5: KALP VE KAN.
Merhaba. 🤍 Burada mıyız?
Direkt bölüme geçin ama öncesinde sizden ricam lütfen okuma sırasında yıldıza dokunup paragraf arası yorumlarınızı bırakın. Çok iyi geliyor bana.

5: KALP VE KAN.
Öldüğümde asla yapamayacağım bir şey yapıyorum. Yaşayan biri olmayı hayal ediyorum. Nefes alan değil, mutlulukla yaşayan birisi olmayı.
Bir başkasında benim ruhumun aynısı, benim ruhumun karşılığı var mı, bunu bile öğrenemeyecektim. Düşündüğümde, bu beni hep üzerdi ama dayanabileceğim yere kadar yaşarsam onu bulabileceğimi umardım. Eğer görünenin ötesinde bir şey yoksa ve istedikleri gibi benden kalbimi alırlarsa... ruhuma istediği tek bir şeyi bile verememiş olacaktım.
Yarın hastaneye gidecek olmak uykumu kaçırmıştı. Yabancı yatakta ve karanlıkta, kollarımı bacaklarımın etrafına dolamış halde oturuyordum. Ev bir süredir sessizdi, geceden sonra üçe gelmişti saat. Aslında uykumu en başta kaçıran şey Yalın'ın söyledikleri olmuştu ve sonra saatler yaklaştıkça stres midemi kuşatmıştı.
Yanaklarımı şişirerek çok derinden ofladım ve ayaklarımı yere koyup kalktım. Ev terliklerini giyip çok sessizce kapıyı açtım. En son sabah iki dilim ekmek yemiştim, belki de midemi ağrıtan buydu. Salonda kimse yoktu, Yalın üst katta bir odada yaşıyor olmalıydı. İki yabancı erkekle bir evde yaşadığım için belki de ancak iki üç saat aralıksız uyuyordum, gözlerimi açınca ilk kapıdan ses geliyor mu diye bakıyordum.
Kafamdan bunlar geçerken mutfak kapısından giriyordum ama bir kısık ışık beni böldü. Affan'ı Yalın'dan kolaylıkla ayırt edebiliyordum, bu yüzden kafası eğik olsa da onun olduğunu hemen anladım. Üzerinde, sporcu atletiyle adanın önünde dikiliyordu. Aspiratör ışığı yüzüne düşmüştü ve uykudan uyanmış gibi dalgındı. Geri adım atmak için zamanım olacağını düşündüm ama kısık sesle, "Girebilirsin," dedi.
Su içmek adına geldiğimi düşünmesi için mutfağa girdim. Parmak uçlarıma yükselip tezgâh üstündeki dolaptan bir bardak çıkardım ve adadaki sürahiden su koyarken etrafımdaki havanın ağırlaştığını hissettim. Onun da önünde yarısı beyaz sıvıyla dolu bardak vardı. Bir tabakta da peynir, elma, yarısı yenmiş çikolata vardı.
Bu ne alakasız bir tabaktı.
Baktığımı görüp bardağı önünden iterken, "Uyumak için," dedi. O halde ayran olmalıydı. Ben ayraç içince hemen uykum gelirdi.
Yalın'ın söz ettikleri aklıma gelince neden uyuyamadığını anladım, anladığımı ona göstermek isteyerek başımı salladım. "Ben de susamıştım," dedim.
Ada tezgâhını iki eliyle kavramıştı. Başını kaldırıp bana bakınca gözlerinin gün içinde baktığım renkten daha koyu olduğu dikkatimi çekti. Yüzünde tatsız bir ifade vardı, yanağında da yastık izi. Onu izi görünce dudağım seğirdi. "Uyumamış gibisin," dedi.
"Sen uykudan uyanmış gibisin," dedim yanağına bakarak. Elini kaldırıp yüzüne götürdü ama dokunsa da yastık izini anlayacak değildi, neyi kastettiğimi sormayınca da çok gereksiz konuştuğumu düşündüm. Bakışlarımı hemen kaçırdım. Bana sadece, "Uyumalısın," dedi.
"Zor," dedim, elimdeki bardağa bakarak.
"Kalp sağlığı için düzenli uyku gerekir," dedi.
Bunu benim için değil, kardeşine vereceğim kalbim için mi diyordu? Cümle bana kendimi o kadar önemsiz hissettirdi ki, kalbimi daha hiçbir şey kesinleşmemişken sahiplenmelerine bile şaşıramadım. Çenemin titremesini gizlemek için parmaklarımı yanağımın aşağısında gezdirdim.
O bu kadar utanmadan bunları söylerken ben neden yemek yemekten bile utanacaktım ki?
Sesli bir soluk verip arkamı döndüm, daha önce açıp içlerini gördüğüm dolapları açmaya başladım. Cam karıştırma kabını bulup ada tezgâhına gürültüyle bıraktım ve sonra titizce düzenlenmiş bakliyat kapları arasında un, şeker, yağ aradım. Gerekli olan yumurta, kakao ve sütü de dolaptan aldım. Birkaç dakika içinde topladığım malzemeleri adaya koyup bir de geniş kupa çıkardım.
Mikrodalgada hazırlayacağım browni için malzemeleri karıştırmaya başladım ve çırpıcı cam kâseye her çarptığında onu rahatsız etmeyi umdum. Bir şey demeyince de çaktırmadan baktım ve sadece beni izlediğini görüp hemen başımı eğdim. Malzemeler karışırken baskın kakao kokusunu soludum.
"Sabah kan testi vereceksin, öncesinde on saat hiçbir şey yememen gerekiyor," dedi.
Rahatsız edici davranma güdümü kıramıyordum, parmağımla kâsenin kenarındaki harcı sıyırıp tadına baktım ve sevdiğim gibi olduğunu görüp kupaya aktardım. Mikrodalgayı ayarlayıp pişmesi için koydum ve başımı eğip ısı altındaki değişimizi izledim.
"Bunu yedikten on saat sonra kan veririm."
"Çok sağlıksız," dedi.
Omuz üstünden ona dönüp önündeki tabağa baktım. "Sen de çikolata yemişsin. Yanında da ayran içmişsin."
Tabağı iterek uzaklaştırdı. "Bazı sebeplerden ötürü."
"Bir de peynir."
Bir şey demeden mikrodalgaya bakınca ben de tekrardan döndüm, kabardığını gördüm. Gitmesini umuyordum, o olmadığında bu kadar gergin değildim. Mikrodalga çınlayınca direkt içine uzanıp kupayı çıkardım ve bir tatlı kaşığı almak için yağ gibi kayan geniş dolabı açtım. Hâlâ gitmediği için odaya götürüp yeme fikrini kafamda tarttım. Tatlı kaşığını pişmiş kekin üzerinde gezdirirken de onun elinin yaklaştığını gördüm. Baş parmağını kupanın kenarına koydu ve sıcaklığıyla irkilip geri çekilirken ellerime baktı.
Durup kaşığı bıraktım. Sonra hemen arkama döndüm, ellerimi sensörlü suyun altına tuttum ve hayali sıcaklığının geçmesi için bekledim. Ellerime üfleyerek adaya geri döndüm, hafifçe yüz buruşturdum. "Tatlıya düşkünlüğüm korkunç," diyerek geçiştirmeye çalıştım.
Parmak boğumlarımın pembeleşmesini izledi. "Isıya dayanıklılığın da."
Kaşığı bir daha sıcak tatlıya batırıp tadına bakarken birkaç kez üfledim, dilimi yakmaması için soğumasını bekledim. Ağzımda çevirirken çikolata tadına gülümsemeden edemedim. Birkaç kaşığı yiyip suyla eşlik ettim ve sonra kendime daha fazla karşı koyamadım. "Şu tarafa pek dokunmadım, oradan tadına bakabilirsin." Kupayı ters çevirip kaşığımın çok az değdiği yeri gösterdim.
Onun bekletmeden hayır, diyeceğini düşündüm ama gözleri gerginlikle şişirdiğim yanaklarımda dolaşırken hareket etti. Çekmeceden bir tatlı kaşığı alıp adanın karşısında olmak yerine yanımda, mesafeli şekilde durdu. Altında, dizlerinin bitişiğinde olan bol bir şort vardı. Kaşığını doldurdu. Ağzında çevirip biraz çiğnerken bir şey demesini bekledim.
"Browni," dedi.
"Evet."
"Güzel," dedi, başını sallayarak. İkinci bir kaşık daha aldı ve yiyip elinin tersiyle dudağının kenarını temizledi. Kibar yemek yiyordu.
"Öyledir."
Bana yan bir bakış atınca dudaklarımı büzerek sessiz bir yanıt verdim.
Kupada kalan tatlıyı sıyırdım ve sonra onu lavaboya bırakıp adadaki dağınıklığı toplamaya başladım. Sanki her şeyi doğru yere koyduğumdan emin olmak istiyormuş gibi hareketlerimi izledi. Son olarak adanın pürüzsüz yüzeyini silip ellerimi sabunla yıkadım.
"Ekmek sepetini kaldırmışsın," dedim, ona, az önce bana gönderdiği yan bakışı göndererek.
"Mutfakta bana savurabileceğin yüz çeşit daha iyi eşya var."
"En yakınımdaki oydu," diyerek kendime bir bardak daha su aldım ve sürahiyi bırakıyordum ki, "Odana götürebilirsin," dedi. Çenesiyle cam sürahiyi gösterdi. Bunun artık mutfaktan gitmem için bir mesaj olduğunu sezerek sürahiyi aldım ve yanından geçerken sessizce esnedim.
Onu arkamda bırakınca vücudum biraz gevşedi. Odaya geçip sürahiyi komodine koydum ve gözlerim karanlığa alışırken yatağa girdim. Doğrusu kendimi bu büyük yatağa sıkışmış gibi hissederek uykuya dalmayı denedim. Bu zaten başarısız olacaktı ama köpek salonda havlamaya başlayınca tamamen umutsuzluğa dönüştü. Affan'ın ona bir şeyler dediğini zar zor duydum ve sonra anladım aslında köpeğin niye bu kadar huzursuz olduğunu.
Affan köpeğini de hatırlamıyordu.
🫀
Hakiki yün olan kürkümün tüm iç düğmelerini kapatıp atkıyı boyun çevreme doladım. Aracının içi sıcaktı ama dışarıda vakit geçirebilirdim, önlemimi almak iyi olurdu. Uzun paçaları olan kahve pantolon ile aynı renkte boğazlı kazak giyinmiştim. Saçlarımı dolgun yanaklarımdan alıp kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve yumruklarımı sıkıp sıkıp gevşettim.
Bin kez acımayacaktı. Bir kere can yakıp geçecekti. Bu kadar endişe etmeye gerek yoktu.
Odadan çıktım ve onların konuştuğunu duyarak ilerledim. Benden bahsedilmesi şaşkınlık vermiyordu. Yalın, "Kocası onu nasıl bırakabilmiş?" diyordu.
"Neden o şekilde sordun?"
"Nasıl?"
"Bırakılmayacak biriymiş gibi."
"Yani genç ve güzel. Ama asıl önemli nokta onun karısı; çocuğunun annesi, kadını bırakması enteresan geliyor..."
"O şekilde konuşma."
Beni görünür kılan adımı attım ve gözler bana çevrilince çenemi atkımın içine soktum. Affan'ın bel hizasındaki siyah kabanı çoktan kapanmıştı, bir süredir beni bekliyordu. Bugünün bir an önce bitmesi için dış kapıya yöneldim ve elimdeki botları bırakıp giymeye başladım.
"Gelirken Zeus için mama al," dedi Yalın.
Affan ayaklarının etrafında dolanan köpeğe baktı ve hayvan dizlerine kadar tırmanınca eğilip onunla yüz yüze geldi. Adını kullandıklarını ilk kez duymuştum. Affan kafasına hafifçe dokundu ve köpek zıplayıp bir anda dudağından öpünce yüz buruşturup sıçradı.
"Ne?" dedi Yalın, kıkırdayarak. "Sen öğrettin."
Affan dudağını silerek doğrulunca kapıyı açıp çıktım. Veranda buz tutmuştu, kaymamaya dikkat ederek aşağıya indim ve araca ulaşıp açmasını bekledim. İri adımlarla buraya yürüyüp arabanın önündeki, camındaki karları sertçe temizledi.
Kızarmış elleriyle araca bindiğinde yanındaki koltuğa yerleştim. Telefonunu çıkarıp ekranından bir şeyleri temizledi ve tutacağa koyup direksiyonu kavradı. Omuzları koltuk çerçevesinden taşıyordu, vücudumu cama yaklaştırdım.
"İkinci montun nerede?"
Yüzümü ona çevirirken gözlerim kısıldı. "Bir tane giydim."
"Hımm," demekten başka bir cevap vermeyince dudaklarımı ısırdım. Yaptığımı saçma ya da garip mi bulmuştu? "Bu kürküm çok yünlü ve sıcak tutuyor zaten. Rus'lar kalın kıyafet yapmada çok iyidir."
Umursamaz şekilde başını sallayınca sondaki açıklamama pişman oldum. Yüzümü utanarak önüme çevirip telefonumu çıkardım. Sessizde değildi ama geceden beri defalarca kontrol etmiştim. Tuşlara hızlı hızlı basıp telefonumda rastgele dolaşırken, fotoğraf kısmı dikkatimi çekti. İçinde birkaç fotoğrafım, Ayaz'la çekildiğimiz fotoğraflar ve Ayaz'ı habersizce çektiğim fotoğraflar vardı. Hiç aklıma gelmemişti ama... telefonun kendisinde olduğu sürede bakmamıştı değil mi?
Bunu bilemeyeceğim için aklımda olan diğer şeyi sordum. "Yine İstanbul'a mı gideceğiz?"
"Doğa'nın doktoru orada."
Yani bu geçen seferki gibi uzun bir yolculuk demekti. Yanağımı döşemeye koyup dışarıyı seyrettim ve deri kokusunun yanında, sıcakta yoğunlaşan koku soludum. Erkek parfümüydü. Geceyi uykusuz geçirmekten olsa gerek birazdan esnemeye başladım, uyumamak için kendime güvende olmadığımı hatırlattım.
Konuşmak beni ayık tutabilirdi.
"Doğa'yla tanışacak mıyım?"
"Kalbini vermekten vazgeçersin," dedi.
Döşeme üzerindeki başım döndürüp konuştuğumuz için kendisine baktım. "Benden nefret mi ediyor?"
"Neden böyle sordun?"
"Bana kötü davranacağı için mi kalbimi vermekten vazgeçeceğim? Bana kızgın olduğu için mi kötü davranacak?"
"Yanlış anladın," dedi ama doğrusunu söylemedi. Ben de sormak istemedim çünkü... kalbimi vermekten bahsetmek çok delice, korku vericiydi. Evet, hâlâ. Elimi saçlarıma attım ve rutin, stres döküntüsüyle elime gelen birkaç saçı kucağımdan ittim.
Gözlerini tekrar üzerimde hissedince bir baktım ve kalbimi sıkıca tuttuğumu anladım. "Henüz benim," dedim ona. Sırt çevirerek oturdum. Yol boyunca dışarıyı seyrettim.
Henüz...
İstanbul'a geldiğimizi şehrin görüntüsünden anladım, belli bir süre sonra araç durunca küçük ve cam aynalarla kaplı hastane binasına baktım. Özel hastane olduğu belliydi. Anahtarını çıkardı ve telefonunu cebine atıp kabanını aldı, giyinmeye başlarken koltukta ileriye geri hareket etti. "Cama yapışmana gerek yok. Huzursuzsan dönüşte arkaya oturabilirsin."
"Kızdın bana, şoför müyüm ben, dedin."
"Yol boyu surat astın."
"Çünkü neden; mutsuzum, ölecek kadar," demekten alıkoyamadım kendimi.
Kaşlarını, haklısın, der gibi kaldırıp kapısını açınca ben de onu takip ettim. Haklı olmam hakkında pek düşünmediği, ya da umursamadığı o kadar barizdi ki... bu yüzden üzüntümü kendisinden saklamak istiyordum.
Hastane binasına girip güvenlikten geçtik. Buranın tam donanımlı bir hastane olduğunu yüksek katlardan, pürüzsüz fayanslardan anladım. Atkımı boynumdan çözüp onun sırtını izleyerek asansöre bindim. Dördüncü kata çıkarken cildimin bile gerim gerim olduğunu hissettim. Yalnızca bir hemşirenin olduğu koridorda inince Affan koridora bir göz atıp sağ taraftaki odaya yürüdü. Hafifçe tıklayıp kapıyı açınca parmak uçlarıma çıkıp omzunun üstünden baktım.
Kırk yaşlarında görünen kadın koltuğunda doğruldu ve Affan içeriye girince ona elini uzattı. Kapı çerçevesinde kalıp onların el sıkışmasını izledim ve kadın zarif yakalı gömleği içinde bana dönünce gerildim. Üstünde bir doktor giysisi yoktu, saçları omuzlarından dökülüyordu. Affan'a dönerken, "Hemşire arkadaşım alt katta, her şeyden önce kan vermesi gerekiyor," dedi. "Neredeyse bir check up taraması yapmalıyız, sağlıklı olduğundan emin olmalıyız."
Kadının bir şeyleri önceden bildiği belliydi. Beni tanıyor muydu? Acaba ne kadarına hakimdi? Hasta kayıt bile açmasını söylememişti. Affan telefonunu cebinden çıkardı ve ekrana düşen aramayı meşgule atıp, "Siz yardımcı olun," dedi. "Ben de geleceğim."
Doktor bana yaklaşırken istemsizce kaçmayı düşündüm. Affan yanımda yokken belki kaçabilir... Sanki aklımdan geçeni okumuş gibi bana dönüp kafasını iki yana salladı ve telefonunu kulağına koydu. "Evet?"
Doktor koluma dokununca onu gerimizde bırakarak zıt yönde ilerledik. Atkıyı boynumdan tamamen çıkarıp yumruklarım arasında sıktım ve alt kata inip kan alma odasına geçtik. Pazar günüydü, hastanedeki sakinliği buna yormuştum. Bu kadın bile sırf bunun için hastanede olabilirdi. Sedyeye yarı uzanır şekilde yerleşip kürkümü çıkardım. Genç bir hemşire turnike bandını dirseğimin az üstüne sardığında yüzümü ekşittim. Kan tüpünü aldı ve ardından damarımı ararken, "İğne korkunuz mu var?" diye sordu, paniğimi okuyup.
Soluğumu bırakırken cevapsız kaldım. İğnenin damarıma girdiği ilk saniyede sinirlerime yayılan yoğun acıyı hissedip dudaklarımı araladım ve iğne ucu damarımda sanki kalınlaşıp belirginleşti. Bir zonklama eşliğinde iki tüp kanı doldurup iğneyi çektiğinde derhal öne eğilip kolumu tutmak istedim. Hemşire sararmış yüzüme bakıp bir bant yapıştırdı ve pamuğu damarıma yasladı. "Beş dakika bastırın."
Pamuğa bastıramadan birkaç saniye acının bedenimden boşalmasını bekledim. Batma hissi azalmıştı ama sızı hâlâ yoğundu. Neyse ki bitmişti, geriye kalacak birkaç günlük morlukla baş edebilirdim. Kan vermenin gerginliği ve acısı o kadar yorgun hissettirdi ki bir müddet oradan kalkamadım. Hemşire odaya geri dönünce de kendimi toparlayarak doğruldum ve camın ardından Affan'ı görünce yavaşladım.
Geldiğini görmemiştim, fark edilecek bir acı çektiğimden ve onun tanık olduğundan endişe ettim. Doktor onunla konuşuyordu. Gözlerimi çekip odadan çıktım ve sırtımı cama yaslayıp bekledim. Bir metre ilerimde, "Çok üşüyor," dedi Affan. "Kan değerleri düşük olabilir."
Doktor, "Zaten hepsi çıkar," dedi.
Esasen sorunun üşümekle ya da kan değerlerimle alakası yoktu.
Kadın koluma dokununca kendisine baktım. "Eko ve EKG testleri için tekrar yukarıya çıkmalıyız."
Eşlik etmekten başka şansım yoktu. Kolumu karnıma yaslayarak doktoru takip ettim ve Affan arkamızdan gelirken üst kata vardık. Bir odaya girince başka stajyerle karşılaştık. Affan'ı dışarıda bırakan kapı kapandı ve sedyeye uzandığımda üstümü çıkarmam gerekti. Cihaz kabloları vücuduma yerleştiğinde gözlerimi yumdum.
Her bir adım bana daha da önemsiz hissettiriyordu.
EKG testi birkaç dakika içinde sonuçlanınca başka bir test için oradan ayrıldık. Koridora çıkınca Affan'ı misafir koltuğunda, önüne bakar halde buldum. Kürküm dizindeydi, bir yandan da düşmemesi için eliyle tutuyordu. Açıkçası kürkümü çoktan unutmuştum, kan verdikten sonra dalgınlıktan aklımdan çıkmıştı.
Başka bir odada diğer testler için vakit öldürdük. Karaciğer grafisinden çıkarken kendimi çok bitkin hissettim. Doktor fark etmiş olmalı ki, "İyi misin?" diye sordu bana eşlik ederek.
"Başım döndü," derken kapının kenarına birkaç saniye tutundum ve sonra kaldığım yerden yürüdüm. Kadın benimle koridora çıkarken, "Kan verdikten sonra normal, bir şeyler yemen gerekir," dedi. "Zaten bitti, sonuçları bekleyeceğiz."
Doktor bittiğini söylemek için Affan'ın yanına ilerliyordu, ben de başka bir ihtimalim olmadığı için. Yaklaştığımızda başını kaldırarak bize baktı ve kadını es geçip beni tepeden tırnağa inceledi. O da artık tamamlanmış olmasını ümit ediyordu. "Şu an için başka bir tahlil gerekmiyor. Fakat bir şeyler yemesi gerekiyor."
Affan kalkınca dönüp yürümeye devam ettim. Kadınla bir şeyler hakkında daha konuşup bana katılınca asansöre ulaştım, ineceğimiz katı o tuşladı ve aynadaki yansımama bakınca duraksadım. Tenim bembeyaz olmuştu. Korkulu görünüyordum, etrafa, insanlara böyle korkuyla bakıyor olmak beni çok kızdırdı. Yüzümü eğip gözlerimi kapattım.
Duran asansörden inip dışarıya çıktığımda soğuğu hemen fark ettim ve kürkümü hatırladım. Ona baktığımda elinin içinde kaybolduğu yumuşak tüylü kürkümü ellerime uzattı. Giymeye başlarken aracın kapısını açıyordu. Yüz metre kadar yürüyüp indiğim yere oturdum ve atkımı dizlerime koyup koluma baktım. Sevimsiz bir morluk.
"Bebek gibi mi bakılırdı sana?"
Arabayı çalıştırmadan önce bu sorusunu duyup kendisine göz attım. "Nasıl?"
Dedi ki: "Çok nazlısın."
"Yaaa," diye mırıldandım ve yaşamım sürünerek gözlerimin önünden geçti. "Evet, çok özenilerek büyüdüm."
Böyle anlaşılması en azından onur kırıcı değildi. Parmaklarım diz kapaklarımda dolaşırken radyonun çalıştığını işittim. Affan ekranda kanalları değiştirdi, çıkan şarkıları tanımadığını ifadesinden anladım. Hafızasını kaybettiğini öğrenmemiş olsam belki bu ifadesini garipserdim. Yüz buruşturup bir haber kanalı bulana kadar kanalları değiştirdi, şarkılar tadını kaçırmış gibiydi. Haberin birinde Rusya Ukrayna savaşı duyunca kafası karışmış gibi görünmeye başladı.
Tabi, bunun hakkında da bilgisi yoktu.
Haberleri da kapatınca sessizlik arabaya hava gibi yapıştı.
Doğrudan eve geçeceğimizi sandım ama çok yol gitmeden araç durunca kafamı çıkarıp bir baktım. Saçakların arkasında uzanan bir dar mekân girişini görüp sokağın kalanına baktım. Affan kapısını kapatınca ne yapacağımı bilemeyip ona baktım ve inmemi beklediğini, durduğunda anladım. Saçlarımı düzelterek çıktım ve yanında o dar girişten geçince etrafı camlarla çevrili bir restauranta giderken buldum kendimi.
Geniş kapı önündeki karşılama görevlisi bizi bir masaya yönlendirince Affan'ın hareketlerini tekrar etmekten başka bir şey yapamadım. Karşısına oturmak garip olacağı için çaprazındaki sandalyeyi çekip oturdum ve o kabanını çıkarırken ben de aynısını yapmaya başladım. Bana kirpikleri arasından bir bakıp, "Aynı sırayla gitmemize gerek yok," dedi.
Başımı sallayıp kürkümü onun gibi yanımdaki sandalyeye bıraktım. Masada gözlerini gezdirdi ve sonra yaklaşan görevli kadına, "Menü göremedim," dedi.
Kadın masanın kenarındaki dijital ekranı gösterdi. "Buradan siparişi oluşturabilirsiniz."
Affan sırtını arkasına doğru yaslayarak ekrana bir müddet baktı. Sonra bana döndü. "Bu nasıl oluyor?"
Üç ay kadar önce Ayaz'ı Emir'le beraber okuldan aldıktan sonra dışarıda yemek yemiştik, bunu görmüştüm. Parmağımla ekrana dokundum ve aydınlanınca, "Bak, yiyecek ve içecek resmi var, siparişini oluşturabiliyorsun," dedim.
"Lüzumsuzluğun da böylesi..."
Ekrandaki menüleri açtı, resimlere bakarak anlamaya çalıştım. Balık ve köfte çeşitleri, salata ve makarna görmüştüm. Affan biraz uğraşıp bir şeyler ekledikten sonra, "Evet, ne yiyeceksin?" diye sordu.
"Bana yemek mi alacaksın? Yanımda para yok çünkü."
"Gerekiyorsa."
Uzun bakışımı önüme çevirdim. Sadece, "Sen ne yiyeceksen," dedim.
Ekrana bir dakika kadar daha dokundu. Siparişin oluştuğunu anladım ve telefonunu çıkarıp masaya bıraktıktan sonra ensesini ovaladı. Altında bir tişört ve ince gri, süveter vardı. Koluna, telefonuyla uyumlu bir akıllı saat takıyordu. Yemek gelene kadar masanın yüzeyine bakıp, masaya eşyalar dizilirken bana çevirdi gözlerini. "Bir sorun mu var?"
"Nyet." Bakışlarım ondan uzaklaştı.
Rusça konuştuğum için direkt cevap veremedi bana, yutkunarak başını diğer tarafa çevirdi. "Ben de başka bir dil mi konuşayım? Böylece anlaşamayalım."
"Anlaşamıyoruz ki zaten."
"En azından bana hakaret etmediğinden emin oluyordum."
"Hakaret etmedim. Daha önce pislik demiştim ama şimdi hayır dedim. Nyet." Öğrenmeye ihtiyacı varmış gibi son sözcüğü heceleyerek söyledim.
Meraksız görünerek peçeteye uzandı. Çatal ile bıçağını, temiz olmasına rağmen sildi. Tabağımdaki somona ve eşlik eden soslara bakarken boğazımdaki yumruyu itmeye çalıştım. İlk başlamak istemedim ve o yemeğin tadına bakınca çatal ile bıçağımı kullandım. En son browni yemiş, sabah biraz su içmiştim. Affan'ın kadehinde, üstü hafifçe köpürmüş bir içecek gördüm ama bana servis edilen kadehte su vardı. Her lokma önce boğazımda, sonra midemde büyüdü; tabağım yarım kaldı.
"Biraz dışarıya çıkacağım," diyerek kalktım ve kürkümü alıp yüzüne bakmadan arkamı döndüm. Geldiğimiz yolu yürüyüp serin havaya çıkınca kıyafetime sarınarak derin nefesler aldım. Kaçmayı denemek ümitsizlikti, gidebilecek bir yerim yoktu. Bunu farkında olmalıydı ki, arkamdan gelmemişti.
Ne olacaksa hemen olsa keşke. Aşağılanmam daha kısa sürse.
"Bunu al," diyerek sesini bana duyurduğunda yerde gördüğüm bir böceğe yakından bakmak üzereydim. Büyük elindeki yumuşak atkımı uzatırken böceği görerek yüzünü ekşitti. "Hiç hijyenik değilmiş burası."
"Böcekten korkuyor musun?" diyerek önüme döndüm.
Sorumu dikkate almadı.
Aracın kapılarını uzaktan açınca koltuğa yerleştim ve o yanıma oturup ısıtıcıyı açarken telefonumu çıkarıp bir kontrol ettim. Yanaklarımı şişirirken de hareket ettik. Bu kez navigasyon açmadı, arkasına yaslanıp arabasını sürerken, "Rusya'da nerede yaşıyordun?" diye sordu. "Başkent mi?"
"Hayır, Sibirya."
"Oğlun ve babası da mı oradadır?"
Aslında Kerim Rusya'nın her şehrinde olabilirdi. "Emin değilim."
"Neden Türkiye'ye döndünüz?"
Yutkundum. "Ülkem sonuçta."
Sessiz bir hımm, sesi çıkardı. "Neredeyse gözlerden uzaktaydı eviniz. Neden saklanır gibi yaşıyordunuz?"
"Rusya meselesine geri dönelim," diyerek konuyu açıkça değiştirdim. "Söylediğin gibi oraya mı gideceğiz?"
"Umalım çabuk buluruz oğlunu."
Ellerimi sıkmaya başladım. "Bulduğumda... onunla olacağım değil mi? Yani... uyarsa eğer, kalbi verene kadar."
Yüzünü çevirdiğinde ben zaten ona bakıyordum. "Sonra nasıl ayrılacaksın ondan?"
Burnumu kırıştırıp acıdan kırışan gözlerimi çok çabuk yer değiştirdim. "Onun için yapacağım sonuçta. Hem ölünce ayrılık acısını hisseder miyim hiç? Hissetmem tabi."
"Ya oğlun?"
"Onun için sorun değil," dedim, göğsüm titreyerek yükseldi.
"Babası için de oğlun için de senden ayrılmak sorun değilse bunu neden yapıyorsun?"
Kimse için benden ayrılmak sorun değildi.
"Sen Ayaz'a kazayla bir şey olur demedin mi? Olmasına izin mi vereyim? Ölmek daha kolay."
"Sen öyle diyorsan," demekle yetindi.
Bu şekilde konuşması bana kötü hissettirdi. Doğrusu böyle tarif ediyordum ama daha adını koyamadığım bir histi. Tatlılıkla söylenen sözlerin, bir insanı zararsızca kuşatıp derinden acıttığını bildiğim içindi belki de. Böyle yaklaşılan birisiydim, insanlara verecek bir şeyi olan ve yanında sadece o şeyi alana kadar kaldıkları birisi.
Göz çukurlarıma kadar batan duygulardan, gökyüzünü izleyerek kurtulmaya çalıştım. Aracın nereye gittiğini bilmiyordum ama bir binanın otoparkına girince ona baktım. Aracı park edecek yer ararken başını sağında solunda dolaştırdı.
"Aile evi," diye açıkladı, nihayet boş park alanı buldu.
"Neden söylemedin buraya gelirken?"
Anahtarı cebine atıp inince ben de onu takip ettim. Sessiz, yüksek katlı bir otoparktı. Asansöre binerek çıkarken gerildiğimi hissettim. Neden eve gelmiştik ki? Kız kardeşi burada mıydı? Veya babası? Asansörde hızla yükseldik ve on altıncı katta inerken, "Sana soru sordum," dedim.
Üstüme doğru kapanan kapıya elini uzattı ve asansör kapıları bana çarpmadan geri açıldığında, kendimi uzaklaştırarak geldiğimiz yere baktım. Dar holde birçok daire kapısı vardı. Beyaz fayans ve beyaz duvarlar etrafı aydınlık gösteriyordu. Affan ceplerini yokladı ve kapı önünde dururken, "Doğa, şehirde olduğumu öğrenince seninle tanışmak istedi," dedi.
Gerçekten onunla tanışıyor muydum? Bu, yaptığımız sözlü anlaşmayı daha da resmileştiren bir hamle gibi hissettiriyordu. Sanırım kaçma isteğim bu yüzdendi. "Hani... onu görürsem kalbimi vermekten vazgeçerdim?"
"Bu onun sorunu."
Kapı açıldığında çoktan zile bastığını anlamış oldum. Bizi bir hanımefendi kapının arkasında karşıladı ve Affan'ı görünce biraz şaşırdı, "Hoş geldiniz efendim," diyerek nazik davrandı.
Çok sesli solumaya başladım ve Affan eve doğrudan girip ilerlediğinde ben de hızlı davrandım. Ayakkabılarını çıkarmayınca gerek olmadığını anladım ve kendimi dairede bulunca etrafa göz gezdirdim. Geniş bir holün ilerisinde oturma salonu vardı, sırtı bize çevrili koltuk takımını fark etmiştim. Yüksek tavanlı, dubleks bir evdi. Camlar genişti, zeminle tavan arasında uzanıyordu. Sol tarafta, dönerek çıkan bir merdiven vardı. Evde çalıştığını anladığım kadın Affan'ın kaşe kabanını alıp bana baktığında, kıyafetimi vermem gerektiğini hissettim.
Kürküm ve atkımı çıkarıp kendisine uzattım. Orta yaşını geçmiş, kısa boylu, küçük yüzlü bir kadındı. Saçları ensesinde küçücük topuzla toplanmıştı, resmi bir giyimi, ifadesi vardı. Kıyafetlerimizi duvara monteli portmantoya bıraktığı sırada Affan oturma alanına geçip camdan dışarıya baktı, yaklaştığımda deniz manzarasını fark ettim. Ellerini ceplerine koyup, "Babam odasında mı?" diye sordu.
"Evet, baş sağlığı için misafirleri eksik olmuyor."
Lütfen gidelim, demek istedim. Lütfen. Her şeyle yüzleşmem için mi getirmişti beni?
"Tamam, bizi yalnız bırak."
Kadın salondan ayrılınca tuttuğum nefesi bıraktım. "Bana kötü davranacaklar, gitmek istiyorum."
"Babam şu an sana vakit ayıramaz," dedi ve konuşmasına devam ederken bana döndü. "Kız kardeşim için üst kata çıkmalıyız."
Bir daha, "Gitmek istiyorum," dedim.
Duymamış gibi yanımdan geçip pahalı dairenin merdivenini tırmandı. Çenemi sıkıp saçlarımı kulak arkasına koydum ve onun üç adım kadar gerisinde basamakları çıktım. Ev çok temiz, geniş, kaliteli döşenmişti. Fakat... çok soğuk hissettiren bir evdi. Kendimi Bursa'daki evde bundan daha iyi hissediyordum.
Affan geniş kattaki, beyaz ahşap kapıyı tıklatınca içeriden, girin, komutu geldi. Kalbim hızlanırken açılan kapının arkasına baktım. Kız kardeşini düşündüğüm birkaç sefer olmuştu fakat görene kadar ne umduğumu bilmiyordum. Geniş, güneş alan bir odada, güzel dekore edilmiş eşyaların arasındaki genç kadını görünce kafamdaki profili oluşmaya başladı.
Bize döndüğünde abisinden daha koyu olan saçlarının yapılı, kıyafetlerinin özenli olduğunu gördüm. Üzerinde diz üstü siyah çizme ve bacaklarını saran pantolonu ile omuzları düşük triko vardı. Bir yere gidecekmiş gibi elinde tuttuğu çantayı kurcalıyordu fakat bizi fark edince çantasını aşağıya indirip önce Affan'a, ardından bana baktı. Genç ve güzel, hatta çok özenli olduğunu, hasta görünmediğini düşünmüştüm ama gözleri...
"Affan," dedi, sanki şaşırmış gibi ama burada olmamı beklemiyor muydu?
Affan kafamın üzerinden kolunu uzatıp kapıyı kapatırken, "Bir yere mi gidiyordun?" diye sordu.
Hareket etmek için kolunun çekilmesini bekledim ve kardeşinin yanına yürüdüğünde bile kıpırtısız kaldım. Doğa abisinden ziyade doğrudan bana bakarak, "Evet, ben mezarlığa gidecektim ama..." beni vücudum boyu inceleyip kaşlarını çattı. "Biraz kötü de hissediyorum."
"Belki de dinlenmelisin," dedi Affan.
Doğa tüm inceleme sonunda yine gözlerimin içine baktığında irkilmemi gizlemek zor oldu. Onun kendisi için kalbimi istemesi hâlâ delice geliyordu ve bu tanışma, karşılıklı olarak çok garip hissettiriyordu. Sonunda bakışlarını benden çekip abisine döndü. "Haklısın galiba."
Bir saniye içinde odasındaki açık bölmeden geçtiğinde tuttuğum nefesi bıraktım. Suit bir oda gibiydi, geri döndüğünde çantası yanında değildi; böylece oranın giyinme bölümü olduğunu anladım. Affan'ın yanından geçip bana yürüdüğünde kalbim hızlandı. "Senin evimde olman... çok garip," dedi.
Kalbimi istemen kadar da değil yani.
Duygularımla o kadar mücadele halindeydim ki, onunla konuşmak içimden gelmedi. Sessizliğimi nasıl yorumladığını anlayamadım ama omzunun üstünden dönüp abisine baktı. "Yalnız kalabilir miyiz?"
Hayır.
"Hayır."
Doğa abisinden ikinci kez bunu istemedi. Bana odasında, cam önüne dekor edilmiş mürdüm renkli koltuğu gösterdi. "Ayakta konuşmayalım."
Birkaç saniye bekledikten sonra koltuğa oturdum. Kendisi de mesafe bırakarak yanıma, karşı karşıya oturuyormuşuz gibi bir açıyla yerleşti. Benden biraz uzun, abisinden kısaydı. Ellerimin koltuğun kenarlarını sıktığını gördü ve sonra, "Seninle tanışmak istedim," dedi. "Olanlardan sonra... bugün ilk kez dışarı çıkacaktım ama belli ki hâlâ iyi değilim. Sen nasılsın?"
Eminim ki umurunda değildir. Bu yüzden cevap vermedim. Ayakta dikilen abisine bir bakış atarak, "Konuşamıyor mu?" dedi.
"Benimle konuşuyor."
Kaşlarını kaldırarak bana döndü Doğa. "Eminim sen de bunların yaşanmasını istememişsindir."
O noktada, "Evet," diye fısıldadım.
Sesimi duyunca rahatsız mı oldu, yoksa sonunda konuştuğum için tatmin mi oldu anlamadım. "Yine de bizim kadar üzgün değilsindir."
Kardeş kaybetmenin tarifsiz bir his olduğu konusunda ona katılıyordum.
"Yaşayacağın için... artık sende o kadar üzgün değilsindir," dedim. Bu, kalbimi istediği için bir suçlama mıydı, ben bile bilmiyordum. Dediğim onu duraksattı ve bakışları göğüs hizamda oyalanıp odaya çevrildi. Çenesi seğirdi. "Duru'nun kaybı... ve ölüm şekli..." her ne diyecekse devam etmedi, rahatsızca kıpırdanıp kalkarken seri nefesler aldı. Göğsünü ovuşturdu. "Aslında sana kızgın mıyım bilmiyorum ama... o nasıl böyle bir çocuk anlamıyorum."
Dolu gözlerim odanın köşesinde, bir fotoğraf çerçevesi tutan Affan'a kaydı. Fotoğrafta Duru ile Doğa'nın olduğunu gördüm. "Gitmek istiyorum," dedim ona. Fakat hiç konuşmamışım gibi, dönüp bakmadı bana.
Doğa, "Seni kızdırdım mı?" diye sordu.
"Oğlum hakkında konuşmak istemiyorum ve belli ki... sen ondan bahsedeceksin."
"Bunu konuşmamak zor," dedi. "Ailem ve ben... her şeyi üst üste yaşıyoruz. Duru'nun kaybı hâlâ kâbus gibi geliyor."
"Benden kalbimi istediniz," diyerek ona döndürdüm yüzümü. Bu cümlenin ikimiz arasında resmiyet kazanması onu da beni olduğu kadar irkiltti. "Başka bir şey istememelisiniz; beni suçlamayı da, oğluma hakaret etmeyi de."
"Ben..." genzini temizleyerek tekrar yanıma oturdu. Koltuktaki elimi kavrayıp sıktığında yakınlık göstermesine inanamadım. "Sadece... kardeşim için çok üzülüyorum ve onu özlüyorum. Ayrıca yaşananlardan sonra oğlunun suçsuz olduğunu söyleyebilir misin?"
O böyle söyleyince içime dokundu. Az önceki çıkışımdan pişmanlık duydum. "Özür dilerim. Kardeşin için ben de üzüldüm."
Dudakları titrerken kıvrıldı ve gözleri parlamaya başladı; yaşlarla. "Bu yüzden seninle ne konuşacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyorum."
"Kötü davranıyorsun," dedim, ya da ben kendimi suçlu ve kötü hissediyordum. "Hak ettiğim de budur belki."
Omuzları düştü. "Oğlunun suçu için kabul ettiğin şey çok büyük biliyorum, sana kötü davranmak istemedim. Sadece... Duru aklımdan çıkmıyor. Nasıl bunların yaşadığına inanamıyorum."
Tanışmıştık işte. Nasıl hissettiğini de söylemişti, artık burada kalmam için tek bir neden göremiyordum. Ellerimi kendime çekerek koltuktan kalktım ve bize ilgisi olmadan çerçeveyi izleyen Affan'a yaklaştım. "Artık gidelim." Bu kez olsun kulak vermesini bekledim bana.
Basit bir çene hareketiyle kapıyı gösterdi. "Beni bekle."
"Sanki başka bir şey yapabilirim." Oflayarak kapıya yöneldim ve kapatıp çıktığımda gerçekten başka şey yapabilmeyi hayal ettim. Belki onunla böyle konuşmamalıydım, şimdiye kadar yapmamıştı ama ya bundan sonra yaparsa, canımı yakarsa? Koridordaki merdivenden aşağıya baktım ama inemezdim, babasını ya da bir yabancıyı görürsem ne yapardım bilmiyordum.
Sırtımı duvara yaslamak için yaklaştım ve içeride konuştuklarını duydum. Belli belirsiz sözcükleri seçince cümlelerin tamamını duymak isteyerek bir adım daha attım. "... hem kalbini gerçekten verecek mi? Sana ne dedi?"
"Tüm bunlar bunun için miydi?"
"Neyler?"
"Onu alttan alman, elini tutman ve ne kadar üzgün olduğundan bahsetmen."
Bir kısa süreli sessizlikten sonra, "Vazgeçmesini istemiyorum," dedi. Sesi yorgun ama... öfkeliydi. "Yoksa ben ona da... oğluna da n'apacağımı bilirdim! O piç kız kardeşimi öldürdü! Zaten kalplerimiz uyumsuz olursa... hayatlarını cehenneme çevireceğim."
Duygular akın etmesin diye gözlerimi tavana kadar kaydırıp güçlükle yutkunmam gerekti. Bana herhangi bir iyi duygusu yoktu, içeride birkaç dakika böyle düşünmüştüm. Söyledikleri yanıtsız kalınca yürüme sesleri geldi ve sonra, "Bana neden öyle bakıyorsun?" diye sordu Doğa. Karşılıksız bir öpücük sesi işittim. "Haksız mıyım?"
"O kadar nefret ettiğin birinin kalbini nasıl isteyebildiğini düşünüyorum."
Kısa sessizlik oldu. "Sen hiç ölüm korkusuyla yaşadın mı?"
"Ben çok yakın zamanda ölümden döndüm."
"Bu ölüm korkusuyla yaşamak değil Affan," dedi kardeşi. Gerçi ona sadece ismiyle seslenmişti.
"Hâlâ hatırladığım gibisin."
Kardeşi, "Hatırladığın bir şeylerin olması ne güzel," dedi. "Hatırlamak demişken... hâlâ bir şeyler..."
Affan konuşmasını keserek, "Hayır," dedi.
Yanaklarımı silerek merdiven basamağına kadar yürüdüm. Korkuluğu tutup inmeden bekledim. Neden ne kadar korktuğumu göstermiştim? Onlar sadece kalbimin kendilerine uygun olup olmayacağını görmek ve uyarsa da onu almak için bana tahammül göstereceklerdi.
Kapı açılırken, "Ona da bozuldum," dedi Doğa, abisine. "Duru'yu kaybedeli ne kadar oldu ki... düğüne gidiyor? Arkadaşı hikâye atmış, kuaförde hazırlanıyorlardı."
Affan'ın yanıma yürüdüğünü anlayınca basamakları indim. "Haberim vardı," dedi kardeşine.
"Aman babam duymasın, sinirlenir."
Gözlerim endişeyle aşağıda dolaştı, ben de babasını görmeden evden ayrılmak istiyordum. Affan bana yetişti ve son basamağı beraber indiğimizde doğrudan gömme portmantoya yaklaştı. Çalışan kadın ortalıkta yoktu ama Doğa merdiven başında bize bakıyordu. Affan kürkümü ve atkımı uzatınca Duru'daki bakışlarımı kaçırarak giyindim. Gözleri çok yorgun bakıyordu, yeni bir kalbe acil ihtiyacı mı vardı? Ne zamandır hastaydı?
"Beyefendi, babanızın misafiri gitti, haber vereyim mi?"
Affan koridor köşesinden dönen kadına baktı. "Hayır. Geldiğimi de söyleme."
Kadın beni süzüp onayladı. Kapıya uzanıp derhal binanın içine adım attım ve olabildiğince çabuk uzaklaştım. Buz gibi olduğunu tahmin ettiğim ellerimi alnıma koydum, yanılmadım. Asansörden inene kadar kalp atışlarım yavaşlamadı. Otoparkı yürürken benden uzaktaydı. Koltuklara yerleştiğimizde sanki hissettiğim tüm yoğunluk kolumda birikiyormuş gibi, iğnenin girdiği yer sızladı.
Acı çektikleri için bana iyi davranmayacakları tabii ki. Ama bu üzülmeyeceğim anlamına gelmezdi.
Arabanın titreyen camında başım zonklayınca hafifçe geri çekilip döşemeye yaslandım. "Test ve tahlil sonuçları ne zaman çıkacak?"
Parmağının tersiyle bir tutam saçı alnından itti. "Biraz zaman alacak," dedi.
"Peki Rusya'ya ne zaman gideceğiz?"
Başını yana yatırıp bana bakınca, gözlerini görmediğim sürede var olan dinginliğim sona erdi. "Aklından ne geçtiğini biliyorum."
Test sonuçları uyumsuz çıkarsa Rusya'ya gitmezdim. Çünkü kalbimi veremediğim durumda Ayaz incinirdi.
"Soruyu soralı bir dakika bile olmadı, hemen nasıl anladın ki?"
"Anlayacağım bir durum yok. Testler uyumsuzsa oğlunun bulunmasını istemeyeceksin."
Koltukta biraz döndüm. "Suçu üstlenirim, beni hapse atarlar, öyle olur mu?"
"Babamın yüreği böyle soğumaz."
Ümitsizlik içimi yıktı. "Ya senin? Gerçi senin yüreğin yanıyor mu... onu da hiç anlamadım." Hafıza kaybı yaşadığı için kız kardeşiyle olan bağının hasar aldığını biliyordum, yine de böyle söylemek istedim.
Bana yanıt değil, tepki bile vermeyince daha uzlaşıcı sözcükler aradı dudaklarım. "Kalbimi vereceğim, olmazsa cezayı ben çekeceğim diyorum, daha ne yapabilirim? Gerçekten... Ayaz'ı incitir misiniz? Bir çocuğu... nasıl öldüreceksiniz?"
Başını koltuğun arkasına yasladı. "Biraz sakin ol."
"Kaza süsü mü vereceksiniz? Öyle dedin çünkü bana."
"Daha sakin."
"Kalp sağlığım için değil mi..."
Yüzümü ön cama çevirdim. O kadar şey yaşanmıştı ki, ölmekten korkup korkmadığımı bile düşünmemiştim. Her şeyi sonuca götürecek ihtimal kalplerimizin uygunluk göstermesi olurdu, belli ki. Keşke o an yaşansa ve her şey son bulsa.
Biz Bursa'ya dönene kadar güneş neredeyse batmıştı. Araçtan inerken gökyüzündeki son kızıllığa bakıyordum. Affan, "Öbür taraftan yürü," diye seslenene kadar yerdeki buzlanmayı görmemiştim. Kendisi o sırada aracının aynalarını içe doğru kapatıyordu, kabanı elindeydi. Tane tane karlar kumral saçlarına, kulaklarına düşüyordu.
Dalan gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm ve telaşlı adımlarımı izledim. Evin kapısına vururken onun da yaklaşmakta olduğunu, karda bıraktığı sesten anladım. Kapı açılınca Zeus eşikte belirdi ve ben üstünden atlayarak içeriye girdiğimde, Affan onun dışarıya çıkmasına engel oldu. Ayakkabılarımı portmantoya bırakmak için uzaklaşırken, "Sonunda gelebildin," dedi Yalın, arkadaşına. "Patladım evde."
"İstanbul'a dönmeye ne dersin?"
"İyi olduğundan emin değilim," dedi Yalın, ona ve sonra bana döndü, bakışları rahatsız edici şekilde üstümde gezindi. "Tahlilleri yaptınız mı? Sonuçlar ne zaman çıkacak."
Affan uyluklarına kadar tırmanan köpek için eğildi ve kabanını onun üstüne kapatarak hayvanı kaçırtmayı başardı. "Biraz vakit alacak," diyerek Yalın'a cevap verdi. "Hayatıma devam edebiliyorum. Sıkıldıysan şehre dönebilirsin."
"Ben gidersem baban Rauf'u gönderir."
Endişeyle, "Kal sen kal," dedim.
İkisi de bana dönünce Rauf'tan ne kadar korktuğumun anlaşıldığını sezdim. Yalın kaşlarını kaldırarak, "Çenen neden hâlâ geçmedi senin?" diye sordu. "Bu ne böyle, boyuyor musun yoksa sen? Boynun da mor hâlâ?"
Ellerim yüzüme uzanıp yanaklarımla çenemi kapattı. "Geçer ama... o adam beni yeniden yaralayabilir. Bu evde de merdiven var zaten, tekrar düşürürse?"
Affan yüzümü izleyerek salon boyu yürüdü ve koltuğa oturup kollarını koltuğun iki yanına koydu. O sırada Yalın bana nefesini üfleyerek bakıyordu. "Senin için endişe duymayız, farkındasın değil mi?"
Kırılganlığım yüzeye çıktığı için en saçma şeyleri söyledim. "Ben de o zaman kalbimi vermem."
"Sen hâlâ anlamadın sanırım. Duru öldükten sonra hiçbir şey senin elinde değil."
Affan'a döndüm, beni izlemekte olan bir çift gözle karşılaştım. "Aslında o gidip Rauf gelebilir. Tabi, sen de buradan ayrılmayacaksan." Rauf'la yalnız kalmak mı? Asla.
Yalın alaycı bir ses çıkarırken Affan ciddiyetsizliğimin farkında olarak sessiz kaldı ve arkadaşına dönerken, "Bu durumda üçüncü tercih oldun," dedi.
Yalın ona hiç de arkadaş canlısıymış gibi bakmadı o an. "Kocasının onu niye arkasında bıraktığını anladım galiba."
Gerçekten sevdiğim birisi beni bırakmış olsaydı bu cümleyle ne kadar üzüleceğimi düşündüm. Onun da niyeti zaten beni incitmekti. Dudaklarımı büzüp kendi kendime başımı salladım ve arkamı dönüp kaldığım odaya ilerledim. İçeriye girip kapıyı kilitlediğim gibi yatağa çıkıp yastık altından çerçeveyi çıkardım, Ayaz'ın fotoğrafına bakarak başıma gelenlerin umutsuzluğuna gölge düşürmek istedim. Beni soruyor, merak ediyor muydu? Keşke bilseydim.
Bana biraz duyguları olsun isterdim.
Fotoğrafa sarılmak bana iyi gelirmiş gibi, uzun süre o fotoğrafla kaldım. Sonra karın çatlatan mide gurultuma dayanamadım; mutfağı kullanmak için çıktım. İkisi de karanlık salonda görünmüyordu. Mutfağa girerken de ne yazık ki Yalın'ı gördüm. Ocakta bir tencereyi karıştırıyor, diğer elinde tuttuğu telefonuna bakınıyordu.
"Acıktın mı?" diye sordu bana.
Sesi kızgın ya da öfkeli çıkmayınca nasıl iletişim kuracağımı bilemedim. Bir süre önce birbirimize tatsız sözcükler sarf etmiştik. "Merak etme, yaptığın yemekten yemem."
Gözlerini devirdi. "Abartma. Seni aç bırakacak değiliz."
"Affan yapmaz zaten de sen yapabilirsin."
Nereden bildiğimi ben de bilmiyordum. Belki de yapardı.
"Bahsettiğim sebeplerden ötürü, sana o kadar öfke duyamıyor," dedi sessizliğimde.
"Yine de üzülüyordur," dedim, bir yandan da onu üzgün gördüğüm bir anı hatırlamaya çalıştım. "Hatta hatırladığı son hali bebek hali demiştin, o bebeğin zarar gördüğünü düşündükçe..." suçluluk hissi sözcüklerimi yuttu.
Neden yaşandı bunlar, neden? Gerçekten ben öleyim diye mi?
"Duru küçükken... Affan yurt dışındaydı; üniversite ve yüksek lisans için." Konuşmasında bir özlem hissi yakaladım, o zamanı ya da Duru'nun olduğu herhangi bir zamanı özlüyordu tabi. "Duru doğduktan sonra dört, beş kez ancak görmüştü. Affan'ın Duru'yu hatırladığı zamanlar da o zamanlar işte, sonrasında ne kadar çok şey paylaştıklarını unuttu."
Dudaklarım titredi. Durumun kendisi için ne kadar karmaşık olduğunu hayal ettim ve bunda Ayaz'ın payı olabileceğini bilmek kalbimi bir daha kırdı. "Affan yurt dışında olduğunu hatırlıyor mu?"
"Üniversiteyi ve yüksek lisansını hatırlıyor ama sonrasını değil."
"O..." gözlerimi mutfakta alakasız şekilde dolaştırdım. "Ne iş yapıyor ki?"
"Uçak mühendisi ama... kazadan beri işleriyle hiç meşgul değil."
"Zekiymiş, belli olmuyor," dedim. Uçak falan mı yapıyordu cidden?
Burnundan bir ses çıktı ve hemen sonra yüzüne daha oturaklı ifade yerleşti. "Genelde sonuç odaklı, kısa süreli olur konuşmaları, bu yüzden anlaşılmıyor tabi."
Ayağımla beyaz fayansları eşeledim. "Böyle anlaşılmaz olduğu için... onunla nasıl konuşacağımı, uzlaşacağımı bilmiyorum."
"Konuşmana ihtiyacı olduğunu sanmıyorum," dedi. "Duygusal yoğunlukta birisi değil, sen nasıl uzlaşacağını düşünüyor olabilirsin ama o işine yaramayan hiçbir söylediğine ilgi duymaz. Kafanı yorma."
Evet, olanlar dışında hiçbir konuşma geçmemişti aramızda. Arkadaşını iyi tanıdığı belliydi. "Sıkıcı birisi gibi." Aslında sıkıcından çok... Neyse.
"Lisede tiyatro kulübünde çalışmıştık," dedi, sesi az öncekinden de üzüntülüydü. "Biraz aktörlük de var onda, duygularını ölçülü gösterebiliyor. Bayağıdır düşünmemiştim o günleri, benim rolü çaldığı içi hafızamdan siliyordum..." gülümseyerek yüzünü kırıştırdı.
İstemsizce ilgimi çekti. "Tiyatro mu?"
Sanki benimle konuştuğunu unutmuş gibi çevirdi yüzünü. "Kısa süreli bir şeydi işte."
"Neyi oynuyordu? Yedi cücelerinden birisini falan mı?" Aslında boyu idealin bile üstündeydi.
Bana bakarken gözleri genişledi ve omuzlarını harekete geçiren sesli gülüşü mutfakta çınladı. Bana korkunç davranacağı bir şey demiş olmaktan endişe etmiştim ama eğlenmişti. Kepçeyi tencere içine bıraktı ve yanımdan geçip mutfaktan çıkarken, "Affan," diye seslendi. "Bunu duyman lazım, baksana."
Onun cidden merdiven çıktığını uzaktan duydum, herhalde Affan bu söylediğimle de ilgilenmezdi. Hazır o yokken bir şey yemek için mutfağa girdim, ocaktaki tencereye bakınca bir makarna haşlandığını gördüm. Yanda da kremalı olduğu belli olan sos pişiyordu. Kendileri için hazırlayacakları yemeği beklemek yerine dolabı açıp bakındım, paketli meyveli yoğurdu görünce alıp tatlı niyetine onu yemeye başladım. Öğünlerimi, uyku saatlerimi kaçırıyordum, ne kadar yemek yediğimi ve en son ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum.
Yalın geri döndüğünde son kaşığımı aldım. Tencereleri ocaktan indirip tezgâh önünde uğraşırken bana pek bakmadı. Birkaç dakikalık sohbetimize aldanmamalıydım, bana yeterince gözdağı vermişti. Bir bardak su alıp almamakta kararsızlık yaşadım, sonra sürahinin odada olduğunu hatırlayıp çıktım.
Odadaki sürahiden su içerken aklımda telefonum vardı, hâlâ bana ulaşacaklarını umut ediyordum. Portmantoya yürüdüm, Affan kabanını kürkümün üstüne bırakmıştı. Kürkümün ceplerini karıştırırken parfüm kokusuna doğru yaklaştım ve telefonum ele gelince geri çekildim. Ekranına düşmüş hiçbir arama yoktu. Belki bana ulaşmanın başka yolunu aramışlardı.
Üst kata bir bakış atarak ilerledim. Vakit geçirdiği odaya baktım ama olmadığını görünce koridorda yürümem gerekti. Oda olduğunu hatırladığım iki kapıyı daha tıklattım ve sonra üçüncü kapının arkasında olduğunu anladım. Kapıyı tıklattığım anda, "Giyiniyorum Yalın," dedi.
Bir adım geri çıktım. "Benim. Sana bir şey soracağım."
Giyinmeye devam ettiğini anladım. Parmağımla kapının kenarındaki çıkıntıya dokunurken sabırla bekledim. Kulaklarımın arkası ısınmıştı, yanaklarım da. Belki de aşağıda beklemem daha uygun olurdu. Dudağımı ısırarak kapının yüzeyine baktım ve yürüdüğünü duyunca nefesimi tuttum. Kapıyı açıp boynunda bir havlu ve temiz kıyafetleriyle bana baktı. "Evet?"
Yanaklarının kızarıklığından gözlerimi kaçırıp telefonuma baktım. Bakım kokusu burnuma kadar alçalırken, "Bu evde internet var mı?" diye sordum.
Eşikten geçerken yüzüme bakıyordu. Böyle konuşulur; göz teması kurarak. Tabi öyle ama ben üstündeki gözlerimin yerini sürekli değiştirerek gözlerine bakmaktan kaçıyordum. "Ne için?"
Telefonumu aramıza uzattım. "İnternete girmek istiyorum."
"İnternete ihtiyacın yok."
"Herkesin internete ihtiyacı olabilir."
Havluyla saçlarının arkasını kuruladı. "Senin ihtiyacın yok."
Dudaklarımı, acıyana kadar ısırdım. Ki, acıması çok zaman almıyordu. "Tanıdığım kimse yok ki. Sadece... Ayaz belki bana mesaj atmıştır diye bakacağım. Hem yerini öğrenmek istemiyor musun?" Bir daha ısrarcı şekilde ona uzattım telefonu, karnına kadar yaslarken amber rengindeki gözlerine baktım.
Elini karnına indirip telefonu alırken, "Telefonun dil ayarını değiştirirsen," diye şart koştu.
Yanaklarımı şişirdim. "Yapamam."
"Ne gizliyorsun ki?"
Telefon elimden tamamen kayıp gidince boşluktaki ellerimi indirdim. "Bir şey saklamıyorum. Telefonumu başka dilde kullanamam."
"Neden?" derken gözleri yanaklarıma doğru alçaldı.
Vazgeçerek telefonuma uzandım ama kolunu arkasına götürünce ona ulaşamadım, çünkü vücuduna yaklaşmaya çekindim. Gözlerimiz birleşirken, "Türkçe kullanamam," dedim. Kanım yanaklarımda toplandı. "Ben... Türkçe okuma yazma bilmiyorum."
DEVAM EDECEK.
Aşkımmm öğretir.... miyiz acaba?
Lütfen düşüncelerinizi benimle paylaşın, okuması inanın hikâyeye olan yazma şevkini arttırıyor.
Ayrıcaaaa ne zaman görüşüyoruz yeni bölümde?
Yorumlar yükleniyor...