyi aldım ve hızla geri çekilirken utanca boğuldum. Gözlerinin ellerimde dolaştığını görünce acaba anladı mı diye düşündüm ama imkansızdı. Dikkatini çekmek için gözlerine bakma kararı verdim ve bakışlarımız sırasında, "Bir de kurutma makinesini aldım," deme gereği duydum.
Gözlerini saçlarımın tepesinden nemli uçlarına doğru kaydırdı. "Odamdan mı?"
"Hayır, misafir banyosu galiba, oradan." Odasına girdiğim fikrini kafasından hemen uzaklaştırmak istedim.
Başını salladı.
Sessizlikte, "Bende kalabilir mi?" diye sordum.
"Kalabilir."
Elimi bir daha, aceleci şekilde aramıza uzattığımda, birkaç saniye tepkisiz kaldı. Ardından elini pantolonun cebinden, telefonumla beraber çıkardı. Bana uzattığında hevesle kaptım ve derhal ekrana baktım, hâlâ bir arama yoktu. Ümitsizliğimi izlemesine izin vermeden sağa kayıp yanından geçtim ve basamakları inerken ayaklarımı izledim ki birbirine dolamayayım.
Yalın'ı salonda, telefonuyla uğraşırken görünce koltuk arkasından, ona fark edilmeden geçmek istedim ama başını ekranından kaldırmıştı. Göz göze geldiğimizde elimdekilere bakıp, "Elçin'le tanışmışsınız," dedi.
"Evet."
Bunun üzerine başka şey demeden koltuğu gösterdi. "Otursana."
Ne için ki? "Kızacak mısın?" diye sordum.
"Kızmak mı?"
"Hep kızarak konuşuyorsun."
Telefonunu kapatıp yanına bıraktı. "Elimde değil. Sana kızmamak elimde değil."
Bir daha koltuğu işaret edince geçip oturdum. Ağırlıkları kucağımda taşıyarak kendisine bakarken, "Olan hiçbir şey benim de elimde değildi," dedim, bir fısıldama tonunda. "Ama sen bana... ondan bile daha çok kızıyorsun."
"Affan'dan?"
"Evet, ondan bile," diye doğruladım.
Derin bir iç çekti. "Çünkü ben hatırlıyorum ama o hatırlamıyor."
"Neyi?"
"Affan zor, karmakarışık bir dönemden geçiyor." Bunu söylediğinde meraklandım ama konuşarak bunu yansıtmaktan kaçındım. Devam etmesi gerekiyor ama ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Bana kararsızlık içinde baktığı saniyeler geçti. Kafa karışıklığımı düzeltmeye şu cümlelerle başladı: "Affan talihsiz bir kaza geçirdi, komada kaldı, uyandığında... nörolojik olarak hezeyan yaşadığı anlaşıldı. Hayatının... son dört, beş senesini hatırlamıyor."
Şaşkınlık beni sardı. Acıma duygusu damak yaracak cinstendi.
Yalın anlatmaya devam etti. "Duru onun için iki yaşında bebek. Bu Duru'yu, kaybettiğimiz Duru'yu hatırlayamıyor, hatta bizlerle geçirdiği son senelerini de. Bu evi, Elçin'i... o kazayı neden geçirdiğini de. Şu an her şey çok manasız geliyor kendisine. Onun için uzaktaki anılar gibiyiz. Hayatında olduğumuzu biliyor ama... hiçbirimize kalbini açamıyor. Duru'yu kaybetmiş olmanın kendisine acı vermesini istiyor ama yas tutamıyor."
DEVAM EDECEK.
Neler neler düşünüyorsunuz, paylaşın çabuk benimle. Her bölüm ummadığınız başka olay, akış ve heyecanla karşılaşabilirsiniz.
Yazması için çok sabırsızım.
Eee diğer bölüm ne zaman? 😉
Yorumlar yükleniyor...