0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

6: ALFABE.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balımmm, burada mısınız?

Bölümleri kısa aralıklarla atıyorum, hızıma yetişebiliyorsunuzdur umarım : d Ayrıca bu hızı da seviyorsanız oylarınız, yorumlarınızla destek olmanız çok önemli benim için. İnanın hızımı ikiye katlarsınız. 🤍

Bu arada Milena için hayal ettiğim görünüş bu. Dolgun yanaklı, yeşil gözlü ve kumral. Siz tabi istediğiniz başka şekilde de hayal ederek okuyabilirsiniz.

6. "ALFABE."

Bana hiç inanmadı. Ofis olarak kullandığı çalışma odasına gitti, ben küçük adımlarla peşinden yürüyüp onu izlerken bir kâğıda yazmaya başladı. Saçları akşamları hep dağınık olurdu, gündüzleri ve dışarıya çıkarken de taranmış, düzenli. O an banyo sonrası ıslak saçları alnına kadar düşmüştü, havlusu omuzlarının iki yanından sarkıyordu. Odasının kapısı önünde dikilmeye devam ettiğimi görünce, "Yaklaş," dedi.

Oda boyunca yürüdüm ve masasının, dolayısıyla da onun karşısında durup kaldırdığı kâğıda baktım. "Bana oku," dedi.

Kaşlarımı kaldırıp kâğıttaki bir satır, üç kelimelik cümleye baktım. "Dedim ya, okuyamıyorum, yazamıyorum."

Kâğıdı indirerek yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra masanın rafını açtı, kâğıdı oraya bırakarak doğruldu. Ne yazdığına merak duyarak dudaklarımı ısırdım ve o arkasındaki koltuğa oturup arkasına yaslanırken, "Adını bile mi?" diye sordu.

Gerçek adımı yazabiliyordum. Bir de Ayaz'ın adını. Fakat harfleri bildiğim için değil; Ayaz nasıl yazıldığını bana öğrettiği için. Bunun saklamam gereken bir sır olup olmadığı konusunda tereddüt duyarak, "Adımı bile," diye fısıldadım. Milena, ismini yazmayı bilmiyordum.

"Doğduğundan beri mi Rusya'daydın?"

"Küçük bir... bebekken gittim. Rus okullarında okudum. Hiç kimse bana Türkçe öğretmedi."

Başını yavaşça yanına eğdi. "Ailen?"

"Kimse," diye tekrar ettim.

Akıl sahibi olduğum günden beri bunun için utanç duymuştum. Bilgisizliğimi saklamak istemiştim. Zaten hiç zor olmamıştı, çünkü benimle ilgilenen, yaşamıma merak duyan kimse yoktu. Keşke bu gece de mecbur hissetmeseydim. Birbirine doladığım parmaklarımdan çektim gözlerimi ve bakınca Affan'a, odayı terk etmem gereken anın bu an olup olmadığını düşündüm.

Gitsem mi?

"Şimdi... Telefonumu internete bağlar mısın?" Masadaki telefonuma çaresizce baktım.

Bence o çoğu zaman duyduklarıyla ilgilenmiyordu. Yalın'ın dediği gibi, sadece sonuca varmak istiyordu. Bu hayatındaki hangi insanın sinirinizi bozuyordu bilmiyorum, belki nadir de olsa konuşurken özendiği insanlar vardır. Bana, "Alfabeyi de mi bilmiyorsun?" diye sorumdan alakasız bir cevap verdiğinde anlamıştım bunu.

Söylesem bahsi geçtiği için kızar mı? "A oğlumun baş harfi, o kadarını biliyorum. Bir ev çatısı ve ortasından çizik geçiyor." Parmağımla havaya harfi çizdim.

Gözleri parmağımı takip edip doğru olduğunu başını sallayarak onaylayınca dudağım kıvrıldı. Karıştırmadığıma sevinmiştim. Bu harf, Rusya'daki A harfine çok benziyordu, onun dışında Kiril alfabesi Latin alfabesinden çok farklıydı.

Bana, "Kendi adını olsun öğrenmen lazım," dedi. "Gerçekleşirse kalp nakli olacaksın, adını yazmana ve imza atmana ihtiyaç duyabiliriz."

O utanç duygusu karnımı çatlattı. Yüzümü buruşturarak başımı önüme eğdiğim sırada ensesindeki havluyla saçını üstün körü kuruladığını gördüm. Havluyu koltuğun yanına bırakıp masaya yaklaştı ve kâğıtları, dosyaları toplayıp üst üste kenara bıraktı. Az önceki kalemi alıp temiz bir kâğıdı aramıza koydu. "Biraz otur."

Karşılıklı duran iki deri koltuğa bakıp ona daha yakın duranı seçme güdüsüyle adımımı attım. Sol koltuğa oturup koyduğu kâğıda baktım ve o kalemi bir daha kâğıda bir şeyler yazmaya başladı. Göğüslerimi masaya yaslayacak kadar yaklaşıp sırasıyla yazdığı harflere baktım.

"Adımı mı yazdın?" diye sordum. Son harf a harfiydi.

Kâğıdı önüme kadar itti. "Evet, adın böyle yazılıyor."

Sırasıyla harflere baktım. Hepsini daha önce görmüştüm ama okunuşlarını bilmiyordum. Parmağımı a harfinin üstüne koydum. "Bu Rusça'da da a sesiyle okunuyor."

"Bildiğin yalnızca a mı?"

"Başka harflere de aşinayım ama yan yana getirince okuyamıyorum." Devamında da bir şeyler söyleyecektim ama ne zaman uzun konuşsam sıkıldığını hissetmiştim, bu yüzden konuşmamı bölüp en baştaki harfe dokundum. "Bu neydi?"

"M."

"M," diye yineledim ve parmağımı yanındaki harfe kaydırdım. Ondan sonra neden acaba gözlerine baktım, daha kolay öğrenirim diye mi? Yakındaki bakışlarına karşı yutkundum. "Ya bu?"

"O İ harfi. İri derken kullandığımız i."

"İri mi? Ben o kelimeyi ne zaman kullandığımı hatırlamıyorum bile."

"Bu önemli bir ayrıntı değildi," dediğinde başımı salladım ve parmağımı diğer harfe kaydırdım. "Bu?"

Harfe bakıp çenesini kaşıdı ve sonra kafasını iki yana sallayıp, "Böyle olmayacak," dedi.

Almasın diye kâğıdı hemen tuttum. "Vaz mı geçtin? Kolay öğrenirim, söz!"

Bana öğreteceği sadece birkaç harfti, adımdı fakat çoktan heveslenmiştim. Daha aldırmaz bir tavırla karşılaşmayı bekliyordu belki de, bu yüzden yüzüme birkaç saniye bakıp ardından kalemi aldı. Kâğıt elimin altından kaydı, çevirip A harfini yazdı, ardından bir dizi başka harf. Elinin kolay hareketini izlerken parmaklarımı masanın yüzeyinde birleşirdim, heyecanla açıklama yapmasını bekledim.

"Bu ne? Bir sürü harf?"

"Alfabe." Gözlerime bakarak söyledi.

Yakından görmek için eğildim. Birçoğunu Ayaz'ın kitaplarında görmüştüm ama okunuşlarına dair bilgim yoktu. A'dan sonraki harflere sırasıyla baktım ve i harfini görür görmez gülümseyip, "İ," dedim hemen.

Bir şey demeyince ama bakışlarını da çekmeyince coşkumdan utandım, az geriye çekildim. Geniş omuzları koltuğun kenarlarından taşıyordu, bana kalemi uzatırken yüzüne bakmayayım diye vücuduna bakıyordum. Siyah dolma kalemi alıp bir daha harflere baktım. Kâğıdı önüme iterken, "Yazarak daha kolay öğrenirsin," dedi.

"Hepsini mi yazacağım?"

"Evet, altına birebir yaz harfleri."

Önce bu harflere tek tek baktım, ardından kalemi parmaklarım arasında iyi dengelediğimden emin olarak A harfi ile başladım. Devam eden harflerde birkaç harfi daha Rus alfabesine benzettim ama okunuşları aynı mıydı, bilmiyordum. Biraz özenli yazmak istedim, çünkü heyecan duydum. Bu sebepten harfleri yazmak zaman aldı ve teker teker kaç tane olduğunu saydım. "29 tane harf var, hepsini nasıl ezberleyeceğim?"

"Beş yaşındaki çocuklar nasıl ezberliyorsa."

Baktığımda taklit ettiğim harfleri izlediğini gördüm. Onun yazısı düzgündü, benimki de acemice olsa da okunaklıydı. Parmağıyla bir harfe göstererek, "Nokta koymayı unutmuşsun," dedi. "U ve Ü arasındaki farkı anlayamazsın nokta kullanmazsan."

"Hangisi Ü?" diye sordum.

"Noktası olan."

Yukarısındaki harf gibi o harfe de nokta bıraktım ve sonra o bir yanlışımı daha bulmadan ben hepsini inceledim. Geriye kalan hepsi aynıydı. "Bak, bu harf Rusça'da da var, v sesiyle okunuyor."

Parmağım altında kaybolan harfe baktı. "O, b."

Dudaklarına doğru bakıp sesi taklit ettiğimde başını bana doğru kaldırdı. Saçlarında nem kaybolmaya başlasa da odanın loş ışığında tutamlar ıslakmış gibi parlamaya devam ediyordu. "Bir süre Rusça harfleri unut," dedi sessizce. "Gereksiz çok bilgi paylaşıyorsun."

Kalemin ucunu kâğıda batırıp bir müddet harfleri izledikten sonra, "Peki bunların okunuşlarını nasıl bileceğim?" diye sordum mesafeli şekilde.

"İnternetten video izleyebilirsin. Her birinin okunuşunu anlatamam."

"Çok haklısın." Sesim, sebebini anlamadığım bir fısıltıya dönüştü. "O halde telefonumu internete bağlayacaksın."

Telefonumu almak için uzanırken koltukta arkasına yaslandı, elini ekranda bir süre dolaştırıp başını sol tarafa eğdi. "Dili Türkçe'ye çevir, öyle."

Konuşmak için onu bekletip gözlerinin içine bakarken kalemi parmaklarım arasında sıktım. "Anlayamam, anlamıyor musun?"

"Anlamana gerek olmaz. Uygulama fotoğrafları yeterli olur."

Bezgin soluğum yanaklarımı şişirince gözleri yüzümün sağ ve sol tarafında dolaştı. Avucumu uzattım ve telefonu verdiğinde açık ekranda parmaklarımı kaydırdım. Ayarlar üzerinden dil kısmını Türkçe yaparak ona geri uzattım. "Şimdi internete bağla."

Telefonumun son haline göz attı ve bir dakika kadar geri vermedi. Aramaları, mesajları mı kontrol ediyordu? Kaşlarımı çatarak ensesine, boynuna ve yanaklarına doğru baktım. Sonra da bileğimin içlerine göz attım. Ten rengi açıktı ama kendi ten rengime benzediğini ilk kez düşünmüştüm. Yanaklarım kızardı, zaten ara sıra böyle manasız şeyler düşünürdüm. Elbet, herkes kadar. Kolumu hızla kapatıp gözlerimi odada dolaştırdım ve telefon onun elinden benim kadrajıma girince kirpiklerimin altından baktım. "Artık internete erişimin var. Belki Youtube da harfleri öğreneceğin harika videolar izleyebilirsin."

Telefonumu kapıp, "Neden dalga geçtiğini hissettim?" dedim.

Omuzlarını umarsızca silkip gözlerini kapıya doğru çevirince odasından çıkmamı istediği anlaşıldı. Hızla masadaki kalemle kâğıdı alırken, "Başka boş kâğıt var mı?" diye sordum.

Masanın altındaki bölmeyi açarak birkaç boş a 4 kâğıdı çıkardı ve bana uzatırken elimdeki kaleme göz attı. Bir an geri isteyeceğini düşündüm, çünkü özel ve pahalı bir kalem olduğu belliydi. İstemek yerine, "Kaybetme," demeyi yeterli görünce başımı sallayarak onayladım.

"Youtube'a o videoları nasıl yazacağım?" diye sordum.

Koltuktan kalkıp masasının etrafında dolaşırken bir daha telefonumu aldı. Odadan benimle çıkacağını anladım ve uygulamayı açıp bir şeyler aratırken yakınından onu izledim. Sonra fark ettim ki, benim için uğraşta diye onu izlememe gerek yoktu. İşte o yüzden etrafta dolaştırdım gözlerimi ve parmaklarımı kıvırıp durdum. "Bu sana faydalı olur," diyerek telefonumu uzatınca da hemen aldım elinden. "Bittiğinde birkaç kez yeniden izle."

Ekrandaki videoya gülümsedim. "Anlamadığım bir şey olursa sana sorabilir miyim?"

"Aşağıda olursam tabi, buraya çıkmana gerek yok."

"Ah," derken az önceki gibi gülümsemiyordum. "Anladım."

Demek bu katta, odalarına yakın olmamdan hoşlanmıyordu. Bu zamana kadar söylememişti, belki kabalaşmak istememişti ama benim anlamam gerekirdi. Kâğıdı buruşturmamaya gayret ederek telefonu diğer elime aldım ve o hâlâ bana bakıyorken, "Bunu Yalın'a söylemeyeceksin değil mi?" diye sordum. "Sakın söyleme." Kısık sesle konuştum. "Benimle dalga geçer."

"Ne kadar kötü niyetli bir arkadaşım var," dedi.

Kafamı salladım. "Evet evet," dedim. "Ruhunu şeytana satmış bile olabilir. Ya da hayır, asıl ruhunu şeytana satan Rauf olmalı..." cümlemin sonuna doğru sesim utanç dolu bir fısıltıya dönüştü, ne kadar çok abarttığımı fark etmiştim. "İkisi de satmış olabilir. Neyse, söyleme işte. Gerçi söylersen o da belki merhamete gelip bana yardımcı olur, tabi dalga geçtikten sonra..."

Geçmek için etrafımdan yürürken yüzümün aşağısına, çeneme baktı ve ben de orada taşıdığım izi hatırlayıp bakışlarımı kaçırdım. Aynı esnada odanın parkesine düşen gölge ile duyduğum, "N'apıyorsunuz?" diyen ses sıçramama sebep oldu.

Başımı hızla kaldırıp eşikten geçen Yalın'a baktım. Elleri cebinde, kaşları çatık durumdaydı. Onu bu kadar hızlı kızdıran şeyi düşünürken Affan'ın yanından uzaklaştım ve elimdeki şeyleri arkama sakladım. "Affan'dan telefonumu alıyordum."

Yalın ona, "Telefonunu neden veriyorsun?" diyerek döndü.

"Dediğin gibi, telefonu."

Yalın onun kayıtsızlığına göz devirdi. "Ya kocasına ulaşırsa, adam gelip alırsa?"

Kendimi savunacaktım ki, "Ne iyi olur," dedi Affan. "Adamı ve çocuğu bulmuş oluruz."

Yalın bunun aslında akıllıca olabileceğini düşünüyormuş gibi gözlerini kısıp bize döndü. "Kocanı aradın mı? Açmıyor mu? Ya da mesajlarına dönmüyor mu? Onu özlediğini, yalnız olduğunu falan yazsana, karşı koyamayacağı bir mesaj at.."

Affan bana dönüp arkama sakladığım telefona bir baktı. "Eminim hemen geri döner," dedi. Bu mesajı atamayacağımı biliyordu, klavyem artık Türkçe'ydi.

"Bence bizden sakladığın bazı şeyler var," dedi Yalın, sesi tehditkâr bir tınıdaydı. "Çocuğun normal değil, kocan da, ilişkiniz de."

"Bakayım seni ilgilendiren kısmı hangisi?" Düşünüyor gibi yaptım. "Bulamadım."

Üstüme doğru sert bir adımla yaklaşınca yerimden kıpırdamamak için direndim. Hayatta en korktuğum şey canımın fiziksel olarak yanmasıydı. Bu yüzden insanlara düşmanca ya da rekabetçi davranmazdım ama benim de sinirlenmek gibi güdülerim vardı.

Affan ona, "Yeter," dediğinde Yalın olduğu yerde kaldı. "Oğlun bir katil. Beni ilgilendiren kısmı bu."

Bu evde ben iyilik göremezdim, merhamet de. Neden unutuyordum bunu, neden? Ayaz'la ilgili söylenen her şey kalbimi parçalayacak kadar acıtıyordu, çünkü onu savunamıyordum. Bakışlarımı çekip odadan çıkarken ona hiç yaklaşmadan yürüdüm ve koridora adım attığım an koşarak alt kadar gittim. Odama girerken Duru'nun yüzü gözlerimin önündeydi.

"Neden yaptın Ayaz, neden? Kazaydı değil mi? Belki onlar için hiçbir şeyi değiştirmez ama benim için çok şeyi değiştirir. Senin ruhun Ayaz, senin ruhun..."

Bu evdeki her bir gece başka sebeplerle uykusuz geçmişti. Bazen acıdan uyuyamamıştım, bazen korkudan, işte bazen de böyle suçluluktan, özlemden. Beni saatlerce camdan dışarıya baktıran duygular gözlerimden okunmakla kalmayıp gözlerimi ıslattı da. Yastığı yumruğum içinde sıkarak uzun dakikalar geçirdim.

Sabah olduğunda neredeyse hiç uyumamıştım. Gecenin bir saatini mutfakta geçirip odaya geri dönmüştüm. Banyoda yüzümü yıkarken odadan hiç çıkmamayı düşündüm. Dolaptan kendime lacivert bir boğazlı kazak ile lacivert kot pantolon alıp giyindim, saçlarımdan bir fırça geçirip yatağın ucuna oturdum. Telefon ekranım kararmıştı, açtığımda direkt videoyu görüp oynattım. Yatakta dirseklerim üzerinde uzanıp yüzümü de avuçlarıma koydum, videoyu iki kez izledim.

"Bu harfler yan yana geldiğinde nasıl okuyacağım? Adımdan anladığım kadarıyla, yanına gelen harfe bağlı... Milena."

Gülümseyerek kâğıt ve kalemi aldım. Kadının okuduğu harflerden, adımı oluşturan harfleri çıkararak kendim yazdım. Sonra Affan'ın yazdığı adıma baktım, doğru yazdığımı görünce kendimle biraz gurur duydum.

Tıkırtı duyunca başımı kaldırdım ve sese kulak verdim. İkinci kez kapıya vuruluyormuş gibi hissedince yataktan kalkıp kapıyı açtım. Beklediğim Affan'ı, belki Yalın'ı görmekti ama kapımdan içeriye süzülen yuvarlak, robot süpürgeyi görünce afalladım.

Aynı anda bir kadın sesi, "Oranın da temizlenmesi lazım," dedi.

Başımı çevirmemle beraber koridordaki kadını gördüm. Onu tanıdığımı hemen fark ettim, Affan'ın aile evinde çalışan kadındı. Üzerinde bir triko, yarım kollu bluz ile kumaş pantolonu vardı. Elinde bir temizleyici, bir de bez tutuyordu. Henüz erken bir saatti, onun ne ara geldiğini bilmiyordum.

"Duymadın mı?" diye sesini yükseltti.

"Duydum, neden bağırıyorsunuz?"

Odadaki süpürgeye baktım ve onun parlak zeminde kayışını izleyip odadan tamamen çıktım. Kadının gözlerini üzerimde hissederek salona geçince temizlik kokusunu soludum ve aynı anda onun, "O terlikleri çıkarın," dediğini duydum. "Beyefendinin onlar, hiç hoşlanmaz eşyalarını paylaşmaktan, çok titizdir."

Ayaklarımdaki büyük erkek terliklerine bakıp tekrar kadına döndüm. Bu bilgi doğruysa o gün Elçin montları kuru temizlemeye boşuna götürmemişti demek ki. "Haberi var," dedim kadına. "Benim oldu onlar artık." Yani, galiba.

Kadın ciddi, hatta rahatsız bakışlarla beni süzüp, "Ortalıkta dikilmeyin," dedi. "Evi temizliyorum."

Arkamı döndüm, holden geçerek mutfağa girdim ve adadaki saklama kabına ilerledim. Kapağını açıp bakınca keklerimin yarısının yendiğini gördüm. Evdekiler mi yemişti? En azından mutfağı ve eşyaları kullandığım için bana kızmamışlardı. Buzlukta bulduğum böğürtlen ve yaban mersini ile yapmıştım, renkleri o kadar tatlı görünüyordu ki ikinci dilime uzanırken dudaklarım kıvrıldı.

"N'apıyorsun, hep döktün oralara?"

Kızgın sese döndüm, kadın bu kez mutfağa girmiş, pek de bir şey dökülmeyen ayaklarımın etrafına bakıyordu. "Dökülmedi ki, bak; kırıntı yok."

"Orada yenmez," dedi sanki bana öğretiyormuş gibi.

"Mutfak burası, nerede yiyeceğim?"

"Belki de hiç yememelisiniz."

Kadın kim olduğumu biliyordu, bana kötü davranmak için de gerçeği bilmesi yetiyordu. Dilimi kenara bırakıp mutfaktan çıktım ve odaya geri dönmek için salona geçerken Yalın'ın da mutfağın yolunu tuttuğunu gördüm. Ensesini kaşırken bana sert bir bakış attı. Salona geçtim ve attığım ilk adımda Affan'ın da indiğini gördüm. Nefesimi tuttum ve durup onu izlemeye başladım. Bir kıyafet kılıfı tutuyor, fermuarını açıyordu. Montların kuru temizlemeden geldiğini gördüm ve Affan elindekileri indirip iki saniye bekledikten sonra bana döndü. "Bir şey mi diyeceksin?"

Gerginlikten dudak kenarlarım seğirdi ve konuşamadan biraz bekledim. Önüne dönünce üç adım daha attım içeriye. Montlara bakıp, "Müjgan," diye seslendiğinde kadının adının bu olduğunu anladım.

Kadın nazik bir geri dönüş sesiyle buraya yaklaştığında Affan ona baktı. "Bunlar ne?"

"Kuru temizlemeden eve geldi beyefendi, ben de buraya getirdim. Elçin Hanım özellikle tembihlemişti."

Affan giysi kılıfını kapatıp montları geri bıraktı. "Temizliği fazla uzatma. Ayağımın altında bir şeyler dolanmasın."

"Evet tabi. Mutfağı temizliyordum, dağıtıldığını gördüm..." bana bakınca kendimi savunacak bir sözcük aradım. Sonra bu zahmetin bile bir değeri olmayacağını fark ettim. Bu evde benim söylediklerimin hiç önemi yoktu.

Yalın'ın, "Bu keki sen mi yaptın?" diyen sesini duyunca başımı döndürdüm. Dolu ağzıyla, elinde bir dilim kekle salona girmişti. "Bayıldım, bayıldım!"

Müjgan kaşlarını hafifçe çattı. "Yok Yalın Bey, ben geldiğimde oradaydı o kekler."

Yalın'ın yemesi yavaşladı ve gözleri Müjgan'ın arkasından bana çevrildi. O sırada yere dökülen kek kırıntılarına bakıyordum, kadın ona neden kızmıyordu? "Sen mi yaptın?" dedi Yalın, bu kez bana.

"Evet." Gözlerimle yerdeki kırıntıları kadına gösterdim ama bana hiç bakmıyordu.

"İyi, işe yaramana sevindim. Bundan sonra bize her gün tatlı yap." Kekin kalanını ağzına attı.

Göğsüme bir çentik atılmış gibi sızıyla birkaç saniye ona baktım.

"Sen yedin mi Affan?" diyerek arkadaşına dönünce ben de ona baktım. Yalın'la göz teması içindeydi. "Çok lezzetli, bir tat mutlaka."

Bence o yemişti. Çünkü az önce baktığımda keklerin azaldığını görmüştüm, bu Yalın yemeden önceydi. Affan onun sırıtışını izleyip burnunu çektirdi ve bir şey demeden salondan ayrılmak üzere yürümeye başladı. O sırada robot süpürgeden kaçan Zeus, Affan'ın önüne atlayarak saklanmaya çalışınca onu durdurdu. Yalın hem ona hem köpeğe gülerek, "Yemeyecek misin?" dedi. "N'olur ye biraz, sen tatlı şeyleri seversin..." karnını tutarak gülmesini pekiştirdi.

Salak mı bu adam ya...

Affan yanından geçerken Zeus'u dizlerinden almak için eğildi ve hayvan nefes nefese robota bakınca neredeyse gülecektim. Çok korkmuş görünüyordu, Affan'a sığınıyordu. Affan Yalın'a, "Kes artık," diyerek üst kata yönelince, kararsızca arkasından baktım.

Yalın gülüşünü azaltarak kadına baktı. "Gitmeden önce yemek de yap, Affan'ın sevdiği şeyleri..." sonra yine kahkaha atarak koltuğa yöneldi.

Affan çok uzaklaşmadan arkamı döndüm ve hızlı hızlı ona yaklaştım. Basamağa çıkınca, "Bir şeye ihtiyacım var," diyerek seslendim.

Durup dönmeden önce bir derin nefes aldı ve sakin bakışlar eşliğinde, "Nedir?" diye sordu.

Arkamdaki korkuluğu tuttum. "Odada gece lambası yok. Işığı kapatınca çok karanlık oluyor, ışık açık kalınca da uyuyamıyorum."

"Birkaç gece uyursan karanlıkta uyumaya da alışırsın."

"Dağ evindeyiz. Geceleri hayvan sesleri duyuyorum. Zorlanıyorum, uyuyamıyorum." Başka şeyler de beni uyutmuyordu ama söyleyemezdim, onun ve ailesinin canını yaktıktan sonra dert yanamazdım. "Başka gece lambası yok mu?"

Tişörtünün kenarından, köpeğin yaladığı kolunu kaşırken, "Hatırlamıyorum," dedi. "Misafir odalarına bakabilirsin."

Gevşeyerek nefesimi üfledim. "Teşekkürler."

Ayaklarıma doğru bakınca neredeyse terlikleri çıkarıp aşağıya atacaktım. Önüne döndüğünde arkasından sakince çıktım ve o üst kattaki banyoya girerken misafir odasının yolunu tuttum. "Çok kirlenmişsin," diyordu o sırada köpeğe.

Daha önce baktığım misafir odalarına baktım. İlk girdiğim oldukça dağınıktı, anladığım üzere Yalın bu odayı kullanıyordu. Örtüsünü toplamamıştı, etrafta kıyafet vardı. Komodinde gece lambası göremeyince odadan ayrıldım, diğer misafir odası topluydu, aradığımı burada da bulamadım. Ümitsizce Affan'ın odasına yaklaştım ve belki fazladan vardır diye düşündüm.

Kapısını sessizce açıp kafamı aralıktan itince geniş, toplu odasıyla karşılaştım. Yerle tavan arasındaki cam açıktı, içerisi hava alıyordu. Kahve çizgili, krem yatak örtüsü pürüzsüz görünüyordu. İçeriye girmenin hoş olmayacağını düşünerek sadece komodine baktım, bir tane gece lambası vardı. Gerçi bir de odanın köşesinde ayaklı lambader vardı, bu ona yetmez miydi?

"Misafir odaları, dedim."

Arkamı dönünce çok fazla ten görmenin şaşkınlığıyla sırtımı kapı çerçevesine yasladım. Islak köpeği çıplak göğsüne bastırmış, bir havlu ile kurularken bana bakıyordu. Zeus çok memnuniyetsiz görünüyordu, sanırım yıkanması bu sebepten kısa sürmüştü.

Kalp atışlarım yavaşladıktan sonra, "Yoktu," dedim. "Odanda iki tane olabileceğini düşündüm."

"Bir tane var, alabilirsin."

"Ya sen?"

"Çoğu zaman kullanmıyorum."

Tabi, o kendi evinde korkacak değildi. Gözlerimi ondan koparıp odadan içeriye süzüldüm. Yatak odaları mahrem yerlerdi, bu yüzden çok kısa sürede gece lambasını alıp çıkmak istedim. Kendisi de arkamdan odaya girip köpeği yerdeki yuvarlak, yumuşak mindere bıraktı. Zeus sularını etrafa sıçratarak zıplarken Affan doğruldu. Lambayı kucakladım ve odadan ayrılmak için arkamı döndüm.

Yataktan aldığı tişörtü peş peşe kokluyor, giymek konusunda tereddütlü görünüyordu. Odadan çıktım ve koridoru yavaşça yürüdüm. Alt kata inince de gözlerim korku ile açıldı, az önce indiğim merdivene tekrar çıkarak koltukta oturan Rauf'a baktım.

O ne zaman gelmişti? O kadınla mı?

Beni nasıl düşürüp canımı acıttığını hatırlayınca midem korkuyla karnıma yapıştı. Kumandadan kaldırdı kafasını ve beni gördüğünde yüzüne alaycı bir ifade yerleşti. O gece karanlıktı, çehresine hâkim olacak kadar görmemiştim ama gün ışığında ne kadar olgun, orta yaşını geçmiş bir adam olduğu anlaşıldı. Genişçe omuzları, uzun boyu vardı. Üstüne bir lacivert gömlek ile kumaş pantolon giyinmiş, saçlarını özenle taramıştı. Kırk yaşına yakın görünüyordu ve korkunç olanı, gerçekten acımasızca bakıyordu.

"Sen," dedim bir suçlama ile ama onu suçlayan o sözcüklerin devamı dökülmedi. Çenem kaç gün geçmedi haberin var mı?

"Affan'ın yanından mı iniyorsun böyle?"

Beni saçlarımdan ayaklarıma kadar inceleyince, "Burada ne işin var?" diye sordum endişeyle.

"Sen kimsin de bana bu soruyu soruyorsun?" Holü gösterdi. "Böyle istediğin gibi çıkıyor musun odadan, seni neden kilitli tutmuyorlar?"

Beni bu eve getiren, o odaya bırakan kendisiydi. Hayatımı orada geçirmemi mi ummuştu? "Ben esir değilim."

"Öyle olmalısın," dedi koltukta geri yaslanarak. "Görüyorum ki fazla özgürsün. Hiç hoşuma gitmedi."

"Bence buradan... ayrılmalısın," diyerek üst kata baktım. Affan'ın yanına geri dönmek odaya gitmekten daha güvenli hissettiriyordu o an.

"Neden? Affan ve Yalın'la iyi mi vakit geçiriyorsun?"

Sonra Affan'ın o katta olmamı istemediğini hatırlayarak aşağıya indim. Odama giden en kestirme yolu kullanırken elimdeki lambayı her an ona fırlatacakmış gibi tuttum. Beni bakışlarıyla takip ederken, "Bak şimdi, hiç aklıma gelmeyen şeyler düşünmeye başladım," dedi, neredeyse şaşkın bir sesle. "Ne güzel olur ama var ya..." bir şeyler düşünerek televizyona döndü.

Hole daldığım gibi kaldığım odaya girdim ve sırtımı kapıya yaslarken bir elimle çeneme dokundum. Normal bir vücuda sahip olsaydım ve elbette bu kadar korkmasaydım belki ona daha ağır karşılıklar verebilirdim. Fakat o yapabilirken ve benim canım bu kadar yanarken... olmazdı. Daha az acı çektiğim bir dünyaya yeniden gelseydim kimsenin bana böyle davranmasına izin vermezdim.

Sakinleşince odaya baktım ve yerdeki birkaç parça camı görünce duraksadım. Gece lambasını yatağa bırakarak eğildim ve gerçekten de bu parçaların kırılmış çerçeveye ait olduğunu anladım. Yastığı hızla kaldırıp altına bakınca Ayaz'ın fotoğrafını göremedim. Hayal kırıklığı nefesimi kesti ve göz pınarlarım çok çabuk yaşardı. Az önce odaya kaçan ben değilmişim gibi hızla salona geri döndüm ve Rauf'a dönüp bağırdım. "Çerçeveyi sen mi kırdın?"

Bana dönerken kaşları şöyle bir çatıldı. "Ne çerçevesi? Böyle rahatça ses yükseltebiliyor musun sen bu evde? Kim bu rahatlığı verdi sana?"

O gelene kadar çerçeveye kimse dokunmamıştı. Onun kırdığını sandım, fotoğrafı aldığını ama onun haberi yoksa... Rauf'un bakışlarından hemen uzaklaşarak arkamı dönecektim ki, "Temizlik sırasında kırıldı," diyen kadını duydum. Salona katılan yardımcı kadına döndüm. "Yatağı topluyorken yastığın altından kayıp gitti çerçeve, kırıkları toplamak üzere geri dönecektim oraya..."

"Ya fotoğraf nerede?"

"Sesi duyunca Yalın Bey geldi, fotoğrafı o aldı..."

O an fotoğrafa bir daha kavuşamayacağımı anladım. İçimi kaplayan ağrılı bir hüzünle hareket edip salonu geçtim ve sesler mutfaktan gelince Yalın'ı orada bulacağımı umdum. Yaklaştığımda ellerini yıkıyordu, beni görünce gözlerini bir öfke bürüdü.

"Fotoğrafı n'aptın?"

Çenesini kaldırdı. "Onun fotoğrafını bu eve nasıl sokarsın? Hiç mi utanman yok senin?"

"O benim... oğlum."

"O bir katil!" diye bağırınca ayaklarım yerden hafifçe yükseldi. "O çok masum birisini öldürdü! Sen kaza olduğunu düşünebilirsin, oğlunun masum olduğunu da sanabilirsin ama... o bir katil!"

Ayaz'ı sevmenin yanlış olduğunu kabul edemedim. Ben de sevmezsem, bu dünyada onu kim sevecekti? Galiba sorun da bu; o sevilmeli mi?

"O ölümün ne anlama geldiğini bile bilmeyecek kadar küçük. Ben düşünüyorum ki, her şey bir kazayla yaşandı..."

"Öğretmenleri ne kadar soğuk ve duyarsız bir çocuk olduğundan bahsetmiş, bence onun lekeli, pis bir ruhu vardı. Sonunda o ruhu ortaya çıktığında incinen Duru oldu ama başkası da olabilirdi. Oğlunun yerine ölecek olman ne kadar kötü!" Yüzüme doğru alçak sesle haykırdı bunları ve yanımdan geçip gitti.

O köşeyi dönene kadar o ruhu ne kadar çok kurtarmayı denediğimi düşündüm.

"Fotoğrafı n'aptın?" diye sordum son bir çabayla.

"Yırtıp attım!"

Yönümü mutfağa çevirip daha önce yerini bulduğum çöp kutusunu açtım. Hemen üstteki birkaç parçayı görünce çıkarıp ada tezgâhına bıraktım. Parçaları, fotoğrafı hatırladığım şekilde bir araya getirirken gözlerim iyice bulanıklaştı. İlk damla Ayaz'ın yüzüne düştü.

Devamı gelmesin diye kendimi sıkarak mutfaktan ayrıldım. Doğrudan merdiven çıktığımda da Affan'ı çalışma odasının kapısı önünde gördüm. Sanki buraya geldiğimi, geleceğimi biliyormuş gibi orada dikiliyordu. Konuşulanları duymuş muydu? Yaklaşmamı izleyip karşısında durduğumda, "Evet?" dedi.

"Rusya'ya ne zaman gideceğiz?" diye doğrudan sordum. "Bir an önce gidelim. Ayaz'ı bulalım, onu alıp dönelim, sonra ameliyat olayım ve her şey son bulsun." Elimdeki fotoğraf parçalarına baktım. "Bir de bant istiyorum."

Gözlerini avuçlarıma alçalttı. Onun da parçaları almasından endişe ederek avucumu kapattığımda da gözlerimin içine baktı. "Çekmecede olmalı," diyerek arkasını dönünce yavaşça yürüdüm. Dağınık masanın çift çekmecesinden birini açıp kurcaladı ve bir bant bulup bana uzattı. "Rusya'ya gitmek için babamdan haber bekliyorum. Hatta doğrudan onun seni alıp gitmesini bekliyorum."

"Babanla mı gideceğim?" Buna yakın bir şeyi daha önce söylediğini hatırladım. "Onun öfkeli olduğundan bahsetmiştin. Bana Rauf gibi mi davranacak, Yalın gibi mi davranacak?"

"Kalbine ihtiyacı var, sana zarar veremez."

"Bana vuracak mı?"

Bakışlarını masaya çevirip çekmecesini kapattı. "Öyle seviyesiz bir adam değildir."

İçimi çektim. "Neden sen değil? Seninle gideceğimizi sanıyordum?"

"Bazı sağlık problemlerim var, vakit ayırmam gereken başka kişisel sorunlarım."

Hafıza kaybı da bir sağlık problemiydi tabii ki.

Kendimi olduğumdan daha yalnız hissettim. "O zaman gitmem."

Avuçlarını masaya yaslayıp gözlerime doğru eğildi. "Seçim yapacak durumda değilsin."

"Kalbimi de vermem."

Göğüs hizama bakıp tekrar gözlerime döndü. "Babamdan mı korkuyorsun?"

Sözlü olarak kabul etmedim ama gözlerimden okuduğuna emindim. "Rauf gitsin, Yalın gitsin, baban da gelmesin."

Saydıklarımı dinleyip başını ağır ağır sallarken, "Yoksa?" diye sordu.

"Korkudan kalp krizi geçiririm, kalbimde kullanışsız hale gelir."

"Bu biraz gerçeküstü," dedi.

"Ben biraz gerçeküstü şeylere inanırım. Cinler, hayaletler, aşk gibi." Aslında başka şeyler de sayardım ama aklıma ilk gelen bunlardı.

"Üçü de gerçeküstü."

"Ben bir kere hayalet gördüm," dedim, karşı çıkarak. "Küçüktüm. Ablam yanıldığımı söylüyor ama ben hatırlıyorum. Bir Rusça şarkı vardı, onu söylediğimde geldi. Karanlıktaki titreşimini bile hatırlıyorum."

Masadan geri çekilerek koltuğa oturdu ve arkasına yaslanarak başını yanına eğdi. "Öyle mi?"

Kalçamı masanın kenarına yaslayıp avucumdaki parçalara baktım. "Tabii, yalan söylemiyorum şu an. Cinler de anneme musallat olmuştu, ba... babam da bilim dışı hiçbir şeye inanmadığı için anneme inanmamıştı ama ben inanıyordum. Bir de rüyamda âşık olduğumu görüyordum, o çok güzel bir histi. Yani üçü de gerçek. Hissettim." Babamın yüzü gözlerimin önüne gelince titredim.

"Bu yüzden karanlıkta uyuyamıyorsun. Hayaletlere ve cinlere inandığın için."

Cevap vermedim ve sessizlikte başım yukarıya kalktı. Alaylı karşılıklar bulacağımdan korkarak kendisine baktım. Altın gibi parlayan gözlerinde pek de duygu yoktu. Ben konuşmasam da korku sebebimi anlayıp sordu. "İnandığın başka gerçeküstü şeyler var mı?"

"Var ama söylemem."

"O kadar şey söyledin. Bir eksik, bir fazla."

"Alay edersin."

"Pek yapmam."

Gerçi evet, çok eğlenceli birisi değildi. "Evet, sen sıkıcısın, Yalın'a da söyledim." Aslında o biraz yalandı.

"Sen öyle diyorsan..." elini havada salladı.

"Üzüldün mü öyle dediğime?" Pişmanlıkla sordum.

"Hayır."

Dudaklarımı bereleyip elimin tersiyle yanağımı sildim. Hâlâ biraz ıslaklık hissetmiştim. "Bence periler de gerçek. Onu da bir kere okul gezisinde, ormanda görmüştüm. Ama o güzeldi, hayalet gibi korkmadım. Yeşil kanatları vardı, nehrin kenarında bir taşta oturuyordu, bana gülümsüyordu."

O zamanlar on bir ya da on iki yaşındaydım, hatırlayabilecek kadar büyüktüm. Ablam hayalet gördüğüme inanmadığı gibi o periyi gördüğüme de inanmamıştı. Tüm bu konuşmalar içimde keder, hüzün, özlem duygusunu pekiştirince kalbim yasa boğuldu.

"Yeşil kanatlı bir peri?"

Emin şekilde ona baktım. "Doğru söylüyorum."

"Gözlerin gibi mi?"

Bir an nedense gözlerimin yeşil olduğunu hatırlamak bana şaşkınlık verdi. "Daha da güzeldi."

"İnandırıcılığını kaybediyorsun..." gerçekten hiç inanmadığı sesinden belli olunca üzülerek avucumdaki parçalara döndüm. Onları masaya bırakıp birleştirdim ve bandı açmaya çalıştım. Affan koltuğundan kalkınca dikkatim onun etrafında yoğunlaştı. Odanın ilerisinde kitaplık, bölmeli dolaplar vardı; yaklaştığı yer orasıydı. Odası dağınıktı ve bunun hakkında düşünmüştüm. Bu evi hatırlamıyordu, odadaki düzenini de. Bu yüzden yeniden öğrenirken etrafı dağıtıyordu.

Üzerinde kömür grisi sweat ile lacivert eşofmanı vardı, kitaplarına bakıyordu. Gün içinde bazen kıyafet değişiyordu, ikinci gün aynı giysiyi giymiyordu. Ayağındaki terliklere bakarak tekrar masaya döndüm ve fotoğrafları tersinden bantlarken özen gösterdim.

Terliklerinden ses gelince yaklaştığını fark edip yan gözlerle baktım. Kalın, eski baskı bir kitabı bana uzatarak, "Periler ve hayaletlerle ilgili fantastik bir kitap," dedi. "Türkçe'yi hızlı öğrenirsen okuyabilirsin."

"Gerçekten mi?" Vücudumu belimden kırarak ona döndüm. "Cinler de var mı?"

"Hayır." N'apacaksın cinleri, der gibi söylemişti.

Kitabı avuçlarından alırken biraz tereddüt yaşadım. Sonraki saniyelerde kitap sayfaları parmaklarım arasında çevriliyordu. Eski baskı olduğunu sararmış kenarlarından ve yıpranmış deri cildinden anlamıştım. İçinde bazı güzel, peri çizimleri vardı, özel baskı gibi görünüyordu.

"Konusu ne?" diye sorarken bir peri çizimine yakından baktım.

"Bir peri ile hayaletin gotik aşk hikâyesini anlatıyor."

Devam kitabı seneler önce okumuştu. "Tüm gerçeküstü şeyler mi yani?"

Başını sallamakla yetindi.

"Gerçeküstü şeylere inanmıyorsan neden okudun?"

"Fantastik kitaplara da inanılmıyor ya."

Doğru söylediği için kurduğum cümleden utandım. Elbette okuduğu her şeye inanacak değildi! Kitaptaki cümlelere bakıp çalıştığım harfleri izlerken, "Ama... ben Türkçe'yi öğrenene kadar ölmüş olurum," dedim. Bu kadar sayfayı okuyacak kadar ilerlemem zaman alırdı. Ayaz birinci sınıf bittiğinde ancak okumayı sökmüştü.

"İstemiyorsan kalabilir," dedi bırakmam için gözleriyle masayı göstererek.

Kitabı kalp hizama çektim. "Belki de okumayı hızlı öğrenebilirim. Hatta... senden bir şey daha isteyeceğim."

Utanç verici bir bıkkınlığa dönüşmek istemiyordum ama... o benden kalbimi bile istemişti.

"Bu kez ne?"

"Verdiğin kâğıtlar harflerle doldu, yine istiyorum."

Masada parmaklarını tıkırdattı ve arkasını dönüp yine şu dolaplara ilerledi. Birkaç dakikayı aramakla geçirip ardından bir defterle yanıma döndü. Sert kapaklı, avucumdan biraz büyük ölçüdeydi. Kitabın üzerine bırakırken, "İlk sayfaları dolu, yırtıp kalanını kullanabilirsin," dedi.

"Teşekkürler," demeyi yeterli gördüm.

Bir titreşim dikkatimi çekince de ona tekrar bakamadan masada parlayan ekranına döndüm. Aramada isim yazıyordu ama kim olduğunu okuyamıyordum, harfler arasından İ harfini gördüm ve aklıma ilk gelen kız arkadaşı oldu.

Masaya uzanarak telefonu alınca hızla fotoğrafa döndüm, alıp kitabın arasına koydum ve arkama dönerken gözlerim yapılı göğsünden kayarak geçti. Arkamı dönüp odasından ayrıldım ve koridoru yürürken konuşma seslerini duydum.

Beyniyle hatırlamıyordu o kadını... kalbiyle de mi hatırlamıyordu?

Affan'ın kaybolmuş bakışlarını hatırlayarak aşağıya inince televizyonun sesini duydum. Dikkatimi çeken haber bültenindeki akış oldu. Güven ismini duyunca ve devamında ekranda çocuk zorbalığından bahsedilince iyice ekrana yaklaştım. Altyazıyı anlamasam da birkaç dakika önce Duru'dan bahsedildiğini duymuştum. Elçin'in dediği gibi, insanlar Ayaz ve Duru'dan mı bahsediyorlardı? Açık oturum gibi programdı, okuldaki akran zorbalığından bahsederken bir daha Güven ismi geçti.

Ekrana ne Ayaz'ın ne de Duru'nun fotoğrafı yansımamıştı.

Çocuk oldukları için mi?

Bazen bunun hakkında düşünüp onların arkadaş olabileceği ihtimalini çıkarıyordum. Ayaz bana hiçbir arkadaştan bahsetmemişti ama onu ormana götürdüyse, bir şeyi planlayıp yapmış olamazdı. Zaten bunun için gerçekten çok küçüktü. Ona göstermek istemişti belki de, talihsiz bir kaza olmuştu, nasıl yardım edeceğini bilememişti.

Kerim benden fazla ne biliyordu?

"Beyefendi, bunu size çıkarıyordum."

Affan'ın aşağıya indiğini gördüm, Müjgan'da elinde bir tabakla merdiven çıkıyordu. Özenilmiş bir meyve tabağıydı. Affan'ın da haberleri duymasından endişe ettim. "İyi yıkadın mı onları? Ellerini?"

"Tabi, hiç merak etmeyin."

"Odaya çıkar, birazdan döneceğim."

Eğilip hızlıca sehpadan kumandayı aldım, inmeden kırmızı düğmeye basarak kapattım. Elbette ne yaptığımın farkında oldu ve yaklaşırken siyah ekrana baktı, sonra bir sözcük bile etmeden yanımdan geçti. Sokak kapısını açıp çıkınca dışarıya baktım. Yalın ve Rauf verandada sigara içiyordu, Affan arabasına yürüyüp kapısını açtı, içinden bir şeyler alırken Rauf ona seslendi. "Geldim geleli hiç selam vermedin."

Yalın ona, "Uğraşma," dedi, öğütler gibi.

Rauf her ikisinden de büyüktü, onlarla konuşurken de ciddiyetsiz görünüyordu. Affan arabadan, elinde bir eczane poşetiyle dönerken Rauf'a birkaç saniye baktı. "Ne zaman gideceksiniz?"

"Müjgan temizliği bitirince. Yemedik ya evini."

"Merdivenlerden uzak dur," dedi Affan ona ve eve girip kapıyı kapatırken üzerindeki bakışları hissetti. "Evet?"

"Bir şey yok," der demez sakince gözden kayboldum, odaya girerken kulaklarımda kalp atışlarım duyuluyordu. Yatağa otururken kırıkların temizlendiğini gördüm ve gece lambasını komodin üzerine koydum. Bana verdiği kitap ve defteri daha iyi incelemek için yatakta, dirseklerim üzerinde uzandım. Oda az eşyayla dekor edilmişti, keşke bir masa olsaydı.

Bahsettiği defteri açınca neyle karalanmış olduğunu gördüm. Birkaç matematik işlem, birkaç satır yazı vardı. İşiyle alakalı şeyler olduğunu sezerek diğer sayfayı çevirdim ve en baştan alfabeyi yazmaya başladım. A harfinden son harfe kadar yazıp videoyu tekrar oynattım. Her birinin okunuşunu ezberlemeye çalıştım. Dakikalar sonra başım yastığa düştü, gözlerim yarı yarıya kapandı. Vücudumu ele geçiren yumuşak his eşliğinde defteri bırakıp kollarımı kendime sardım.

Uyandığımda odanın içi karanlıktı.

Kaç saat uyuduğumu öğrenmek için telefona baktım ve akşamın altısı olduğunu gördüm. Karnımın gurultusuna uyanmıştım. Yatakta toparlanıp kalemle defteri, kitap ve kâğıtları komodine bıraktım. Boynumu ağrıtmıştım, ovarak cama yaklaştım ve dışarıdaki morcivert gökyüzüne, sisin alçaldığı havaya baktım. Yolda bir tane araç vardı.

Rauf ve Müjgan umarım gitmiştir.

Gün içinde uyuyup uyanınca çok uyuşuk hissederdim, banyoya giderken o his peşimdeydi. Yüzüme su çarptım ve ıslak kirpiklerimi ovalayarak odaya döndüm. Kazağımı çıkarıp belime oturan, beyaz bir tişört giyindim. Ev, buraya ilk geldiğim günden daha sıcaktı, neredeyse hiç üşümüyordum.

Mutfağı kullanmak için iyi bir zaman mıydı?

Odamdan çıkıp koridorda yürürken onların oturma alanında olduğunu anladım. Evin ışıkları yanıyordu. İçeriye süzülürken konuştuklarına kulak verdim. Yalın Affan'a, "Belki de başın belada, kaza da bu yüzden oldu," diyordu. "Bu kadar paraya nasıl sahip olduğunu hiç mi hatırlamıyorsun?"

Affan koltukta uzanıyordu, Zeus göğsünde uyumuştu. Doğrudan konuştuğu Yalın'a bakarken, "Hatırlamıyorum," dedi. "Mantıklı bir açıklaması vardır."

"Uçak mühendisliğinden bu kadar para kazanılmaz." Yalın başını hole çevirdi ve durmuş onları dinlediğime şahit olurken konuşmasını tamamladı. "Yasadışı bir şey yaptıysan... Milena seni ihbar edebilir."

Affan orada olduğuma şaşırmazken ben gözlerimi büyüttüm. "Affedersin, şaka mı yapmak istedin? Ben hiçbir şey bilmiyorum, neyi ihbar edeceğim?"

"Beyin çekirdeğin nasıl çalışıyor senin? Bizi dinlediğin için seni iğneliyorum işte."

"Hakaret ettin," dedim.

"Hayır."

"Beynime hakaret ettin."

"Farklı çalışıyor olabileceğini ima ettim."

Elimi çıplak kolumda gezdirerek Affan'a saniyelik bakış attım. O bana bakmıyordu, kıstığı gözleri Yalın'ın yüzündeydi. Bir şeyler duymamdan endişelenmiş görünmüyordu, zaten kendisi bile kendisi hakkında endişelenecek ne olduğunu hatırlamıyordu.

Holü geçip mutfağa girerken konuşmaya devam ettiler. Duymamda sakınca yoktu, zaten Ayaz'ın kendisi aranırken kime ne söyleyecektim ki? Mutfağı aydınlatıp dolabı açtım ve hazır yiyecek aradım. Onlar bir şey yemiş miydi bilmiyorum ama mutfak topluydu.

Pratik olması için sandviç malzemeleri çıkardım. Susamlı sandviç ekmeğine hindi füme ile peynir koydum, domates dilip ekledim. Dolaptaki birkaç çeşit meyve suyu vardı ama sıcak bir şeyler içmek istedim. Isıtıcı da su kaynarken yemek kırıntısını dökmemek için tabak aldım.

Su kaynayınca normal de pek sevmesem de poşet çay kullanıp kupaya aktardım. Adada bunları yerken gözlerim gece yaptığım keki aradı, bıraktığım yerde değildi, dolaba da konulmamıştı. Tezgâhı silip her şeyi toparladıktan sonra elimde kupayla çıktım ve onların hâlâ konuştuğunu gördüm.

Genzimi temizleyerek araya girdim. "Yaptığım keki bitirdiniz mi?"

Affan bana ilk bakan oldu ve bu yüzden Yalın'ın bana ne tepki verdiğini göremedim. Sadece sesini duydum. "Evet, bitirdik. Bir daha yap."

Gözlerimi ona çevirmem gerekti. "Benim elimden bir şey yerken rahatsız olmuyor musun? Katil... annesiyim ya ben."

Hemen asabileşti yüz ifadesi. "Kusura bakma katile katil dedik!"

"Neden biraz olsun kaza olabileceğini, istenmeden yaşanmış olacağını düşünmüyorsun?"

"Neden düşüneyim, kocan ve oğlun kaçtı. Duru'yu... özlüyorum. Seni ve aileni suçlamak istiyorum."

"O zaman bana kek yapmamı söyleme."

"Herhangi bir tatlı da olurdu," diyerek gözlerini devirdi.

Daha bir şey demeden salonu yürüdüm ve odama geçince camın kenarına oturdum. Affan'ın ödünç verdiği kitabı açıp çizimleri yakından inceledim. Peri'nin insan yüzü ama büyük, dikey kulakları ile geniş, görkemli kanatları vardı. İlerleyen çizimlerde hayaleti de görünce heyecanlandım. Hayalet daha çok karalanmış gibiydi, yüzü sisliydi. Sayfalar çevrildikçe peri ile hayaletin yakınlaştığını, bir sayfada da dudak dudağa olduğunu gördüm.

"Keşke şimdi okuyabilsem," dedim en başa dönerek. Acaba Affan'dan istersem bana anlatır mıydı?

Ne manasız. Benim için bir şey yapmaz.

Acaba benden nefret ediyor mu? Ya da kardeşiyle olan anılarını hatırladığında nefret eder miydi?

Zaten öleceksem, bunun bir önemi olmazdı.

Kitabı bırakıp dersime çalıştım. Harfleri ezberlemiş değildim, bu yüzden çok kez görüntülerini, seslerini tekrar etmem gerekti. Bir müddet sonra artık videoyu yüzüncü kez izlemekten sıkılarak YouTube arama motorunu açtım. Mikrofonu çalıştırıp Türkçe alfabe diye arattım. Çıkan videolardan hangisinin daha yararlı olacağını bilemeyip odadan çıktım.

Salona geçince onların hâlâ aynı pozisyonda olduğunu gördüm. Affan aynı şekilde uzanıyor, Zeus'u göğsünde tutuyordu. Yalın'sa ona bir şeylerden bahsediyordu. "... nasıl tanıştığınızı anlatmıştı, hiç etkilenmedin mi? Aklına bir anı getirmedi mi? Özlem falan... hissetmedin mi?"

"Onu özler miydim?"

"Bir kadından hiç böyle bahsetmedin," dediğinde Elçin'den konuştukları fikrine kapıldım. "Onun için üzülüyorum."

Daha sesli yürüdüm ve Affan'ın başı bana çevrildiğinde, "Bir bakar mısın?" diye sordum.

Yalın'ın yanında söylemek istemiyordum, gerçekten beni aşağılayabileceğinden şüphe duyuyordum. Affan birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra göğsündeki köpeği yavaşça kaldırıp arkadaşına uzattı. Yalın şüpheyle beni süzüp, "N'oldu ki?" diye sordu.

Ben cevap vermeden, "Çok hareket etme, uyanmasın," dedi Affan ona.

Arkamı döndüm ve odaya yürürken ona söyleyeceklerimi aklımdan geçirdim. Odaya girip camın önüne bıraktığım telefonumu alırken o da bir metre kadar gerimde kaldı. Telefonu ellerine uzattım. "Bir sürü video var, hangisini izleyeceğim?"

Bunu sorarken alay edilmekten endişe ediyordum ama daha önce bunu yapmamıştı. Telefonu parmakları altında bir süre kaydırıp bana geri uzattı. "Bunu da bir kereden fazla izle."

"Tamam," derken videoya baktım. Yirmi dakika uzunluğundaydı ve aynı kadındı ekrandaki. "Bu kadın öğretmen mi?"

"İlkokul öğretmeni."

"Kesin bunu söylerken içinden gülüyorsun," dedim.

"Cidden öğrenmeni istiyorum," dedi.

Ona kirpiklerimin altından göz kıstığımda, ellerini ceplerine koyarak, "Neden rehberinde sadece iki kişi kayıtlı?" diye sordu.

Telefonum kendisindeyken mi bakmıştı? "Oğlum ve... Kerim."

"Başka biri neden yok?"

"Hayatımda başka biri yok ki."

"Ablandan bahsettin?" dedi ve sonra ekledi. "Doğrusu senin hakkındaki bilgilerde tek kardeş olduğun geçiyordu."

Sahte bilgilerime hâkim oldukları için de bildiklerini sandıkları her şey yanlıştı. Eğilerek yerdeki kitabı, defteri toplarken, "Telefonumu karıştırman çok uygunsuz," dedim.

"Ailen, arkadaşın?" diye sordu, sonuca varmak isteyerek.

Doğrulup her şeyi kucağımda tutarken, "Kimse yok," dedim. "Ailem de yok, arkadaşım da. Onlar olmadığı için iki kişi var telefonumda." Gerçi biri olmasa da olur.

Kucağımdaki her şeye bakarken gözlerinin bir noktada odaklandığını görüp bakışlarını takip ettim. Kol içimdeki morluk. Sanki soru sormuş gibi hemen açıkladım. "Vücudum biraz hassas, izler uzun süre kalıyor."

Gözleri çenemde, boynumda ve tekrar kol içimde dolaştı.

"Anladım," dedi sonra. "Başka bir şey yoksa?"

Defteri hızlı kalp atışlarımın üstüne bastırdım. "Yok."

Odadan ayrılırken kapıyı yavaşça kapattı. Yatağın ucuna oturup her şeyi kenara bıraktım ve elimi yüzümden geçirerek sakinleşmeyi bekledim. Ne için sakinleşmek istediğimi de bilmiyordum. Yalnızca... duygularım yoğundu.

Ne kadar yalnız olduğumun açığa çıkması bana kötü hissettirmişti.

Çünkü bu yalnızlık benim tercihim değildi.

Gündüz uykusu aldığım için gece olunca hiç uyuyamadım. Okuma ve yazmayı öğrenmek için elimden geleni yaptım. Bir vakit sonra odamın altından sızan ışık yok olunca onların odalarına çekildiğini anladım.

"Tatlı yapıp sana ayırmayacağım..."

Odadan sessizce ayrıldım. Mutfağa geçtiğimde ne yapacağımı düşündüm, canımın ne çektiğini. Geceleri az uyuduğum için mutfakta vakit geçirmek benim için bir rutine binmişti. Malzemeleri karıştırdım, yakında hepsini bitirmekten endişe duyarak ada tezgâhına koydum. Her malzemeden az kullandım, cam fırın kabına kurabiye şekli verip dizmeye başladım. Çok sessiz hareket ediyordum, görülmek istemiyordum.

Fırının derecesini ayarlayıp birkaç kurabiyeyi yirmi dakika pişirdim. Yaban mersini koymuştum ve onları bitirmiştim de. Kurabiye hamurları yayılıp yaban mersinleri erirken dudaklarımı yaladım. Tamamen piştiklerinde soğumadan iki tanesini yedim, biraz su içip sonra da kalan iki tanesini. Parmak uçlarım pembeleşince de fırın kabını yine çıplak ellerle çıkardığımı gördüm. Neyse ki yanık izi oluşmuyordu.

Kalan üç kurabiyeyi bir küçük saklama kabına koyup sonra nerede saklayacağımı düşündüm. Yalın'ın yemesini istemiyordum. Odama götürmekte karar kıldım ve çıkarken mutfağı öylece bıraktım.

💨

Yüzümde hiçbir kırışıklık yoktu ama ölürken ince ince çizgilerin yerleştiği yaşlı bir yüzüm olur sanıyordum.

Nedense kalbimi verecek olmanın ihtimali bende korkusundan çok acizlik duygusu uyandırmıştı. Nedense diye kendime soruyorum ama aslında sebebini içten içe biliyordum. Kalp çok hassas, ruhla bütünleşen bir organdı, ne hissetsem kalbimden hissederdim. İşte bu nedenden dolayı onun başka bir bedende hayat bulacak olması... beni çok duygulandırıyordu.

Aynadaki yüzüme bakarken bunların tümü zihnimden aktı ve odaya geri dönünce göğsümü bir süre tutup bekledim. Sonra dünü geçirdiğim kıyafetlerimi çıkarıp yüksek bel, bol bir pantolonla badi giyindim. Badimi pantolonun içine sokarak telefonumu aldım. Mesajları kontrol ettim ama Kerim bana dönüş yapmamıştı. Belki artık bu numarayı bile kullanmıyordu.

Odadan çıkınca evde kimseyi görmedim. Koltuğa oturup Affan'ın inmesini bekledim. Soru sormak istediğimde sorabileceğimi ama odaya çıkmama gerek olmadığını söylemişti. Ne yazık ki ilk inen Yalın oldu ve bir şort, baskılı tişörtle geçerken beni görüp kaş çattı. "Günaydın."

"Sana da."

Doğrudan mutfağa geçti, uyanalı çok olmamış gibiydi. Merdivene bir daha baktım ve Yalın biraz sonra, "Tezgâhı sen mi dağıttın?" diyerek açığa çıktı. "Tatlı mı yaptın yine? Un falan gördüm?"

"Kurabiye yaptım ama kalmadı hiç."

Bana şüpheci, kısık gözlerle bakıp sinir olmuş gibi güldü. "İnsan bir tane ayırır. Mutfağı da dağınık bırakmışsın zaten."

Bilerek dağınık bırakmıştım. Görmesi için. "Kendim için yaptım."

Saçı başı dağınıktı, esnerken, "Kimin malzemeleriyle?" dedi sorarcasına.

"Affan'ın." Ve ona zaten ayırmıştım.

"Utanma yok ha sende..."

Bir şey demeden çeneme eğdim başımı. İyi niyetli davranmadığımı biliyordum ama dün bana o cümleyi kurması ağrıma gitmişti.

Daha fazla konuşmadan mutfağa gidince kollarımı göğsümde kavuşturdum. Ona bir nebze serbest konuşuyordum çünkü korktuğum gibi bana saldırmayacağını biliyordum. Rauf gibi değildi. Mutfakta bir şeyler yediğini anlayacağım sesler geldi ve Zeus merdiven basamağından fırlayıp koltuğa çıktığında hemen ardından baktım.

"O mutfağı topla, makineye yerleştir," diyerek döndü Yalın ve koltuktaki köpeğe ulaştı. Alıp dizine koydu. "Aç mısın oğlum?"

Zaten toplayacaktım, görmesi için beklemiştim. Birkaç dakikaya mutfağa geçtim ve gece bıraktığım dağınıklığı toplayıp makineyi doldurdum. Salona geri dönerken yine istemsizce merdivene baktım ama Affan'dan ses gelmiyordu.

Yalın'ın telefonunu şarja takıp ara ara beni süzdüğü bir saat geçince artık kendim yukarıya çıkma kararı aldım. Bunun için kalkıp merdivene yürüdü ama basamakları çıkmadan, "Nereye?" diyerek yavaşlattı Yalın beni.

"Affan'a bir şey soracağım."

"Bu aralar çok soru soruyorsun," dedi ve sonra da, "Evde yok," diye ekledi. "Erken saatte çıktı, hemen dönmez. N'oldu?"

Geri dönerken, "Nerede ki?" diye sordum.

Bakışlarını Zeus'a çevirdi. "Şehre gitti."

"Beni neden götürmedi?"

"Seni neden götürecek ki?"

"Daha önce şehre giderken götürmüştü," dedim, sessizce.

"O zaman gerekliydi, durum seninle ilgiliydi. Şimdi kendi işleri var." Bunları söylerken bana gözlerini devirdi, gergindi.

Haklı olduğu kanaatine varıp odamın yolunu tuttum. Yalın arkamdan, "Beni beğenmedin sanırım?" diye seslense de cevapsız bıraktım. Oda camından dışarıdaki yola bakınca arabasını sahiden de göremedim. Sıkıntıyla yatağa oturup saçlarımla oynadım. Gelince soracaktım artık.

Telefonumun bildirim sesiyle heyecanlanana kadar elimi saçlarımdan çekmemiştim. Sonra hızla cebimden telefonu çıkardım ve ekrandaki bildirime dokununca kendimi Whatsapp uygulamasında buldum. Mesaj açılmıştı bile. Türkçe yazıldığını anladım ama kimden geldiğini anlamamıştım. Uygulamada sadece iki kişiden aldığım mesajlar vardı; Kerim ile Ayaz.

Üçüncü mesaj... Gözlerim profile takıldı ve fotoğrafı gördüğümde üzerine dokundum. Affan'ın fotoğrafı açılınca nefesim seyreldi. Yakından bakmak için parmaklarımı hareket ettirdim. Akşam, ışıklı bir sokakta çekilmiş fotoğraftı. Ellerini önünde birleştirmişti, kış olduğunu deri ceketinden anlamıştım. Yurt dışında bir yer olduğu hissine kapıldım, fotoğrafı çeken her kimse onunlaydı belki.

Fotoğrafı serbest bırakıp mesajına tekrar baktım. Tanıdık birkaç harfin sesini çıkardım. Ama cümleyi tam anlamadım. Bu yüzden mikrofona dokunup ona ses kaydı attım ama sesim çok çatlamıştı.

Ne yazdığını okuyamadım.

Mesajın saati yazıyordu, yedi dakika önce atmıştı. Ses kaydımın mavi tık olduğunu görünce yatakta dirseklerim üzerine uzanıp ne yazacağını bekledim. Mesaj yerine bu kez ses kaydı atınca, mantıklı olan bu olmasına rağmen gerildim. Dokunup açtım sesi.

Yalın'a ulaşamadım. Hâlâ evde olduğunuzdan emin olmak istedim.

Demişti ses kaydında.

Yalın'ın şarjı bitmişti. O yüzden görmemiştir mesajlarını. Şey bir de ne demiştin... Evet evdeyiz, odamda çalışıyorum.

Bu sesi attıktan sonra dudaklarımı kemirerek bekledim. Mesajım görüldü ama bana dakikalar geçmesine rağmen yeni bir ses kaydı atmadı. Cevabını almıştı, artık konuşmaması normaldi. Gözlerim birkaç dakika daha ekranda kaldıktan sonra numarasına tıkladım. Numarasını kaydetmeli miydim? Yazılanları okuyamasam da uygulamanın neresinden kaydedildiği aklımdaydı.

Fakat... onun adını yazamıyordum.

Telefonu bırakıp defterle kalemi aldım. Bu şekilde çalışmak vücudumu ağrıtıyordu. Bir salona uğradım ve Yalın'ı ortalıkta göremeyince sehpanın kenarına oturup adını yazmayı denedim. A ile başladım fakat sonraki harfler için sürekli alfabeye dönmem gerekti.

Gün sonunda amacıma ulaştım ve defterimi kapatıp beklemeye devam ettim. Güneş gökyüzünden düşünce, evin etrafını gibi içini de karanlık kaplayınca odayı aydınlattım. Zeus sık sık evde dolaşsa da Yalın pek aşağıya inmedi, bir ara mutfakta vakit geçirirken şarjdaki telefonunu aldı.

Sıkılarak televizyonu açtım, bir hayvan belgeseli bulup ekrana yaklaştım. Bağdaş kurup dikkatle izledim. Ormanın görüntüsü beni İstanbul'daki evime, o geceye kadar götürdü. Yanaklarımdan birkaç damla yaş süzüldü. Bir gün Ayaz ve Duru'nun neler yaşadığını öğrenir miydim?

Bir motor sesi sıçrattı beni ve vücudum adeta zıplayarak doğruldu. Camlardan dışarıya bakınca araba farı ışığı gözlerimi aldı. Affan'ın döndüğünü anladım ve sehpadaki defterime yürüyüp aldım. Evin kapısı açılırken ayaktaydım, onu izliyordum. Anahtarını cebine geri koyarken içeriye girdi ve orada olduğumu görerek üstündeki kabanını çıkardı.

"Odanda değil miydin?"

"O mesajı attığımda odadaydım."

Dış giysisini koluna koyarak içeriye yürüdü ve saygın bir mesafede karşımda durdu. Sehpayı göstererek, "Burada çalışıyordum," dedim.

Bu yetişkin yaşımda alfabe öğreniyor olmam beni utandırıyordu. Bu bilgiyi paylaşırken ki rahatsızlığımın nedeni de buydu. Defterime bakıp sonra elindeki ufak çanta poşeti bana uzattı. Bu çanta tanıdık geldi, aylar önce Ayaz için kırtasiye malzemesi aldığımız bir mağazanın poşetiydi. "Birkaç okuma kitabı," dedi. "Öğrenmeni pekiştirmek için."

Biraz afallayıp yüzüne öylece baktım. Sonra kaşlarımı kaldırarak çantanın içindeki kitapları çıkardım. Bunların çocuk kitabı olduğunu kapaklarından hemen anladım. Renkli, eğlenceli baskılar gözüme çarpmıştı. "Bunlar çocuk kitabı mı? Benimle... eğleniyor musun?" Bir his kalbimi ağrıttı.

"Neden böyle düşünmene sebep olduğumu anlamadım. İstemiyorsan okumazsın." Muhtemelen odasına çıkmak için arkasını dönüyordu ki, hafifçe yer değiştirerek mırıldandım. "Ben çocuk değilim."

Böylelikle yüzüme yeniden baktı. Saçları gün içinde dağılmıştı, kumral tutamlar alın çizgisinde birbirine karışmış görünüyordu. "Çok kişisel algıladın. Alfabeyi yeni öğreniyorsun, ancak böyle kitaplar okumana yardımcı olur."

Belki de ben kendimden utandığım için dalga geçtiğini düşünmüştüm. Fakat ilk saniyeden beri bu konuyla ilgili bir iğnelemede bulunmamıştı. Gözlerimi onu göremeyeceğim yerlerde gezdirip, "Dalga geçtiğini sandım," dedim.

"Yeni bir dil öğrendiğin için mi?"

Okuma kitaplarına bu kez başka bir göz ve ilgiyle baktım. Ayaz birinci sınıfta buna benzeyen kitaplara sahip olmuştu, çoğu resimliydi. Özlem duygusu zamansızca içimde dalgalandı. "Aslında bir şeyler öğrendim," dedim ona. "Biraz ilerleme kaydettim. Hatta senin adını yazmayı da öğrendim."

Defteri görmesi için ona uzattım.

Küçük bir duraklama yaşadık. Gözlerim hizamdaki, dingince inip kalkan göğsüne bakarken ellerim hafifledi ve defter sayfaları onun avuçlarında çevrildi. Son sayfaya ulaşana kadar inceleyip isminin yazılışına baktı. Aslında onun ismi, bir şeyleri doğru yazıp yazmadığıma dair bir denemeydi. Takdir edilmesini istediğim şey öğrenme hızımdı.

"Doğru yazmış mıyım?" Açıkçası kontrol etmiştim, doğru olduğuna inanıyordum ama o, "Hayır," dediğinde yıkılarak deftere baktım. "Nasıl?"

"Benim adımda iki tane f harfi var, bir tane değil."

Yaklaşarak açık sayfaya baktım ve yan yan dizdiğim dört harfi incelerken, "Affan," diye adını heceledim. "Ah, tabi ya... Okunduğu gibi. Ben neden yanlış düşündüm ki acaba..."

"Ama doğru yazdığın bir şey var," diyerek gözlerini sayfadan kaldırdı. Doğrudan yüzüme bakacak sandım ama omuzlarımdan dökülen saçlarımdan yukarıya yavaşça hareket etti. "Kendi adın."

Bir saniye içinde hatamı fark ettim ve o bir önceki sayfayı açarken, "Demek adın bu," dedi sakince. Ellerim telaşla hareket edip defterin ucuna yapıştı ama onun ellerinden alması hiç kolay değildi. Zaten önemi de yoktu, artık biliyordu. Ayaz ile kendi adımı yazıp kalp içine almıştım. O sayfayı yırtıp atacaktım ama işte şimdi unuttuğumu fark etmiştim. "Lal Lale."

DEVAM EDECEK.

Bölümden ayrılmadan önce yıldıza dokunuyormuşsunuz duydum ki. 😉

Şu an yazdığım bölümler o kadar gerici ve heyecanlı ki, onları okuduğunuzda bu sakinliği özler misiniz acaba diye düşünüyorum. Neyseee yakında okursunuz o bölümleri de.

Vee tekrar ne görüşmek istiyorsunuz?

🤍