0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

7: YABANCI.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba güzelim. Burada mısınız?

Son bölümde yorumlarınızda artış gördüm, teşekkür ederim. O yüzden hemen yeni bölümü yayımladım. Bu bölümü de oysuz, yorumsuz bırakmazsanız en kısa sürede diğer bölümde görüşeceğiz. 🤍 Oy ve yorum çokluğunuz inanın beni de hızlandırıyor.

Lal Lale’m.

Affan'ın göz rengi. 🥹 Ayrıca Affan için kafamda birini hayal ediyorum. Trevor Clevenot isminde bir basketçi var, videolarını falan izlediğimde Affan'la benzetiyorum. Siz de bir bakın.

7: YABANCI.

Ruhumun özlem duyduğu hiçbir his yoktu. Beni dünyada yalnız bırakan da buydu.

Kaçmıyordum. Öyle anlaşıldığını biliyordum ama gerçekten kaçmıyordum. Yalnızca hatamı telafi etmek için koşuyordum. Her şey birkaç dakika önce, tamamen masum niyetim yüzünden gerçekleşmişti. Nadiren dışarıya çıktığım için uyandığımda hava almak istemiştim, kapının kilitli olmamasıyla müjdelenince de verandaya çıkmıştım. Ve bir anda Zeus açık kapıdan fırlamış, ben fark edene kadar da yola atlayıp koşmaya başlamıştı.

Gözden kaybetmiştim. Etrafımda dönerek, ismini seslenerek onu arıyordum.

Affan köpeğini hatırlamıyordu ama sonuçta kendisinindi ve Yalın'da köpeğe çok düşkündü. Kim bilir bir de bunun için, nasıl kızarlardı bana.

Soğuk hava ciğerlerime kadar inince yavaşlamam gerekti ve elimi yanından geçtiğim ağaca koyarak duraksadım. Burnumdaki ince ince damarların bile sızladığını hissedip karşımdaki ana yola baktım. Buraya kadar gelmiş olabilir miydi bilmiyordum ama geçtiğim mesafede onu görememiştim.

"Zeus, lütfen ortaya çık, benim yüzümden kaybolursan mahvolurum..."

Sadece suçluluktan değil, onun bu soğuk kırsalda yalnız olduğunu bilmek de beni endişelendirmişti. Gözlerim etrafta adeta bir daire çizerek onu tekrar aradı ve bu arayış ümitsizlikle sonuçlanınca koştum. Evden beş yüz, altı yüz metre kadar uzaklaşmıştım, ana yola çıkmak üzereydim. Belki Affan ve Yalın'da kaçtığımı düşünerek evi terk etmiş olabilirdi.

Ana yola yaklaşınca gözüm asfaltta istop etmiş araca çarptı. Genç bir adam açık sızan kaputun önünde, anladığım üzere bozulan arabasıyla ilgileniyordu. Niyetim kimseye görünmeden Zeus'u aramaya devam etmekti ama o kadar sesli nefesler alıyordum ki, adam yolun kenarında dikildiğimi gördü.

Yolda kalmıştı, yalnız görünüyordu. Ellerini kaputtan çekip doğruldu ve başını sallayarak, "Merhaba, iyi günler," dedi. "Yakınlarda bir tamirhane var mı, biliyor musunuz?"

Araca bir daha baktım, yoldan süratle geçen arabalara kıyasla uzun süredir burada gibi görünüyordu. "Hiç bilmiyorum," dedim hemen. "Peki siz... buralarda bir köpek gördünüz mü?"

Adam o an beni inceleme gereği gördü ve sorumu garip bulmuş gibi, "Hayır, görmedim," dedim. "Köpeğiniz mi kayboldu?"

"Evet, çok uzaklaşmış olamaz ama buraya kadar geldim."

"Ya siz, siz de mi kayboldunuz?"

Rüzgârın rahat bırakmadığı saçımı gözüm önünden çektim. "Hayır, eve döneceğim, sadece köpeği bulmam lazım."

Gitmek üzere arkamı dönüyordum ki, "Yolda kaldım," diyerek görünen durumu sözcüklere döktü. "Telefonum kapalı, sizinkini kullanabilir miyim?"

Uzun bir yola çıkarken neden bir şarj cihazı almamıştı ki? Şüpheci davranmanın kabalığı ile güvenliğimin endişesi arasında kararsız kalıp adama birkaç saniye baktım. Sonra yaklaşarak krem pantolonumun cebinden telefonumu çıkardım, "Numarasını söylerseniz arayabilirim," dedim.

Şüpheciliğimi farkına vardı ama rahatsız olmadan numarayı söyledi. Aramayı başlatıp telefonu kendisine uzattım. Kaportaya huzursuzca bakıp aramanın yanıt bulmasını bekledi ve telefon açılmayınca sertçe üfledi. Telefonumu geri verirken, "Teşekkürler, çok naziksin," dedi.

Telefonumu hemen cebime geri koyarken, "Bence geçen araçlardan yardım istemelisiniz," dedim. "Yakınlarda bir tamirci gördüğümü hatırlamıyorum."

Kaportayı kapatıp burnunu çektirdi ve ellerini oversize deri ceketinin ceplerine koyup, "Aslında yola yeni çıkmıştım, yakınlarda oturuyorum. Merkeze kadar gidecektim," dedi. "Sanırım eve geri dönmem gerekecek ama... arabalardan anlayan yakınınız var mı?"

Sanırım yakınlarda yaşadığımı anlamıştı. Onun da buralarda bir evi varsa acaba Affan onu tanıyor muydu? "Bir tane var ama o uçaktan anlıyor, gerçi arabadan da anlayabilir, zeki birisi..." genzimi temizleyerek gereksiz detayları kendime sakladım. "Aslında yok."

Keyifsiz görünüyordu ama yine de dikkate aldığı bir şey varmış gibi yüzüme uzun uzun baktı. "Anladım, o halde eve döneceğim..." gözleri omzumun üzerinden yola uzandı ve duraksadı. "Köpek mi demiştiniz?"

Neden burada olduğumu hatırladım ve arkama dönünce köpeği sonradan fark etmemi sağlayan birisini gördüm; Affan'ı. Zeus kollarındaydı ve durmuş, bu tarafa bakıyordu. Kafasında bir siyah Nike şapka, üzerinde fermuarlı bir sweat ve eşofmanı vardı. Uyumlu giyinmişti, sanki zaten dışarıdaymış gibi görünüyordu. Yüzü kızarıktı ve alnından ter damlaları akıyordu. Kuruyan dudaklarımı yalayıp kendisine bir adım yaklaştım. "Zeus... seninle miydi?"

"Yolda buldum, çalıların arasından fırladı," dedi ve gözleri adam, ben ve araç arasında bir rota çizdi. "Tanışıyor musunuz?"

Aklından kaçmakta olduğumla ilgili şüphelerin geçtiğini düşünüp, "Hayır," dedim. Güvende olan Zeus'a baktım. "Evden kaçtı, onu arıyordum."

"Aslında biz sizinle... tanışmış mıydık?"

Adam yeniden konuştuğunda Affan ona baktı. Dudaklarını yalıyordu, yorulmuş gibi hali vardı. "Öyle mi?" dedi adama ve karşılığında, "Evet," dedi adam. "Geçen kıştı sanırım, yanınızda bir kadın vardı hatta."

O kıştan beri birbirlerini ilk kez görüyorlar gibiydi fakat Affan bunu hatırlayamazdı. Mimiksiz, sessiz bir onaylamayla yetindi ve gözlerini bana çevirip, "İyi misin?" diye sordu.

Düşünüldüğüm için afalladım. Cevabım gecikti. "Evet, sadece Zeus için korktum."

Kucağındaki köpeğe bir bakış attı ve yanımdan geçerken bana yolu bakışlarıyla gösterdi. Eve döneceğimizi anlayarak onu takip ettim, yürürken adam ile araca baktı ama pek de umurunda olmadı. Araçtan, yabancıdan uzaklaşırken kucağındaki Zeus'a dudak büktüm. Beni hiç korkutmamış gibi Affan'ın göğsünü tırmalıyordu.

"O adamı gerçekten tanımadın mı?" diye sordum gözlerimi Affan'ın yüzüne diktim.

"Hayır."

Net cevabına şaşkınlık duymadım, son yıllarını hatırlamıyordu ve bununla yaşamak zor olmalıydı. Araç yolundan aşağıya, eve inerken, "Kaçmıyordum," dedim. "Hava almak için verandaya çıktım, Zeus da bir anda fırlamış, yola çıkana kadar fark etmemiştim bile..."

Köpek, patisini şapkasına uzatınca tuttu onu ve bana bakmadan, "Peşimden gelmek istedi," dedi.

Zeus ona çok düşkün görünüyordu fakat Affan aynı hisleri paylaşmıyor gibiydi, keşke onu sevdiğini hatırlasaydı. "Sen neredeydin ki?"

Daha hızlı yürümeye başladı. "Koşuya çıkmıştım."

Hayret edip, "Bu soğukta mı?" diye sordum.

Gözleriyle üstümdeki kürküme, bu sabah giydiğim pantolonuma bakıp ayakkabısının ucuyla yerdeki karları iteledi. "Kar yağışı bile durdu."

"Evet ama çok kuru, acıtan bir soğuk var. Zeus'u bulacağım diye koştum, bir ara çenem bile titredi, burnumun içi üşüdü... Gerçekten, abartmıyorum."

"Gerçekten abartıyorsun," dedi.

"Tamam tamam," diye kabul ettim. "Ama sen benim ne kadar üşüyebildiğimi bilmiyorsun."

"İki mont giymenden anladım."

Başımı önüme eğip parmak boğumlarıma bakarken, "Her güzelin bir kusuru vardır," dedim. Aslında utancımı alaycı bir tavırla geçiştirmek için böyle söylemiştim.

"En azından koşarken hayalet görmedin," dedi.

Yolda durup yanaklarımı şişirerek ona baksam da yürümeye devam etti. Ben inanıyordum ama o alaycı olmak için mi böyle söylemişti? Bir daha böyle şeylere inandığımı kimseye söylemeyecektim.

Ev görününce mesafemizi kapatıp kürkümün yakalarını boynuma doğru örttüm. Veranda basamaklarını çıkarken, "O adam benimle ilgili bir şeyler söyledi mi?" diye sordu.

"Hayır, zaten beni tanımıyor ki seninle kaldığımı bilsin, bir şeyler sorsun."

"Kimseye güvenme," dediğinde ben bu duyguyu onun taşıdığını hissettim. Kimseye güvenmediğini. Yanılıyor muydum?

Kapıya vurduğunda anahtarını yanına almadığını anladım, Zeus'un kafasındaki kara dokunurken kolum Affan'ın üstündeki kıyafete sürttü. Onun kafasını çevirip koluna bakmasına sebep olan da buydu. Bu yüzden dokunuşumu kısa keserken, "Böyle üşümedin mi?" diye sordum ona.

"Koşarken ısındım."

"Terledin, hasta olma."

Şapkası güzeldi, gün ışığında kahveli, sarılı görülen saçları şapkanın altına sıkışmıştı. Kapı açılırken ona bakarak içeriye girdim ve Yalın'ı görünce huzursuz oldum. Affan dün gece öğrendiği ismimi onunla paylaşmış mıydı?

Geri çekilip içeriye giren bize bakarken, "Nereden böyle?" dedi şaşkınca. "Bir yere mi gittiniz siz?"

Affan Zeus'u yere bıraktı ve şapkasını çıkarıp terden ıslanmış saçlarını karıştırırken, "Koşudaydım," dedi.

Arkasından geçip kenarda kürkümü çıkarırken, Yalın ellerini iki yana açarak koltuğa oturdu. Bezgin ve kızgın şekilde arkadaşına bakarken, "Ciddi bir beyin sarsıntısı geçirdin," dedi. "Doktor spor faaliyetlerini uzun bir süre yasaklamıştı."

Affan üzerindeki sweatin yakasını burnuna doğru çekiştirerek, "Kokuyor olmalıyım," dedi. Açıkçası her zaman fazladan parfüm sıkıyordu. Bence biraz fazla bile.

"Ben ne diyorum, o ne diyor..." Yalın ciddiye alınmadığına sitem etti. "Hiçbir zaman kötü kokmuyorsun, parfümleri bu kadar sıkma artık."

Demek Yalın'da fark etmişti. Affan onu onaylarken köşede duran bana kısaca bakıp salon boyu yürüdü, köpeği onu takip ederken üst kata çıktı. Yolun yarısında giysisinin fermuarını indirmeye başlamıştı. Yalnız kaldığımızda gerilerek dudaklarımı yaladım. Su içmeliydim.

"Sen neden onunla koştun?"

Dağılan saçlarımı omzumda toplarken, "Ben Zeus ile hava almaya, dışarıya çıktım," dedim. Açıkçası Zeus'u evden kaçırdığımı söylemek istemedim. Her davranışımla dalga geçebilirdi.

"Zeus'tan korkmuyor muydun sen?"

"O çok ufak ve tatlı, ısırır diye endişelerim var ama..." aslında gerçekten bu kadarını merak etmediğine emindim. "Zararsız görünüyor."

"Sana benziyor aslında," diyerek kalktı koltuktan, esneye esneye mutfağa gitti. Su içmek için arkasından gittim, biraz su içerken onun dolaptan bir şeyler çıkarmasını izledim. Bana zararsız göründüğümü söylemek istemişti, bu sıcak yaklaşımı bilinçli mi yoksa bilinçsiz mi yapmıştı?

"Ben de yiyecek bir şeyler hazırlayacağım."

Yan yan baktı. "Sağlıklı beslenmen çok iyi olur aslında."

Boğazıma yumru oturması bir saniye bile sürmedi. "Bir de Doğa için... kalbime iyi mi bakayım? Daha... ne oğlumun suçu kesinleşti ne de ona kalbimi vereceğim. Kalbime sizinmiş gibi davranmayın."

Bana bakınca üzgün değil, kararlı görünmek istedim. "Doğa'nın yaşamasını istiyorum."

"Oğlumun... Duru'yu öldürmüş olmasının ne kadar korkunç olduğunu söylüyorsun ama çok normalmiş gibi benim ölmemden bahsediyorsunuz. Beni öldürmüş olacaksınız, farkında mısın?"

Gözleri yüzümü inceledi. "Hiçbir şeyin böyle olmasını istemezdik ama Doğa'nın bir şansı varsa..."

"Onu gördüm," diyerek sözünü böldüm. "Durumu endişe verici görünmüyordu, kalp naklini acil mi olması lazım?"

"Duru'nun ölümünden sonra iyi değildi, birkaç günü hastanede geçirdi. Güçlü ve güzel kalmaya çalışıyor ama gerçekten öyle değil."

"Seviyor musun onu?" diye sordum.

"Uzun zamandır tanıyorum, elbette."

"Affan'ı mı daha çok seviyorsun onu mu?"

Sorumu açıkça garipsedi. "Niye kıyas edeyim?"

"Doğru diyorsun, bazen saçma şeyler düşünürüm." Saçımı kulağımın arkasına sakladım. "Ne zamandır tanışıyorsunuz, bir ara lise demiştin?"

"Orta okulda tanıştık, düşün Doğa bizim ellerimizde doğmuştu..." alnı kırıştı ve sesinin tonu kırılganlaştı.

"Sen de mi uçak mühendisisin?"

Gözlerini kırpıştırıp yaptığı işe döndü. "Hayır, ben yiyiciyim Lale. Baba parası yiyiciyim."

Adımı öğrenmişti! İsmimi uzun zaman sonra cümle içinde duymak bana hüzünlü hissettirdi. Saklandığım, kaçtığım için bazen ben bile kim olduğumu unuturdum. Sessizliğimde bana dönüp, "Affan'ın bu ismi mırıldandığını duydum," dedi. "Sorunca senin adın olduğunu öğrendim."

"Mırıldanmak mı?"

"Evet, Lal Lale hatta değil mi? O da yeni öğrenmiş, bence seni araştıracağı için ismini aklında tutmaya çalışıyordu..."

Dün geceden beri endişe ettiğim de buydu. Hayat öykümü bulsa bazı gerçekleri de öğrenebilirdi. Gerçi... onun hayatını zorlaştıracak gerçeklerim yoktu, ya da onlara zarar verecek.

"Anladım ki, oldukça gizemlisin. Zaten belliydi de..."

Konudan kaçınmak için arkamı döndüm, çıkarak holü geçtim. Bana bakan Zeus'la karşılaşıp koltuğa oturdum. Hayatım parça parça da değil, tümüyle hiç hatırlamak istemediğim yılları kapsıyordu ve düşündükçe gözyaşı akıtmasam da hep ağladığımı hissediyordum. İçime doğru çaresizce hıçkırdığımı.

Zeus'un heyecanlı havlayışına çevirdim kafamı. Affan son basamaktan inince de kalbim gerginlikten çatladı. Duş aldığı hemen anlaşıldı, bir kot pantolon ile beyaz, üzerinde vintage bir araba baskısı olan tişört giyinmişti. Nemli saçlarını düzelterek bana baktı ve mutfağa gidiyordu ki, "Bir şey söylemem gerek," dedim.

"Elbette," dedi iç çekerek ve kalkıp yanına gittiğimde yüzüme baktı.

"Bir fikrim var," dedim.

"Nedir?"

"Bence Kerim'in kalbini alabilirsiniz," dedim çok hevesli görünmemeye çalışarak. Açıkçası müthiş olurdu.

Bu fikrimi anlamaya çalıştı. "Senin yerine onun kalbi mi?"

"Evet, belki onun kalbi uyabilir. Denemeliyiz." Lütfen, lütfen.

Birkaç saniye yorumsuz kaldı. "O senin..." elini savurdu. "Ölmesi problem değil mi?"

Onun tamamlamak istemediği cümleyi, "Evet, eşim," diyerek ben tamamladım. "Ama onu değil, kendimi seçerim." Açıkçası ölmesiyle mutlu bile olurdum.

"Nasıl güzel bir evlilik," diyerek kafasını koridora çıkardı Yalın. "Adam seni bırakıyor, sen benim yerime o ölsün diyorsun. Zaten yakın değildim, artık daha da soğudum evlilikten."

Affan'ın gözleri duygularla çağlamazdı, hiç beni korkutan, şaşırtan, üzen bir bakışını görmemiştim. Yine aynı şekilde bakarak, "Bir erkek kalbinin kadın kalbiyle uyumlu olması çok daha nadirdir," dedi. "Ve o kayıp, sen varsın."

"Oğlumu bulduğumda onu da bulmuş oluruz," dedim ısrarla. "Bence denemeliyiz."

"Kocan korkak, buna müsaade etmez," dedi Yalın.

Daha ciddiye aldığı için Affan'la konuşuyordum yalnız. Fakat o bu konuşmayı devam ettirmedi, mutfağa geçti. Koltuğa geri döndüm, onların aksine ben bu fikri bayağı düşünecektim.

Kerim'in ölerek hayatımdan çıkmasını ne çok isterdim. Bana verdiği rahatsızlıktan değil. Ablamı öldürdüğünden.

Zeus'un yaklaşıp elimi yalamakta, hatta ısırmakta olduğunu görünce dalgınlığımdan sıyrıldım ve ısırık izine bakarak kalktım. Ondan uzaklaşmak için salonda geriledim. "Isırma beni."

Ona uzak bir koltuğa geçecektim ki Affan'la Yalın'ın mutfaktan çıktığını gördüm. Affan cama doğru yürüyüp dışarıya bakarken elindeki kupadan sıcak bir şey içiyordu. Birazdan salondan kaybolacağı hissine kapıldım, benimle aynı ortamda pek durmuyordu. Açık renkli kotunun paçalarına bakıp daha yukarıya çıktım. "Tişörtünü beğendim," dedim ona, araba çok tatlı görünüyordu.

Dudağını yakmış gibi sıcak içeceği ağzından uzaklaştırırken bir bana, bir tişörtüne baktı. Günler içinde anladığıma göre karma bir dolabı vardı, spor da giyiniyordu kumaş pantolon da. O da benim ne giydiğime -uzun kollu geniş yakalı bluz, pantolon- bakıp, "Sağ ol," dedi.

Ayak parmaklarımı içe doğru kıvırıp bakışlarımı kaçırdım.

"Allah Allah," dedi Yalın o sırada ve ben bir dakikalığına onu unuttuğumu fark ettim. "O tişörtten ben de giymiştim geçtiğimiz günlerde, bana hiç demedin beğendiğini."

Gözlerimi kırpıştırdım. Tabii ki onların ne giydiğini görüyordum ama... demek ki o gün fark etmemiştim.

"Ne kadar dostça," dedim. "Birbirinizin giysilerini giyiyorsunuz."

"Affan cimridir," dedi. "Bende de var aynısından."

"O da dostça," dedim. "Birlikte alışverişe çıkıyor olmanız."

"Neden kızarıyorsun?" dedi Yalın.

Affan vücudunu tamamen buraya çevirirken, "Bu ev çok sıcak," dedim. "Sence de öyle değil mi?"

"Haklısın," dedi Yalın buna. "Ev neden bu kadar sıcak?" Affan'a soruyordu. "Sıcaklığı biraz düşüreceğim."

Kalkıp duvardaki göstergeye ilerledi. Ev yalıtımlıydı, sıcaklığı kolaylıkla ayarlayabiliyorlardı. Bilek içimi yanağıma koyup ne kadar ısınmış olduğumu anlamaya çalıştım. Isınmış mı yoksa kızarmış mıydım bilmiyordum.

Kızarmış olmam için sebep yoktu ama ısınmam için vardı. Belli ki sıcaklık etkilemişti.

Affan, "Daha önce bu kimlerle geldim?" diye sorarak konuyu değiştirdi.

"Bu eve mi?" diye tekrar etti Yalın soruyu. "Bir kere yanılmıyorsam Doğa ile gelmiştin, benimle de. Baban da öğrenmişti evi ama beraber geldiniz mi bilmiyorum hiç."

Adamı güvenilir bulmamış mıydı? O yüzden mi söylediğini doğrulamak istemişti? Düşünceli yüz hatlarını seyrederken, "Peki hiç Duru ile geldim mi?" diye sordu. "Burada kaldı mı?"

Yalın sadece üzülmekle kalmadı, bir şefkat duygusuyla baktı Affan'a. Hatırlamadığı için ona yardımcı olmak istiyordu. "Birkaç kez," dedi. "Hafta sonları, senin de işin olmazsa... getirirdin bazen."

Ayaz'ı hatırladığım son anın iki yaşında olduğunu düşündüm, adeta bir bebekken onu hatırlasaydım şimdiki görünüşüne ne kadar yabancı hissederdim?

"Anladım," dedi Affan, alçak sesle. "Ona dair hiçbir şey görmedim evde, fotoğraftan başka."

Affan hafızasını kaybettiğini bildiğimi öğrenmişti. Yoksa böyle esnek konuşuyor olmazdı, herhalde.

"Aslında odanda bir peluş ayısı vardı, gözden kaçırdın sanırım."

Affan ona bakarken gözüme savunmasız göründü, hatırlamaya çalışıyor gibi kısılmıştı gözleri. Konuşmasına devam eden bir sözcük daha söylemeden sıcak içeceğini içti ve bakışları kupanın üstünden beni bulunca davranmam gerekenden uzak davrandığımı fark ettim. Ona bakmak değil ama onu izlemek yanlış bir davranıştı.

Kurabiyeler bayatlamak üzereydi. Onları Affan'a verebilir miydim? Onun ev malzemelerini kullandığım için kendisine de ayırmıştım ama...

Yalın, "Dün Elçin ile n'aptınız?" diye sorduğunda ayaklarıma doğru bakıyordum. "Bir şeyler... hatırlamana yardımcı oldu mu?"

"O çok şey söylüyor ama ben hatırlamıyorum. Doğru mu söylüyor, onu da bilemem."

Yalın kaş çatıp, "Neden yalan söylesin?" dedi. "O senin sevgilin."

"Evet, öyle diyorsunuz."

"Hatırlamıyorsun ama... gördüğünde seni heyecanlandırıyordur. Duygular hafızanı geri kazanmana yardımcı olabilir." Yalın bunları söylerken kararsız gibiydi.

Koltuktan kalkıp ikisine de bakmadan odanın yolunu tuttum. Yanlarından ayrılırken kendilerine haber vermemi beklemezlerdi. Odaya girip camın önüne oturdum, oraya bıraktığım kitaplardan birisini aldım. Çok çocukçaydı ama gerçekten okumama yardımcı olabilirdi.

Videoyu açıp izledim ve birkaç sözcüğü, harflere bakmadan yazmayı denedim. Bazen karıştırsam da doğru kelimeleri yazdığımı görünce sevindim. Affan'a dediğim gibi, kolay öğrenecektim.

Oda kapısı tıklayınca biraz şaşırdım. Kendi rızalarıyla hiç odama gelmezlerdi.

"Yalın sensen girme," dedim ve başımı tekrar kitaba çevirdim.

Kapı açılınca Affan olduğunu düşünerek baktım ama Yalın'dı. Bana kısık gözlerle bakıp ellerini kotunun arka ceplerine koydu. "Yalın sensen girme, ne demek?"

"Beni üzecek bir başka şey söyleyeceksin, duymak istemiyorum," dedim. Duygularımı böyle safça söylediğime de pişman oldum.

Anlamaması için kitapları, kalem ve defteri kapatıp bacaklarımın altına sıkıştırmamı izledi ama üstünde fazla durmadı. Söylediğimden rahatsızlık duyup, "Aslında iyi niyetimle geldim," dedi.

"Ne için?"

"Hava almak için dışarıya çıktığını söyledin," dedi. "İstersen bugün seninle dışarıya çıkabiliriz, biraz hava alırsın. Sen de haklısın, günlerdir sıkıldın burada."

Açıkçası beni düşünme inceliğini göstermesi şaşkınlık vericiydi. Evet, elbette biraz olsun dışarıda vakit geçirmek isterdim ama... "Affan'da gelecek mi?" diye sordum.

"Sanmam," dedi tek kaşını kaldırarak. "Ona sormamıza gerek bile yok. Bunu gerek görse zaten sana kendisi söylerdi."

O an bir kararsızlığa düştüm işte. Affan'la yolculuk yapmıştım, beni rahatsız etmemişti, bana yalan söylememişti ama Yalın ile yalnız kalmak...

"Affan kızarsa dışarıya çıktığım için?"

"Sana hiç kızdı mı?"

Hayır, bana karşı hiç kızgın görmemiştim onu.

"Zaten umurunda olmaz. Yanında ben olacağım, seni elimden kaçırmayacağımı bilir."

Kendim hakkında bu konuşmalara eşlik etmek bende yine o duyguyu meydana çıkardı. Onurum her saniye alçalıyormuş gibi. Bana kızıp kızmayacağını soruyordum. Oysa kimsenin bana kızmasına izin vermemeliydim. Belki suçluluk hissinden katlanıyordum bunlara.

"Hazırlanayım o zaman," dedim.

"İyi, rahatına bak, bir acelemiz yok."

Tam o sırada ormanın derinliklerinden ses duyunca gözlerimi büyüttüm. Yalın'da duyduğu sese kulak verip bir göz attı dışarıya. "Korkma," dedi. "Bazı hayvanlar ava çıkabiliyor."

"Korkmadım," diye kıvırdım ve o pek de inanmayarak odadan çıkınca bacaklarımın altına sakladığım her şeyi alarak kalktım. Üç adımda komodine ulaşıp düzenli şekilde üst üste koydum hepsini. Sonra dolabı açıp bir koyu yeşil atkı ile bere çıkardım. Kürküm içerideydi. Banyoya gidip saçlarıma üstünkörü dokundum, dalgalı tutamları omuzlarımdan aşağıya bırakırken yanaklarıma göz devirdim. Yanaklarımın dolgunluğu bazen sinirlerimi bozuyordu.

Odadan ayrılırken kurabiyeleri koyduğum saklama kabını aldım. Yalın verandada sigara içiyordu. Merdivenin yolunu tuttum ve Affan'ı arayarak ofis odasına baktım, buradaydı. Yerde oturmuş, Zeus'un ağzından bir kâğıdı almaya çalışıyordu. Yine bir şeyler inceliyordu, zaten vaktinin çoğunu bu odada, bir şeyleri hatırlamaya çalışarak geçiriyordu. İçeriye attığım birkaç adımdan önce fark etti beni ve yaklaştığımda başını kaldırdı. Zeus zıplayıp omzunun üstünden geçti.

Affan gözlerini kucağımdaki kalabalıkta gezdirdi. "O giysiler ne için?"

Sırtını arkasındaki koyu ahşap dolaba yaslamış, elindeki kâğıtları bırakmıştı. Dudağımı ısırıp, "Yalın'la hava almaya çıkacağız," dedim. "Atkı ve beremi aldım."

Ona böyle yukarıdan bakmak gözlerini daha derinlikli gösteriyordu.

"Bu kimin fikri?" diye sordu.

"Benim değil."

Bir şey demeden gözlerime baktığı saniyeler geçirdik. Kalbimin üstünde bir ağırlık hissedene kadar buna katlandım ve sonra atkının altına gizlenen saklama kabanını ona uzattım. "Bunları ye," dedim.

İçerisi görünen saklama kabıyla ilgilenmeden bana bakmaya devam etti.

"Bir şey mi yaptım?" dedim bakışlarının ısrarcılığına.

Burnunu çektirerek ağırca indirdi gözlerini, ellerime baktı. "Nedir o?"

"Kurabiye yapmıştım, Yalın yemesin diye sakladım. Ben yemeyeceğim, sen de yemezsen bayatlayacak."

Saklama kabını alırken gözü elimde birkaç saniyeden fazla kaldı. "Zeus seni ısırdı mı?"

O ısırığı unutmuştum ama diş izleri duruyordu. "Evet, sinsice yaklaşmış, fark etmemiştim bile."

Masanın üstüne çıkmış köpeğe baktım, o da bize bakıyordu, kâğıt hâlâ ağzından sarkıyordu. Tatlılığına karşı koymakta zorlanıyordum.

Affan'ın kalktığı dikkatimi çekince biraz geriledim. Saklama kabını masaya bırakırken Zeus'un kulağını hafifçe çekti ve köpek tatlı şekilde onun üstüne atlayınca, "Tam bir bebek gibi davranıyorsun," dedi ona.

Merakla, "Kaç yaşında?" diye sordum.

"Üç."

"Gerçekten bebekmiş," diyerek kıkırdadım.

Affan başını omuz arkasından bana çevirince yersiz gülüşümden rahatsız oldum. Neşeli değildim, hatta üzgündüm ama... Parmaklarımı dudaklarımın etrafında dolaştırarak bakışlarımı kaçırdığımda bile onun bakışlarının farkındaydım.

"Dışarıya çıkmak mı istiyorsun?" diye sordu.

Yanaklarımı şişirdim. "Bir şey istememin bir önemi yok, biliyorum ama Yalın merhamete gelmiş belli ki."

Burnunu çektirerek masadaki kâğıtlara döndü. Bir şey der sandım ama konuşmaya ekleme yapmadı. Bir omuzundan diğer omuzuna, ense tıraşına, kulak arkalarına baktım. Sandım ki birkaç dakika sonra konuşur ama onu da yapmadı. Dışarıya çıkmamla ilgili sorununun olmadığını anlayarak arkamı döndüm.

Aşağıya indiğimde Yalın'ın dikkati telefonundaydı ama beni elbet fark etti.

"Yine Affan'ın yanından mı iniyorsun sen? Haber vermene gerek yok, demiştim."

"Başka bir şey için gittim," dedim az açıklamayla. "N'olmuş gitmişsem?"

"Gözlerini üzerimden ne zaman çeksem seni onun yanında buluyorum. Sana kızmadığı seni görmek istediği anlamına gelmez."

Sesli nefesler almaya başladım. Bir şeye de karışmasa n'olurdu? "Ona sormam gereken sorularım oluyor. Beni görmek istemediğinde söylüyor zaten."

"Ne sorularıymış?"

"Aramızda," dedim.

Tahmin ettiğimin ötesinde düşünceli gözlerle kuşattı beni ve sonra elimdekileri de görüp, "Neyse," dedi. "Çıkmak için hazırsın sanırım."

Gördüğü yettiği için cevap vermedim. Doğrusu her an vazgeçecek gibi hissettim. Keşke bu fikir Affan'dan çıkmış olsaydı. Kürkümü giyinip atkımı etrafıma sardım, beremi takarak saçlarımı düzelttim. Araca yerleştiğimizde, "Nereye gideceğiz?" diye sordum.

"Biraz... ormanda dolaşırız belki."

"Neden arabaya bindik o zaman?"

"Çünkü belli olmaz nereye gideceğimiz."

Kendi tarafıma döndüm. Affan'ın arabasından biraz daha küçük ama şık, beyaz koltukları olan bir araçtı. Yüzüm döşemeye yaslıyken arabanın yokuşu indiğini gördüm. Ev geride kalırken kar manzarasını takdir edercesine hayranlıkla baktım.

Biraz yol alınca ev ve kırsal uzakta kaldı, anayola bağlandık. Bir noktada inip yürüyüş yapacağımızı düşündüm ve neyse ki vücudumu iyice sardım diye düşündüm. Fakat araç yavaşlayıp ardından istop etmiş bir aracın önünde durunca etrafımıza baktım. Burada ağaçlar çok sıktı, yürünebilir miydi?

"Burada inmen gerekiyor," dedi.

Yol boyunca hiç ona bakma gereği duymamıştım ama bundan sonra kendisine döndüm. "Yalnız mı yürüyeceğim?"

"Hayır," diyerek ön camdan dışarıya baktı. "Şu araca geçeceksin."

Bakışlarını takip etmeden bile önce o büyük, siyah arabayı görmüştüm. Yolun kenarında, müsait bir yerde bekliyordu. Neler olduğunu anlamaya çalıştım. "O araca mı geçeyim? Kimin o araba, sen... ne yapmaya çalışıyorsun?"

"Güven amca," dediğinde mideme sağlam bir yumruk yemiş gibi hissettim. "Seninle konuşmak istiyor."

Parçaları birleştirmeye çalışırken alnım kırıştı. Bana incelik göstermemişti, beni dışarıya çıkarmasının sebebi tabi buydu. Kötü bir duygu benliğime yapışırken, "Beni kandırdın," dedim. "Gelmemizin sebebi bu demek. Ama neden... neden buradayız, neden oğlunun evine gelmedi de buraya getirdin beni?"

"Güven amca seninle yalnız konuşmak istedi."

Arabaya bir daha baktım ve şoför koltuğunda Rauf'u görünce ürperdim. Demek o ve Duru'nun babası oradaydı. Bunun sonunda gerçekleşeceğini biliyordum ama böyle kandırılmam... bu aile için ne kadar önemsiz olduğumu yeniden hatırlatmıştı.

"Yalnız olmamızın sebebi... bana kötü davranacak olması mı?" Sesim öfkeli çıksın istedim ama öfkem çoktan kırgınlığa dönüşmüştü.

"Lale, sana zarar vermeyecek," dedi Yalın, sesi netti. "O acılı bir baba. Eğer korktuğun... seni hırpalayacak, incitecek olmasıysa yanılıyorsun. Seninle şahsen tanışmak istedi."

"Yalan söylüyorsun," dedim sesimi yükselterek. "Affan babasının ne kadar öfkeli olduğunu söylemişti! Bu öfke yüzünden, düşündüğüm gibi bana zarar vermek için yalnız kalmamızı istiyor! Gitmeyeceğim, eve dönmek istiyorum."

Ona çalıştırması için direksiyonu gösterdim ama nihayet bana baktığında cevabımı almış oldum. "Güven amca buraya kadar geldiyse asla seni görmeden gitmez."

Bu sadece bir hayat, benim hayatım değil. Hiç de öyle olmadı işte.

"Neden Affan'la gelmedim, neden ondan bile gizledin? Duru'nun abisi o."

"Affan sana öfkeli hissetmediği için babasının bu taleplerini karşılamak istemiyor. Bu duruma karşı oldukça bıkkın. Şimdi zorluk çıkarma, burada seni bekleyeceğim."

Yalın'a bunu yaptıran güç Affan'a da yaptıramaz mıydı? Sanırım yaptıramazdı ki Affan'ın hiçbir şeyden haberi yoktu. Gerçi nereye gittiğimizi bile sormamıştı, bu durum belki de umurunda olmazdı. Kaçamayacağımı anlayınca kendimi bu karşılaşmaya hazırlamaya çalışarak derin nefesler aldım.

"Sana güvenmemekte haklıymışım," dedim.

"Bu kadar büyütme. Yalnızca seninle tanışmak istiyor. Unutma ki, oğlun onun kızını öldürdü."

"Kapa çeneni artık," diyerek kapıyı açtım ve dışarıya çıktığımda karşıdaki arabaya ilerledim. Bana dokunmazsa, incitmezse belki insani şekilde konuşabilirdik. Arabanın etrafından geçerken Rauf'un bakışlarını yakından görüp omuzlarımı dikleştirdim.

Üstesinden gelmem lazımdı.

Arka kapıyı açtım ve yerleşene kadar başımı çevirip bakamadım. Ellerim ne kadar hassas olduğumu gösteriyordu, bu sebepten ceplerime sakladım ve cesaret edip karşıma baktım.

Zaten beni izleyen bir çift gözü görünce göğsümden korku boşaldı. Öfke ve acılı bakışlar başımdan geçenlerin ne derece korkunç olduğunu hatırlattı. Elli yaşına yakın görünen, sarışın bir adamdı. Oldukça geniş omuzlu, kalın vücutluydu. İlk konuşan olmayı denemedim ve o tüm yüzümü incelerken sakinliğimi korudum.

"Ne kadar güzel bir genç kadınsın," dedi.

Nedense bu bana söylemesini beklediğim tüm kötü sözcüklerden daha ürpertici hissettirdi.

"Yaşasaydı kızım da böyle görünebilirdi."

Serinkanlılığımı kaybettim. "Kaybınız için çok üzgünüm. Çok."

"Mutlaka öylesin," dedi gözlerime yoğun şekilde bakarak. "Öylesin ki telafi etmek üzeresin. Elinden geleni de yapacaksın. Hiç kuşku duymuyorum."

Hüzün kuşattı tüm ruhumu. "O gün dahil, yaşanan hiçbir şeyden haberim yok. Neler olduğunu daha detaylı anlatır mısınız?"

Çok yorgun ve suratsız bir adamdı, yaşanılanlardan sonra tabi öyle olacaktı. Havayı kokluyormuş gibi titreyen bir nefes alıp, "O velet... kızımla birlikte ormana gitmiş ve onu bir kapana kapatmış," dedi. "Eviniz oraya birkaç kilometre yakınlıkta, bu da her şey açıklıyor. Babası onu kaçırırken aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama... sen benim aklımdan geçenleri biliyorsun."

Kalbimi tutmamak için kendimle savaştım.

"Bir karşılık istiyorsunuz," dedim. "Eğer olursa... kalbimi kızınıza vermemi."

"Çok adil görünüyor," dedi.

Gözlerim doldu dolacaktı. "Affan'a da söyledim; her şeyin bir kazayla yaşanmış olabileceğini. Eğer öyleyse... bu her şeyi değiştirmez mi?"

Bakışları bir ok kadar sivrileşti ve sesinin nefesi arabayı doldurdu. "Kızım daha önce hayatında bulunmadığı bir yere, oğlun yüzünden gitti. Başına gelen her şey oğlunun hatası. Elbette cezalandırılmayı, daha beter şekilde ölmeyi hak eden de o ama..." beni inceledi. "Merak etme, onu öldürmekten daha çok istediğim şey kızımın yaşaması."

"Oğlum... çok küçük; yedi yaşında. Sandığınızdan masum ve savunmasız."

Kafası öne doğru eğildi. "Bana sakın onu savunma. Az önce söyledim, onu öldürmememin tek sebebi senden alacağım o kalp."

Nefes borum daralmış gibi kesildi soluğum. "Eğer uymazsa n'olacak? Oğluma n'apacaksınız? O bir çocuk, cezasına çekmesine razıyım ama ona dokunamaz..."

"Ondan hırsımı alması hiç kolay olmayacak," dedi. "Ama olurda kalbin kızıma vermek için uyumlu çıkarsa o zaman da kalbini senden alacağım. Belki de bundan sonraki hayatında önüne geçemeyeceğin tek şey bu olacak."

Göğüs kafesimin parçalanması çok da zaman almayacaktı demek ki.

"Şimdi bana, kocan ve oğlunun nerede olduğunu söyle," dedi acı dolu bakışla. "Rusya'da bir iz hâlâ bulunamadı. Yaşadığı bir şehir, ev, adres var mı elinde?"

Demek kendi çabalarıyla bulamamışlardı. Sahi, o kadar uzağa erişebilmiş miydi? "Şehrin her yerinde olabilir," dedim fısıltıyla. "Nerede olduğunu bilmiyorum."

"Ya da oğlunu korumak için söylemiyorsun, tüm her şeyi geciktirmek için." Sesi bilenmiş gibi sertleşti. "Affan senin koşulunu kabul etmiş olabilir ama ben, o kalbi almak için oğlunu görmeni beklemem," dedi. "Ölmeden önce onu görmek istiyorsan yerini söyle."

Hayal kırıklığı ve korku aynı anda hissedilince yoğunluktan başım döndü. "Gerçekten bilmiyorum, Kerim giderken hiçbir şey söylemedi. Hatta öyle ki, oğlumun sağlığından bile endişe duyuyorum."

"Onlardan bir iz bulmadan Rusya'ya gitmenin bir anlamı yok," dedi, ısrarla gözlerime bakarak. "Orada yaşamışsın, bir eviniz yok muydu?"

"Hiçbir şey sandığınız gibi değil," diyebildim sadece. "Tanıdıkları var, ona yardımcı oluyordur."

"İsimleri ne, onları ver bana."

Yeniden, "Bilmiyorum," dedim. "Onunla o kadar konuşmazdım bile, güvenmezdik birbirimize."

Rauf ön koltuktan, "O senin kocan değil mi?" dedi, bana dikiz aynasından bakıyordu. "Ne yalancı bir sürtüksün sen."

Hakareti işittiğime inanamadım. Kulaklarıma doğru bir sıcaklık, kalbime buz gibi duygu yaklaştı. Kimse bana o sözcüğü kullanmamıştı.

"Rauf'u duydun," dedi, yanımdaki adam. "Kocansa dahasını bilmen gerekir. Söyle bana, nerede?"

O aşağılığa da, sürekli kocam olarak bahsedilmesine de nefret duyuyordum.

Sözcükler neredeyse dudaklarımdan hırçınca çıkacaktı. Onun kocam olmadığı, ortada bir evlilik bulunmadığı, birbirimizi hiç sevmediğimiz ve daha neler neler.

Fakat sadece, "Bana yüz kez de sorsanız cevabım değişemez," dedim. "Çünkü bilmiyorum. Bana o kadar bağlı ve güven dolu olsaydı... şu an yanında olurdum değil mi?"

Sürtük ha? Ona gününü göstermek istiyordum.

Öfkeli bakışlarımın canımı yakacak bir acıyla sonuçlanmasından korktuğum için dışarıya baktım. Arabayı, her iki adamın da nefes sesleri doldurdu. Kaldığı yerden konuşmaya devam ettiğinde, "Zaman alsa da onları bulacağım," dedi. "Benim elimden hiçbir şey kurtulamaz. Sen de öğreneceksin."

Bir çene hareketiyle bana kapıyı gösterdiğinde ellerimi sıkarak indim, kapıyı kapattığım an serbest kalan yaşlarla yola baktım. Arkamı dönüp yürümeye başlarken Rauf'da aracı hareket ettirmişti. Gözlerim önünde yol alıp uzaklaşmalarını izledim ve hızlı adımlarla yolun kenarından yürüdüm.

Birazdan Yalın'ın arabası yaklaştı ve kafasını camdan çıkardı. "Nereye gidiyorsun? Binsene."

"Yolu kendim bulurum," dedim ona bakmadan. "Ev diye cehenneme götürürsün sen şimdi beni."

"Saçmalama," dedi arabayı benimle aynı hizada sürerek. "Ters yöne gidiyorsun, bir de yolu bulurum diyorsun. Kaç kilometre geldiğimizden haberin var mı?"

Daha hızlı yürüdüm. "Kaybolursam Affan'ı ararım."

"Ciddi misin?" Arabayı önüme doğru kırdığında süratli ilerleyişim durdu ve kafamı kaldırıp ona baktım. "Affan'a ne diyeceksin? Yalın beni kandırdı, babanla konuştum. O ne diyecek? Ben sana söyleyeyim, ne yapayım, diyecek. Kaybolmayı göze alıyorsan hadi, yürü!"

Kürküme daha sıkı sarınarak, "Keşke bir hayalet sana musallat olsa," dedim.

Arabanın etrafını dolanarak daha hızlı yürüdüm. Üşümemek için bedenimin ısınması lazımdı. Önümde çok uzun, sonsuz gibi görünen bir yol akıyordu. Neyse ki aydınlıktı, evi bulmak için vaktim vardı.

"Lale!" Yalın arabasını tekrar bana yaklaştırıp camdan seslendi. "Hâlâ ters yöne gidiyorsun. Hadi arabaya bin, konuşalım."

"Bana neden doğruyu söylemedin?" diye baktım yüzüne. "Gezeceğiz sanmıştım, beni çok kötü bir durumda bıraktın!"

Omuzlarını düşürürken gözlerindeki bakış yumuşadı. "Zor bir durumda olduğunu biliyorum ama kafanı alıp gidemezsin, sana yalan söyledim diye sitem de edemezsin. Ben yapmam gerekeni yaptım."

Doğru yaptığına inanması için güçlü sebepleri vardı; o diğer taraftaydı. Hepsi diğer taraftaydı, amaçları belliydi. Ben de onu hiç sevmiyordum ama buna rağmen bana iyi davranır ümidini taşımıştım.

Arkamı dönüp doğru olduğunu söylediği yol hizasında yürüdüm.

"Siktir," diye seslenip arabayı yolda çevirdi. "İyi o zaman, yürüyerek beni takip et."

Aracı hızlandırıp biraz önüme geçtikten sonra yavaşladı ve yolun kenarından, benimle bir hizada ilerledi. İnatçı bir kimliğim yoktur, doğrusu hep itiraz edemediğim durumlarda kalmışımdır ama sanırım o an gerçekten kendisiyle yolculuk yapmak istemiyordum.

Bunun uzun süreceğini biliyordum. Aracın yavaşlığından sıkılıp beni birkaç kez daha arabaya çağırsa da yürümeye devam ettim. Atkımı yüzümün yarısına kadar saklayıp kendime çok sıkı sarıldım. Açık ve soğuk havada uzun süre kalmak bana hiç yaramazdı.

Yorulduğumu hissettiğim birkaç defa oldu ama durmadım, ev görününce dizlerim titremeye başlamıştı. Soğuk hava uzun süre içimde kalacakmış gibi hissettirmeye, vücudumun yakmaya başladı. Evin araç yolunu inerken güneş batmak üzereydi.

"Şu haline bak, Affan kesin bir şeylerin yolunda gitmediğini sezecek," dedi bana doğru. "Ona olanlardan bahsetme. Gerekirse ben açıklarım."

Kızarık gözlerime dokununca parmaklarımın soğukluğunu hissedip ürperdim. Veranda basamaklarını çıkıp kapıyı tıklattığımda o da araçtan inmiş, arkamdan geliyordu. Kapı ben daha elimi çekmeden açıldı ve içeriye girerken ikisine de bakmadım. Ayakkabılarımı eşikte bırakıp doğrudan odaya geçtim.

Kürkümü çıkarıp yatağın içine girerken örtüyü boynuma kadar çektim. Bir süre kendimi maruz bıraktığım üşüme hissini atlatmayı bekledim. Ayaklarım buzdan farksızdı, uyluklarımı birbirine bastırarak sessizce inledim.

"Keşke iki tane mont giyseydim."

Isınmam zaman aldı, sıcaklık beni kuşattığında bile hapşırmaya devam ettim. Vücudum hafifleyip tanıdık uyku duygusu bastırdı, gözlerim kapkaranlıkta açılana kadar uyudum ve kendime tekrar geldiğimde kötü bir kâbusu hatırladım.

Karma, karanlık, ürkünç bir kâbustu. Yüzlerini çok hatırlamasam da küçük kız ile çocuğun Duru ve Ayaz olduğunu yüreğimde hissetmiştim. Akışta bir kâbus değildi, parça parça anlarla birleşmişti. En net hatırladıklarım, kan çığlık ve kahkahaydı.

Duru'nun çaresizliğini düşündükçe Ayaz'a öfke duyuyordum.

Ama bir yanımda, her şeyin düşünüldüğünden farklı olduğunu da hayal ediyordu.

Hislerim yoğunlaşınca midemi bulandırdı. Yataktan kalktım, telefonum hâlâ pantolon cebimdeydi. Baktığımda herhangi bir arama, mesaj bulamadım ve saatin gece on ikiyi geçtiğini gördüm. Banyoya gidip yüzüme ılık su çarparken aynadan kendime baktım.

Saklı korkum, bakışlarımın derinliklerindeydi.

"Nasıl çıkacağım bu durumun içinden, n'olacak bana, neye izin verdim ben..."

Saklı mı? Ne aptalım, sadece ben öyle sanıyordum. Herkes görüyordu, herkes!

Odaya geri dönünce karanlıkta bir süre durdum, sonra Affan'dan aldığım gece lambasına dokundum. Yuvarlak gece lambası, soğuk bir sarı ışık yayıyordu odaya. Yıkarken ıslanan saçlarımı kulaklarımın arasına koyup kapıya yaklaştım, dışarıya kulak verdim ama sessizdi.

Gözlerimi yumup da kâbusumu hatırlayınca aydınlık bir yerde saklanmak istedim. Tüm bu hayat karanlığımdan bıktım, sonumu düşünmeden bir gün geçirmeyi diledim.

Kapıyı sessizce açarak çıktım ve oturma alanına girince tavan diplerindeki kısık aydınlatmayı açık buldum, sonra da Affan'ı gördüm. Koltukta, ellerindeki bir şeyle meşguldü. Ayaklarım beni oraya yaklaştırınca yalnız olmadığını fark etti ama bu tarafa dönmedi. Bir tişört, eşofmanla oturuyordu.

Gözlerim ellerini takip etti. Bir fotoğraf albümüne baktığını gördüm.

Kalsam mı odaya geri dönsem mi bilemedim.

"Bugün bir problem mi oldu?" diye sordu bana bakmadan.

Kendimi odaya kapattığım için mi soruyordu? Belki de Yalın bir şeyler anlatmıştı. Söylememin bir anlamı olmayacağından, "Yalın'la iyi anlaşamıyoruz," demeyi yeterli buldum.

Dirsekleri dizlerinde, başı hafifçe önündeydi. Fotoğrafları incelerken söylediklerimi havada bıraktı. Geceleri onu uykusuz bırakan şeyler vardı ki, bu geç saatte de buradaydı. Açıkçası istemesem de aklından nelerin geçtiğine ilgi duyuyordum, zihninin karışıklığını hayal edemiyordum.

"O fotoğrafları hatırlıyor musun?" diye sordum.

Zihin problemini ilk kez dile getiriyordum, böyle bir konuşmanın içinde olmasından rahatsızlık duyacağını da biliyordum. "Hatırlamak için bakıyorum."

Koltuğun kenarına otururken yakından görmeye çalıştım fotoğrafları. Aile albümüydü, Duru ile bir yetişkin kadını görünce aklımda başka sorular canlandı. Diğer bir fotoğrafa geçmesini izlerken, "Rahatsızlık veriyor muyum?" diye sordum, oturduğum için.

"Uyumalısın," dedi.

"Aslında yeni uyandım."

"İyi," diyerek gözünü ovaladı.

Ayaklarımı birleştirerek albüme bir daha baktım ve az önce de aklıma gelen şeyi uygun şekilde sormaya çalıştım. "Az önceki fotoğraf... anneniz miydi? Duru ile olan kadın. Hiç bahsedildiğini duymadım, sanırım kaybettiniz."

"Ölmüş."

Ölmüş, derken? Ona sormadan önce ne anlama geldiğini kendim düşündüm. Yoksa... "Hatırlamıyor gibi söyledin." Onu da mı hatırlamıyordu?

"İki yıl önce," dedi.

Ah, gerçekten hatırlamıyordu. Bir nevi sadece kardeşini değil, annesini de yeni kaybetmiş gibi hissediyor olmalıydı. Buna karşın çok metanetli görünüyordu, belki de güçlü kalabilen birisiydi. Ya da... Yalın'ın dediği gibi duygusal yoğunluğu olan bir adam değildi.

"Aile bağların... biraz mesafeli gibi," dedim ve sonra bunun hoş bir cümle olmadığını fark ettim.

Dizlerimde kıpırdayıp duran parmaklarıma baktı. "Duru ile daha yakın olduğumu fotoğraflardan anlıyorum." Konuşmasını böldü. "Ama hiçbir anını hatırlamıyorum."

Sorumun kabalığını yüzüme vurmadığı için gevşedim. "Ne kadar üzgün olduğumu tekrar söylemek istiyorum."

"İnanıyorum," dedi.

Başımı salladım ve dikkatini tekrardan albüme çevirince, "Uyanıp da bir anda ailenin yarısını kaybettiğini öğrenmiş olmak garip olmalı," dedim.

"Uyandığımda Duru hayattaydı," dediğinde tam da kız kardeşinin fotoğrafına bakıyordu. "Onu bir kez gördüm, tanımadım. Doktor görüşmemizi kısa tutmuştu, bana sarılmıştı. O an sadece baş ağrısı gibi gelmişti, ben onu bir daha görmeden de..." fotoğrafa dokundu. "Oğlun ortaya çıktı."

Çenemi sıkıp seslice soluklandım. "Hiç tanımadığın birisi gibi mi geliyor sana?"

"Çok eskiden gördüğüm birisi gibi."

"Yine de kardeşin," dedim ve ablamı düşündüm.

"İnsan ilişkilerine düşkün değilim," dedi. "Ama sürekli... bana son kez sarıldığı o günü hatırlıyorum. Keşke cana yakın davransaydım."

"Tanımamışsın ki," dedim. Hem de komadan yeni uyanmıştı, ağrılı olmalıydı.

"Benimle olan her fotoğrafında gülümsüyor. Ona ne kadar vakit ayırmışım, başka kimseyle bu kadar fotoğrafım yok."

Üstelik kısa sürede bu kadar anıları vardı. Kız kardeşine tahammül ve sabır, sevgi gösterdiği belliydi. Fakat... hatırlamadığı birisine karşı da tamamen ilgisiz birisi gibiydi o, bu yüzden duyguları çakışıyor olmalıydı.

"Herkesin, daha ayrıcalıklı ve özel davrandığı birisi ya da birileri vardır," dedim. "Belki sen de kız kardeşine daha kucaklayıcı davranıyordun."

Yüz hatlarını gözlerimle çizdim ve sıcak renkteki gözlerine yakalanınca soluğumu tuttum. Sakin bakışları harelerinin sıcak renklerinde kayboluyordu. Konuşmamın kendisine ne katkısı olduğunu bile anlamadım ve albümü kapatıp yanına bırakırken konuşmayı bitireceği hissine kapıldım. Bir insanla derin sohbette hayal edemiyordum onu, uzun sürekli konuşmalardan sıkılıyordu.

"O gün orada öyle çaresiz ve yalnız kalmamalıydı," dedi, öldüğü günden bahsettiğini anladım.

O gün tabii ki aklımdan çıkmıyordu. Bazen düşünürken altını çizmediğim detaylar bile oluyordu. Zihnimden geçenleri doğru kelimelerle aktarmaya çalıştım. "Ormana beraber gittiklerini söylemiştin," dedim. "Sanırım siz Ayaz'ın onu bilerek götürdüğünü, Duru'nun hiçbir şeyden haberi olmadığını düşünüyorsunuz. Belki de o gün ikisi de nereye gittiğini biliyordu, aralarında meraktan doğan bir arkadaşlık vardı. Ayaz okulda avcılıktan bahsetmiş, eğer hayvanlar Duru'nun ilgisini çektiyse ve görmek istediyse..." akılda kalıcı olmak için söylediklerimi kafasında birleştirmesini bekledim. "Gittiklerinde de böyle bir kaza yaşanmış olabilir. İnanmayacaksın ama Ayaz'ın zihni bunları kurgulamak için çok tembel, o çok basit düşünür. Bazı duygulardan yoksun ama... sonuçta yedi yaşındaydı."

Umduğum gibi aklında kalıcı oldu mu söylediklerim bilmiyorum ama her bir sözcüğümü dinlerken yüzüme bakıyordu. Gözleri sakince tartıyor gibiydi ama önceliği... sanki dinlediği şeyler değildi.

"Daha önce hiçbir canlıya zarar vermiş miydi?"

Hemen, "Hayır," dedim. "Ona arkadaşlarına iyi davranmasını, eşyalarını paylaşmasını bile söylerdim."

Bakışlarını önüne düşürürken çenesini kaşıdı. "Duru'nun kalem kutusunda... erkeklerin kullandığı tarzda bir kalem çıkmıştı."

Neye vardığını anlayarak, "Ah," dedim. "Figürlü kalemlerden miydi?"

"Evet, olay yerindeki eşyaları arasındaymış."

Gerçekten söylediğimi yapıp onunla paylaşmış olabilir miydi? Belki başkasının da olabilirdi tabi ama... Her şeyin kazayla yaşanmış olmasını öyle içtenlikle istiyordum ki, ufak kırıntılara bile ihtiyaç duyuyordum. Onun ruhunda böylesine engin bir karanlığın olduğunu kabul edemiyordum.

"Ben de kardeşini öyle yalnız düşününce çok üzülüyorum ama... oğlumu da özlüyorum, elimde değil."

"Onu özlediğini benimle paylaşma," dedi.

Hemen hüzünlenmeme gerek yoktu, belki de haklıydı. Hayatımı, gerçeklerimi, onun annesi olmadığımı bile bilmiyordu. Ayaz'ı kaybetsem, ben de çok öfke yayardım.

"Kurabiyeleri beğendin mi?"

Koltukta geriye yaslanırken göz teması kurdu, bu da beni daha önce olduğu gibi telaşlandırdı. "Güzeldi."

Gözlerimi kıstım. "Yalın'a vermedin değil mi?"

"Hayır."

Kendi kendime başımı salladım. "Vermemelisin, güzel."

Üç dört saniye kadar bekledi. "Yalın'a bu kadar anlam yükleme."

"Haklısın, o çok anlamsız birisi. Hayaletlerin ona musallat olmasını diledim ama öyle anlamsız birini hayaletler n'apsın ki..."

Göz göze geldiğimizde ne kadar manasız konuştuğum hakkında nutuk dinlemeye hazırdım. Fakat saçmalık dinlemiş gibi bakmıyordu. "Hayaletten kastın ölmüş birisinin ruhu mu?" diye sordu.

"Tabi," dedim.

"Bir görüntü mü? His mi? Konuşuyor musun onunla?"

"Sen yanlış anladın," diye açıklam ona. "Ben sürekli hayalet görmüyorum. Dedim ya, bir kez gördüm."

Elindeki telefonu çevirdi. "Seni huzursuz eden bir şeyler var mı?"

Bunun, içimdeki karanlıkta büyüttüğüm bir sanrı olduğunu mu düşünmüştü. "Bazı geceler," dedim dalarak. "Uyuyorum ama uyandığımı hissediyorum, etrafı görüyorum, seslenmek istiyorum ama konuşamıyorum."

Bunun hakkında da soru sorar mıydı bilmiyordum ama bir gümleme sesiyle ürperdim. Kalçam koltukta kalkıp onun tarafına yaklaşırken Affan başını kaldırarak kapıya baktı. Kapıya vurulduğunu anladım ve doğrulup yürüdüğünde arkasından baktım.

Gece yarısında...

Affan kapıyı açmadan kulağını yasladı, camdan dışarısı çok karanlık olduğu için görünmüyordu. "Kim o?"

"Benim. Komşunuz."

Sesin tanıdıklığını nasıl karşılayacağımı bilemeden Affan biraz geri çekildi, kapıyı açarken elini yanında gevşetip sıktı. Ayağa kalkınca sesi neden tanıdığımı anladım, bu sabahki adamdı.

Affan evini koruyormuş gibi kolunu kapının çerçevesine yaslayıp adamı baştan aşağıya süzerken, yabancı adam da önce ona, sonra omzu üstünden bana baktı. "Merhaba, sabah karşılaşmıştık."

"Çıkaramadım," dedi Affan.

Normalde de unutkan galiba.

Adam birkaç adım gerideydi, kibar bir duruşu vardı. "Aracım bozulmuştu, hanımefendiyle yol kenarında karşılaşmıştık."

Affan bir süre bakıp ağır ağır baş salladı. "Evet, peki şimdi?"

Adamın üstünde sabahki kıyafeti vardı, kollarının duruşundan anladığım kadarıyla elleri ceplerindeydi. "Aracım için tamirci ancak yarın gelebilirmiş. Buradan bir türlü ayrılamadım, açıkçası... su ve yemeğim tükendi, bir komşu kapısı çalmak istedim."

Şimdi anlaşılmıştı. Belki de sabah buradan ayrılıyordu, o yüzden yiyeceği azdı. Affan duydukları karşısında sessiz kalıp adamı süzdü. "Su mu tükendi?"

"Evet, hazır suyum bitti."

"Buradaki su dağdan geliyor, içilebilir, temiz."

İstemsizce birkaç adım atıp yakından yüzünü gördüğümde adamın derin bir nefes alışına şahit oldum. "Evet ama benim suyum çamurlu akıyor."

"İnanmayacağım bir talihsizlik."

Adam hafifçe tebessüm edince Affan omuzlarını kaldıran bir nefes aldı ve onu tekrar süzerek, "Üstünde herhangi bir yaralayıcı eşya var mı?" diye sordu.

"Ne?" Adam şaşkınca güldü. "Hayır, yanlış anladın."

"Ceketini kaldır, ceplerini göster."

Açıkçası bu davranışını takdir ederdim, o adama nasıl güvenirdi ki? "Aslında tanıştığımızı söylemiştim," dedi adam, garipseyerek ve ceketinin ceplerini dışarıya çıkarıp gösterdi. Sonra kaldırıp pantolon belinde de bir şey saklamadığını kanıtladı.

Affan geri çekilip kapıyı açtı.

Adam yaklaşarak eşikten girince Affan onun ayakkabılarının içeride bıraktığı çamura bakıp, "Köşede çıkarın," dedi.

Adam sabırla nefes vererek ayakkabıları dışarıda bıraktı ve ellerini ceplerinde tutarak etrafına baktı. Göz göze geldiğimizde odama geri dönmeyi düşündüm, belli ki ona biraz yiyecek, içecek verecekti.

"Nasılsınız?" diye sordu yabancı.

Affan kapıyı kapatırken gözlerini adamın üstünden ayırmadı.

"Gerçekten yakında oturuyormuşsunuz," dedim. "Buraya araçsız geldiğinize göre."

"Bende yalan yok," dedi.

Affan, "Buradan," diyerek adamla aramıza geçti ve ona mutfağı gösterirken ben etrafımda bir yay çizerek arkalarından baktım. Holü geçip mutfağa girdiklerinde koltuğa oturup yanaklarımı şişirdim. Bu adam nereden çıkmıştı, Affan'la konuşuyorduk işte.

Hole kadar sızan ışığı izledim, konuşma seslerinden ziyade eşya sesi duyuyordum. Affan yiyecek ve içecek verdikten sonra onu gönderir miydi, konuşmaya devam eder miydik? Aslında harflere de çalışabilirdim ama...

Bir şeylerden bahsettiklerini duyunca kulak kabarttım ama tam duyamadım. Tanışıp erkekçe bir sohbete başlamışlardı belki de. Hapşırırken bir üşüme dalgasıyla kendime sarıldım, biraz sabrettim.

Konuşmaları kısa sürdü, belli ki adam yemek yemeye devam ediyordu. Üşüme hissi artınca artık odaya geri dönmem gerekti. Kalkıp hole yürürken de Affan'ın arkasında o adamla salona girdiğini gördüm. Sadece bir saniye göz göze geldik ve keşke az daha sabretseydim, diye düşündüm.

"Odama geçiyordum," dedim.

Kalmamı söylemeyip sessiz kalınca arkamı döndüm. Adamı geçirmek için kapıyı açarken odaya doğru yürüdüm. Adını bile bilmiyordum ama dışarıya çıkıp ayakkabılarını giyerken bir göz attım omzumun üstünden. Doğrulduğunda el sıkıştılar ve adam arkasını dönüp ilk adımı attığında Affan kapıyı kapatmak için hamle yaptı. Evin tekrar güvende olduğunu düşündüğümde de adamın aniden kapıyı durdurup başını eğdiğini gördüm. "Gerçekten hatırlamıyor musun?" dediğini uzaktan işittim. O adamın sesi bu kez sertti. "Ne yaptığımızı hatırlamıyor musun?"

DEVAM EDECEK.

N'aptık naptııkkk...

Lal'i çoook seviyorum. Bana katılanlar bir kalp bırakabilir mi??

Hikâyeyi de çoook seviyorum, devamını da aynı heyecanla yazmak istiyorum. Sizin de desteğiniz, bıraktığınız bir motive yorumunuz bana çok iyi geliyor. 🤍

Ve sormak de istiyorum, siz hikâyede neyi okumayı bekliyorsunuz?