0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

8: ATEŞ & BUZ.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balım. 🤍

Öncelikleee hepinize çook teşekkür ederim. 🥹Geçen bölüm yorumları arttırmanızı istemiştim, siz de beni kırmayıp neredeyse bölüm okunma sayısı kadar yorum bırakmışsınız. Ben de hemen bölümü yayımlamak istedim! Dilerim bu bölüm oy ve yorumlarımız daha da artar. 🙏

Aklımdaki Affan'a benziyor ama siz dilediğiniz gibi hayal edin canım.

8: ATEŞ & BUZ.

"Neden seni o kadar sıkı tutuyor?"

"Farkında değil."

"Kâbus mu görüyor?" diye soran ses daha uzaktan geldi. "Sayıklıyordu."

İçime çektiğim nefes soğuk, verdiğim nefes ise çok sıcaktı. Ateşe olduğum gibi buza da yakındım. Bu çakışma ve yoğunluk başımı döndürüyor, hareket edemeyecek kadar ağır hissettiriyordu. Üşürken titriyordum, ısıya mı yoksa serinliğe mi ihtiyacım olduğunu ayırt edemiyordum.

Hastalık kapmaktan hep korkardım, çünkü bir tür işkenceye dönüşürdü. Dengesiz vücudumda hem ateşlendiğimi hem de çok üşüdüğümü hissederdim.

"Dün o kadar uzun bir yürüyüş yapmamalıydınız."

Boğuk boğuk konuşmalardı. "Evet ama kendisi istedi, evde çok sıkılmıştı."

Kendimi savunmak istedim ama zihnim uykuya doğru çekiliyordu. Etrafıma bakmak, üstümü örtmek istiyordum. Belki de üstümü açmak istiyordum, başım neredeyse çatlıyordu. Dün ne yaptığımızı hatırlıyordum, gurur yapmak yerine arabaya binseydim şimdi kendimde olabilirdim.

"Havale geçirmesin Affan?"

Alnımda serinlik hissedince yüzümü daha çok çevirdim. Kolum, o serinliği tutmak için hareket etti ama yapabildim mi bilmiyordum, dokunduğum hiçbir şeyi hissedemiyordum. Gözlerim aralanınca bulanık bakışımın açısında kar manzarasını gördüm, bir saniye içinde tekrar karanlığa hapsoldum.

"Hakikaten bırakamıyor." Arkadaşı bu kez, "Ayakta kaldın, otur bari," dedi.

İkisi de odadaydı, ne zaman girdiklerini hatırlamıyordum. Uykuda mıydım, onlarla konuşmuş muydum bilmiyordum.

"Yatağına, rızasız?"

"N'olacak, seni bırakmayan o."

Alnımdaki serinlik kaybolunca kolumu tekrar hareket ettirdim. Üzerimdeki örtüyü iterken boğazımdaki sızıda boğuldum. "Sen olsan öyle mi yapardın?" demişti o sırada Affan Yalın'a. "Yapmamalısın."

Ne zamandır bu haldeydim? Konuştuklarını ilk ne zaman duymuştum? Boğazımda akıntı hissediyordum, az öncekinin aksine örtüyü üstüme çekmeyi istiyordum. Kendime, sonumu düşünmeden davrandığım için kızıyordum. Gözlerimi bir daha aralayınca yüzümü çevirdiğimi anladım, bir çift renkli göz gördüm.

"Lal," dedi Affan, bana. "Doktora ihtiyacın var mı?"

Adımı duymak güzeldi.

Ayakta, yatağımın önündeydi. Ne kadar süredir odamdan çıkmıyordum da buraya kadar gelmişlerdi acaba? Doktor, tabi ya doktor gelirse iyileşebilirdim. Boğazımdaki kaşıntıdan kurtulmak için öksürürken, "Karabasan geldi," dedim. "Sana seslenmeye çalıştım ama konuşamadım."

Odada alaycı gülme sesi çınladı, başım o kadar ağrıyordu ki kulaklarımı kapatmak istedim. Gözlerim tekrar örtülürken, "Ne diyor be bu?" dedi Yalın. "Havale geçiriyor, cidden."

"Normal hali," dedi Affan ve sesler uzaklaşıp, bir su dalgası gibi boğuklaştı. "Çıkalım, doktor arayacağım."

Kapı kapanma sesini duyunca gözlerim yaşardı. Canım daha çok acırsa n'apacaktım? Seslensem duyar mıydı? Serinlemek isteyerek yüzümü diğer tarafa çevirirken bile bin ton ağırlığında gibi hissettim. Elimi alnıma koydum, avucum soğuktu demek ki.

Karmakarışık bir durumdu. Bedenimin bir kısmıyla üşürken, bir kısmıyla sıcaklıyordum. En son geçtiğimiz kış yine böyle rahatsız olmuştum, bana Nazan bakmıştı. Şimdi yalnızdım, kendim halletmeliydim.

"Milena sahte, benim adım Lal..."

Göğsümdeki sıcaklığın kaynağını aramak için tenime bileğimin içiyle dokundum. Yalın'ın dediği gibi havale geçirir miydim?

Yorgunluk ve başa çıkılmaz duygular bilincimi kapattı. Kendime gelmemi sağlayan şey kulağımdaki rahatsız his oldu. "Daha yavaş ol," diyen sesle de gözlerim açıldı. Kaybolmuş gibi hissederek gözlerimi kırpıştırdım ve görüntü netleşince Affan'ı tekrar odada buldum. Ne kadar vaktin geçtiğini anlamıyordum ama dışarısı hâlâ aydınlıktı.

Birinin daha burada olduğunu fark ettim. Başımı çevirmem yetti görmek için. Yatağın kenarında orta yaşı bir adam vardı, biraz üzerime eğilmiş, kulağımdan bir şey çıkarıyordu. Bir bip sesi duyunca ateşimi ölçtüğünü anlayabildim. Şakaklarımda basınç, boğazımda kuruluk hissederek tekrar Affan'a baktım. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, doktorun her bir hareketini inceliyordu.

"İyi misiniz?" sorusu yanımdaki doktordan yükseldi. Affan uyandığımı anlamasına rağmen bana bakmadı.

Boynumu yine hareket ettirip üstünden montunu bile çıkarmamış olan doktora baktım. "Siz söyleyin."

"38 dereceye dayanmış ateşiniz. Doğrulursanız boğazınıza bakayım."

Kollarım, bacaklarım sanki titriyordu. Doktoru anlamıştım ama hemen hareket edemedim, başımı az kaldırdım ve boynum yatak başlığına yaslanınca örtü karnıma düştü. Doktor bir küçük çantadan çıkardığı düz tahta çubuğu ağzıma sokup dilime bastırınca yüzüm buruştu. Bir ışık da yüzümde parladı. "Biraz tahriş olmuş, kaşıntı ve ağrı yapıyordur."

"Öksürürken acıyor."

"Yanımda getirdiğim ilaçlardan iki tane bırakacağım ama bir de antibiyotiğe ihtiyacınız var."

"İlaçları hiç sevmem," dedim, başka bir şekilde iyileşmenin yolunu merak ederek.

Doktor anlayışla gülümsedi. "Birkaç gün kullanmanız yeter ama tabi antibiyotiği bitirmeniz şart."

Yanaklarımı şişirdim.

Gerçekten hiç sevmem ilaçları. Hastalığın kendisinden bile daha çok nefret ediyordum ilaçlardan.

"Bitti mi?"

Affan'ın baskın sesini duyunca doktor doğruldu ve ona bir göz attı. "Akciğerlerini dinlemek de lazım."

Affan izin ister gibi bana baktı.

Çok ufak bir şey olduğunu biliyordum ama fikrimi sorduğu için gözlerimi ondan koparamadım. Çok duygulandım.

Sonra başımı salladım ve doktor yaklaşınca üstüme bakmak aklıma geldi. Gece uyurken çok sıcak hissedip bu askılı, önünde küçük fiyonku olan buz mavisi kıyafeti giymiştim. Doktor yorganı açıp stetoskobu karnımın az üstüne bastırırken, "Derin bir nefes al, ver," dedi.

Nefesi alırken elimi çıplak boynumda dolaştırdım refleksle. Gözlerim etrafta oyalanıp tekrar Affan'ı bulunca daha da yakında olduğunu gördüm. Yaklaştığını sezmemiştim. Doktorun el hareketlerini dikkatle inceledi ve doktor aynı şeyi tekrarlamak için, "Sırtına bakalım," dedi.

Halsizce hareket ettim ve stetoskobu incecik kıyafetimin üstünde hissedip nefes alışverişimi tekrarladım. Gözlerim Affan'dan aldığım gece lambasını buldu, demek onu açık bırakmıştım. Doktor geri çekildiğinde kıyafetimi düzelttim ve tekrar önüme döndüm. Affan adamı kendisiyle birlikte kapıya kadar uzaklaştırıp, "Nedir?" diye sordu.

"Nefesi temiz ama solunumu bu tür rahatsızlık için fazla hassas, yorgun. Antibiyotik ve ilaçlar iyi gelmezse hastaneyi ziyaret edin."

Yatağa doğru kıvrılırken her ikisi de yok oldu. Daha kullanmadan bile ilaçların düşüncesi midemi bulandırmıştı. Ellerimi kendime sarıp kamaşan dişlerime sızlandım. Bedenimin içerisinde sıcak bir gezinti varken tenim dışarıdaymışım gibi üşüyordu.

Birkaç dakika sonra kolumu kaldırıp örtüyü ararken, "Daha da ısınmaya ihtiyacın yok," dedi Affan.

Odaya geri döndüğünü anlayınca gözlerim açıldı. Hemen girişte, uzun boyuyla dikiliyordu. Kendimi savunmasız hissetmeme rağmen odada olmasından endişe duymadığımı fark ettim. Ben üşürken o bir siyah beyaz, ince çizgili tişört ile duruyordu. "Bu tür rahatsızlıklar kalbe zarar vermez," dedim.

"Biliyorum," dedi.

"Yine de... doktor çağırdığın için teşekkür ederim."

"Ya vaşka n'apacaktım?"

"Bilmem," dedim, sesimin yettiğince. "Ölümcül hastalık değil sonuçta, kendi kendime iyileşirdim herhalde."

Bir öksürükle cümlemi tamamlayıp yüzümü yastığa gömünce ağzımdan sessiz bir inleme kaçtı. Nefesimden yayılan sıcaklık dudaklarımı bile kavuruyordu. Komodine göz atınca suyun bittiğini gördüm. Doğrulmak için hamle yaptım.

"Su mu?" diye sordu, ben de anlamasına şaşırdım.

Ayaklarım ılık zemine değer şekilde yatağın kenarına otururken, "Soğuk içemem, boğazım acıyor," dedim mahcubiyetle.

Boyun hizamda oyalanan bakışlarının ardından kayboldu ve ben de tenimin üstündeki ter damlalarını hissederek yüzümü buruşturdum. Bu sıcak ve soğuk dengesizliği beni çok yoruyordu, bozuk sistemimle harap oluyordum. Giysinin iplerini yukarıya çekip önümü kapattım ve başımı omzuma devirirken geldiğini gördüm. Bana bir bardak uzatırken diğer elindeki şurup şişesini gördüm. "O nereden çıktı?"

Şurubu kastettiğimi anladı. "Ateş düşürücü, doktora sordum, içebilirsin."

"O çocuk şurubu," dedim Ayaz'ı hatırlarken. Sahi, onu unutuyor muydum? Onu ve Duru'yu. "Çocuk kitabı, çocuk şurubu, ben çocuk değilim."

"Senin kadar farkındayım çocuk olmadığının. Evdeydi, denk geldi."

Evdeydi madem... Acaba daha önce Duru mu kullanmıştı? O da bunu düşünmüş müydü?

"İlaçtan iyidir," dedim gönülsüzce.

Bardağı büyük avucundan aldım ve içmeden önce dudaklarımı suyun üzerine birkaç kez dokundurup serinlettim, damlalara dilimle dokundum. Affan geri çekilip bakışlarını etrafta gezdirdi. Biraz rahatlayınca da sudan birkaç yudum aldım ve ardından şurubun kapağını açtım, bir kaşığı doldurup içtim. Kalan suyu da bitirdim.

Affan, "O kadar mı?" diye sordu.

Başımı kaldırdım. "Ne o kadar mı?"

"Ateşin."

Kendimi serinletme çabamı fark ettiğini anlayarak başımı salladım.

"Az önce üşüyordun."

Bu tür geçici rahatsızlıkların benim bedenimde nasıl sirayet ettiğini ona anlatamazdım, birçok şeyi anlatamadığım gibi. Sessiz kalmanın faydama olacağını düşünerek bakışlarımı önüme düşürdüm.

"Her neyse," diyerek çenesiyle dolabı gösterdi. "Temiz çarşaf var, değişirsen."

Evet, ilk günlerde fazladan nevresim ve yastığı görmüştüm. Yatağımın dağınıklığını ve ne kadar terlediğimi fark etmiştim. Kirli hissederek, "Yapabilirsem bakarım," diye mırıldandım.

Tişörtünün üstündeki bir tüyü silkerken odadan ayrıldı ve kapı sessizce kapandı. Ona yapabileceğimi söylemiştim ama halim yoktu, kendimi yatış pozisyona taşımak birkaç saniyeyi almamıştı.

Nefes seslerimin hırıltısına uyanıp kendimi ihtiyaç için banyoya attığımda halimden utanmış hissettim. Her bir hücremden ter sızıyordu adeta. Bu yüzden soyunarak kendimi kabine attım, ılık suyu ayarlayıp ağır hareketlerle kendimi yıkadım. Sanırım şurup biraz iyi gelmişti, sıcak ve soğuk dengesi saatler önce olduğu kadar yıpratmıyordu beni.

Duş jelinin neredeyse yarısını kullandım; o ter kokusundan kurtulmak için.

Banyo çiçek kokusuyla sarınınca abarttığımı fark ettim. Havluya dolanarak çıkınca gökyüzündeki soğuk, mavi rengi birkaç dakika izledim. Dolaptan çıkardığım eşofman ile uzun kollu, bedenime oturan gri bluzu giyindim. Saçlarımı havluyla biraz kurulayıp burnumu çektim, temiz su akıntısı geliyordu burnumdan.

Ayaklarıma artık benim olan terlikleri giyip dolaptan temiz çarşaf ve yastık kılını aldım. Şurubun iyi etkisi geçmeden biraz kendime bakmak istiyordum. Yatakta işim bitince odadan çıktım, halsiz birkaç adımda salona ulaştım. Mutfağa geçmeden de Affan'ı gördüm, kalp atışlarımı duymaya başladım. Başını telefonundan kaldırdığında gözlerimiz birleşti. Dudaklarını ıslatıp ne durumda olduğuma baktı.

"Toparlamışsın."

Hafifçe dağınık saçlarına bakarak koltuğa doğru yaklaştım ve o sırada gördüm tepsideki bir kâse çorba ile birkaç dilim ekmeği. Yemek üzere olduğunu düşündüm ama basit bir dokunuşla sehpaya eğilip tepsiyi benden tarafa itti. "Geldiğimde banyodaydın," diye kısaca açıkladı.

Açık kalan ağzımı kapatıp çorbaya bakmaya devam ettim.

"Ev yemeği," dedi ben sessiz kalınca. "Dışarıdan değil, temiz."

Düşündüğüm böyle şeyler değildi, iştahım yoktu. Fakat birkaç kaşık da olsa yemek istiyordum. Sehpadaki tepsiyi dizlerime koyarak koltuğa oturdum ve başımı eğip onun hafifçe açık bacaklarına, birleştirdiği ellerine baktım.

O da sessizce onu izlememi izledi.

İkimiz de n'aptığımı farkında olmamıza rağmen sessiz kaldı.

Sonra önüme dönüp kâseden bir kaşık çorba aldım, ılık ama güzeldi. Dişlerimi fırçalamama rağmen ağzımın kötü tadı kaybolmamıştı. Dört beş kaşık içip tekrar ona baktım ve ellerini dolaştırdığı boynunu izledim. Fakat sanki ona daha fazla bakmamı istemiyormuş gibi kalkıp odadan ayrılınca hemen önüme döndüm.

Bir anlamı olacak değildi ama... rahatsızlık vermiştim demek.

Huzursuz bir hisle tepsiyi sehpaya bıraktım ve Affan'ın geri döndüğünü gördüm. Tepsiye göz atıp tek kaşını kaldırdıktan sonra bana bir kutu ilaç uzattı. Demek o yüzden gitmişti, rahatlayıp ilacı alırken bu kez de bileğindeki ince, gümüş zinciri süzdüm.

"Çok dalıyorsun," dedi.

Gözlerimi kaçırdım, tepsideki suyu aldım, tabletten bir ilaç çıkardım. Boğazımdan kayışı bile mideme dokundu ve yüzüm buruştu. "Başka türden ilaç vermedin değil mi bana? Grip ilacıydı?"

Eğilmiş, koltuktan telefonunu alırken, "Önce sorsaydın ya," dedi.

"Çok haklısın," dedim kendime kızarak. "İnandım hemen."

"Grip ilacı."

"Öyle tabi," diyerek gıdıklanan boğazımdaki tükürüğü yuttum. "Bana sağlıkla bakmanız gerekiyor."

Telefonuna bakarken tişörtünün içinden belini kaşıdı. Benimle konuşmayı devam ettirmeyince daha farklı bir şey söyleseydim keşke, diye düşündüm. Ya da soru sorabilirdim, cevap verirdi.

"Odaya gideyim," dedim.

Burnunu kırıştırdı. "Nasıl istersen."

"Harflere çalışmam lazım," dedim ama yorgun hissediyordum.

"İyi."

İlacı alarak doğruldum ve kalkmadan dışarıdaki motor gürültüsünü duydum. İrkilerek camdan dışarıya baktım, yoldaki aracı görüp, "Kim bu şimdi?" diye sordum.

"Yalın," diyerek hareketlendi, kapıyı açtı.

Yalın'ın verandadan çıkıp eşikten geçmesini, Affan'a havadan öpücük atmasını izledim. Affan gözlerini devirip evinin kapısını kapatınca Yalın ilerledi ve beni görünce montunu yavaşça çıkardı. Baştan aşağıya süzüp, "Kalkmışsın," dedi. "İyi misin?"

Şuna bak ya, sanki umurundaydı. "Seni ilgilendirmez."

Yalın iç çekerek dış giysilerini koltuğa bırakınca Affan camlardan dışarıya, etrafa bir göz attı. Acaba... o adam tekrar gelmiş miydi? Veya etrafta mıydı? Duyduklarımı hatırlıyordum, acaba söz ettiği neydi?

"Ev kokusu mu bu?" Yalın elindeki paketi orta sehpaya bırakırken, sehpa yüzeyindeki oda kokusuna baktı. "Çok güzel bir koku yayılmış."

Affan etrafına baktı.

"Affan n'aptın lan, odaya da mı parfüm sıktın?"

Havayı kokladım ama koku sanırım benim üzerimdeydi. Affan ona bir bakış atıp, "Neyden bahsettiğini bilmiyorum," deyince Yalın bu tarafa yaklaştı, koltuğa otururken burnundan sert bir nefes aldı. "Parfümün mü bu?"

Eh, en azından ter kokmuyordum. Banyoda geçirdiğim vakitten bahsetmek yerine sessiz kalınca, "Abartmışsın," dedi Yalın. "Neyse ki güzel kokuyor."

Susmaya devam edip hafifçe öksürürken, Affan parmaklarını çıtlatarak Yalın'a bakmayı sürdürdü. Birkaç dakika geçen sessiz bakışmadan sonra da, "İstediklerimi aldın mı?" diye sordu.

Yorulmuş gibi arkasına yaslanan Yalın, "Evet," dedi. "Antibiyotiği on iki saatte bir içmeyi unutma Lale."

Torbaya bir daha göz attım, demek eczaneye de gitmişti. Biraz mahcup olacaktım ki, dün ne yaptığını hatırladım. Affan torbayı açtı, içinden çıkardığı küçük poşeti bana verdi.

"Karabasan gördün ha?" dedi Yalın, bana.

Affan az önce kalktığı yere otururken, az ilerimdeki Yalın'a anlamayarak baktım. "Ne diyorsun?"

"Öyle sayıklıyordun, karabasan mı ne gelmiş? Geliyorlar mı sana öyle?"

Burnumu sessizce çekip ıslak saçlarıma dokundum, kuruması gerekiyordu. "Evet, annemde de cin vardı."

Yalın'ın eğlenen ifadesi biraz değişti, karşısında oturan Affan'a bir göz atıp bana döndü. "Nasıl yani, ciddi misin?"

"Evet ama merak etme annem öldü." Ona yan yan baktım. "Cinleri bana geçti."

Affan'ın gözlerini yüzümde hissedince garip şekilde panikledim, poşeti tuttuğumu unutarak dizlerime düşürdüm. Hatamı hemen telafi ederken de, "Yalan söylüyorsun," dedi Yalın, kızgınca. "Bana geçti ne? Bu öyle bir şey değil, abuk subuk konuşma."

"Öyle söyleme, rahatsız oluyorlar."

Yalın'ın bakışları yüzümde sabit kaldıktan sonra koltuktan yavaşça kalktı. Önüme dönerken Affan'la birleşti gözlerim. Başının arkasını, koltuğa koyduğu koluna yaslamış, sıfır inançla beni izliyordu. Gerçeküstü şeylere inanmıyordu ama yine de bunlardan bahsedince beni dinliyordu.

"Sana bahsettiklerim gerçekti ama ona yalan söyledim," dedim sessizce.

"Biliyorum," dedi.

Çok mu fark edilir şekilde yapmıştım? "Nereden anladın?"

"Dikkatli birisiyimdir."

Yüzümden şaşkınlık okunuyor olmalıydı. "Sen mi? Sen... çok ilgisiz birisin." Üstelik her konuda.

Bir şey demedi.

Belki de beni daha dikkatli incelemesi gerekiyordu, tabi kendileri için. Ne zaman doğru ne zaman yalan söylediğim ailesi için önemliydi. Bu da beni daha fark edilir kılıyor olmalıydı.

"İlgisizliğini hakaret olarak dile getirmedim," diye açıkladım. Bana kötü davranmayan yalnız kendisiydi, bunu kaybetmek istemiyordum.

"Onu da biliyorum," dedi.

Gözlerim kısılmaya başladı. "Her şeyi de bilemezsin, biraz abartıyorsun."

Buna yorum yapmadan tepsiyi gösterdi. "Biraz daha çorba iç."

"Midemi ekşitiyor, yiyesim yok," dedim, üstelik soğumuştu da.

Gözleri, mideme koyduğum elime indi. "Kusacaksan banyoya git."

"O kadar da değil," dedim. "Ama ağzımda çok kötü bir tat var."

Hapşırırken ağzımı koluma gömdüm ve beynim sarsılmış gibi başım döndü. Kendimi düzeltirken tepsideki suya uzandım, boğazımdaki gıcıktan kurtulmak adına yarıladım. Affan bana, "Biraz daha dinlenmelisin," derken Yalın salona geri döndü. Elinde bir kutu içecek vardı, bana temkinle bakıyordu. "Az önce şaka yapıyordun değil mi?"

Dudaklarım titredi. "Ben biraz lanetli birisiyim, bana çok bulaşmamanı öneririm."

Abartılı şekilde gözlerini kaydırdı. "Senin ve ailenin garip olduğunu söyleyince kızıyorsun ama."

"Çünkü benim cinlerim iyi niyetlidir."

"Çok uzattın bu şakayı," diye homurdanınca Affan ona döndü ve Yalın'da onun yanına oturup omzuna vurdu. "Ateşlendiği için mi böyle konuşuyor?"

"Nasıl konuşuyor?" dedi Affan.

"Aklına eseni söylüyor."

"Sen de öyle yapıyorsun."

Yalın ona da dik dik bakıp, "Aynı şey değil, bu kız ilk günden beri garip," dedi. "Anlaşılmaz, kaotik."

"Benden kalbimi istediniz, garip olan ben miyim?" Söylenerek koltuktan kalktım, elimde torbayla arkamı dönüp odaya geçtim. Kapımı kapatıp yatağımın kenarına otururken hâlâ yanan gece lambasına baktım. Uykuya değil, dinlenmeye ihtiyaç duyuyordum.

Yatak başlığına yaslanıp telefonumu aldım, mesajları kontrol ettim; en üstte hâlâ Affan'ın mesajı duruyordu. Kimse bana ulaşmayı denememişti. Çocuk kitaplarını önüme çekip ilk sayfadan başladım, ezberlediğim harfleri yan yana okumaya çalıştım. Açıkçası biraz onur kırıcı geliyordu birinci sınıf kitabı okumak ama sonra Affan'ın bunu kötü niyetsiz aldığını hatırlayıp rahatlıyordum.

İlk sayfayı okudum ama o kadar yavaştım ki, sayfa sonuna gelince ne okuduğumu bile unuttum. Fakat en azından öğreniyordum, belki o kitabı okumak için de vaktim olurdu.

Vakit demişken... Neler neler geldi yine aklıma. Sonuçları merak ediyordum, Ayaz'ı ne zaman görebileceğimi ve nasıl öleceğimi. Beyin ölümü demişti, bu nasıl gerçekleşecekti? Bir insanın beyin ölümü nasıl olurdu? Bunun hakkında... düşünmüşler miydi?

Acı çekmeden ama beyin ölümü yaşayarak ölecektim öyle mi?

Ağrının elektrik gibi çarptığı kalbimi tutup yüzümü dizlerime gömdüm. Çok yalnız ve çaresiz hissederek paniğe kapıldım. Zaten mutlu bir hayatım yoktu ama bu kadar değersizce öleceğimi de düşünmemiştim.

Peki ardımdan... Ayaz gerçekten iyi yaşayacak mıydı?

Gün içinde çok uyuduğum için gece boyu uyuyamadım, yatarak dinlendim. Sonra aklıma poşetteki ilaçlar gelince doğruldum, çıkarıp hangisinin antibiyotik olduğunu anlamaya çalıştım. Odadan çıkıp etrafta Affan'ı aradım, ona soracaktım.

Üst kata geçince sesler yaklaştı kulağıma. Konuştuklarını anladım ve odasının kapısına ulaşınca, "Bence biraz yurt dışına çıkmalısın," dediğini işittim Yalın'ın. "Güvende olmadığını hissediyorum."

"Neye dayanarak?"

"O banka hesabı, gizemli mail yazışmaların, bu kadar kişinin adını geçirdiğin evraklar... Bence çok fena bir şeyin içindesin."

"Üstesinden gelirim."

"Delirme, neyin üstesinden geleceğini bile hatırlamıyorsun," dedi Yalın, sesi gerçekten endişeliydi. "Üniversiteden bu yana hiçbir şey hatırlamıyorsun! Kendini bile yirmi dört yaşında sanıyorsun."

"Yirmi dokuz yaşında olduğumun farkındayım."

Yalın bezmiş bir nefes verdi. "Dediğimde ciddiyim, bu durumla Güven amca ilgilenir, bence yurt dışına gidip kafa dinlemelisin."

"Her şeyden, sizden, kız arkadaşım olduğunu söylediğiniz kadından, bu köpekten uzaktayken nasıl hatırlayacağım?" Bir ufak adımla daha kapı aralığına ulaşınca dizlerine çıkan Zeus'u indirmeye çalıştığını gördüm.

Yalın ona, "Bazı görüntüler, anlar bile gelmiyor mu aklına?" diye sordu. "Doktor bir bütün halinde değil, parça parça hatırlayabileceğini söylemişti."

Affan'ın loş ışıktaki sağ profiline bakarken nabzım hızla çarpmaya başladı. Arkadaşını sakince dinlemişti. "Uykudayken," dedi. "Uykudayken bir şeyler görüyorum ama rüya mı yoksa anı mı olduğunu ayırt edemiyorum."

"Ne görüyorsun, belki benim de bildiğim bir şeydir?"

Affan başını aniden buraya çevirip tam gözlerimin içine baktığında kalbim yerinden çıkacak sandım. Bakışı, o kadar mesafeye rağmen içerime sızıp göğsümü kaskatı yaptı. Karanlıkta gizlenemediğimi, onun nerede ve nasıl olursam olayım beni fark ettiğini anlamış oldum.

Yalın'da başını arkasına çevirip beni görünce hafifçe kaş çattı. "Sen sürekli kapı mı dinlersin?"

Bana kızmak için yer arayan bu adamla konuşmadan Affan'ın gözlerini izlemeye devam ettim. O hissin sürmesini istedim.

"Bir söyleyeceği var," dedi Affan, anlayarak. "Odana geç."

Yalın itiraz etmeden kalktı, muhtemelen sonrasında konuşmaya devam ederlerdi. Yanımdan geçerken söylenmesine de aldırış etmedim. Yutkunurken acıyan boğazıma dışarıdan dokundum ve Affan vücudunu koltuğunda döndürürken eşikten içeriye geçtim. Elimdeki ilaç kutularına acılı gözlerle birkaç saniye baktım.

"Bir şeyler yazıyor, anlayamadım," dedim.

"Orada durma," dediğinde odasında ilerleyebileceğimi anlamış oldum ve masanın önüne kadar yürüdüm. İlaçları uzatırken gözlerinden kaçındım. Üstünde yazanları okuyup daha büyük paket için, "Bu antibiyotik," dedi. "Saat iki olmaz üzere, yarın da öğleden sonra iki de içmen gerekiyor."

Hapşırığımdan hemen önce, "Başka bir yan etkisi yok değil mi?" diye sordum emin olmak adına.

"En fazla uyku yapar."

Diğer ilaca da bakıp, "Sabah akşam," dedi. "Tok karnına."

İki ilacı da geri alıp söylediklerini aklıma kazırken başımı güçlükle salladım. Kendimi çok yoğun hislerle sarmalanmış hissediyordum.

"Sorun mu var?"

Tekrardan kendisine baktım. Eğer her şey istedikleri gibi giderse... kalbim belki de hiçbir zaman az önce çarptığı gibi çarpmayacaktı.

"Bana nasıl öleceğimi söyledin ama anlatmadın," dedim, birkaç gün öncesini ona da hatırlatarak. "Bu nasıl olacak? Canım hiç acımadan... beyin ölümüm nasıl gerçekleşecek?"

"Şu an acelesi yok, sonraki süreç bu."

"Ben bilmek için acele ediyorum."

"Eminim öğrenmeyi o kadar çok istemiyorsundur."

Gözlerimi kaçırarak arkasındaki camdan dışarıya, gecenin derinliğine baktım. "Bunu da bildin, evet. Ama... canım gerçekten yanmayacak değil mi?"

"Dediğim gibi. Aynı şeyleri tekrarlamaya gerek yok."

Alt kirpiklerimdeki ıslaklığı temizleyerek masaya zıplayan Zeus'a baktım. Affan bana yaklaşmakta olduğunu görürken uzanıp tuttu ve tekrar yere bırakırken, "Az önce canının acımayacağını söyledim," dedi köpeğe. "Beni yalancı çıkarma."

Yanak kaslarım gevşerken gözlerimle yerdeki köpeği takip ettim. Çekinerek de olsa dizlerimi kırarak eğildim, kendimi onunla hizalayıp mesafeli şekilde başına dokundum. Dilini çıkarıp hemen elimi yalayınca çenemi dizime koyarak iç çektim. "Hani saldırgan değildi?" Yalın sadece sevgi konusunda saldırgan olduğunu söylemişti.

"Değil," dedi, bize bakarken. "Sadece bazı şeyler ilgisini çekiyor."

"Ben de mi?" Belki de ondan uzak kaldığım için yakından tanımak istiyordu.

"Sen."

💨

"Kıyafetine dokunma."

Tekrardan o boğuk boğuk sesleri duydum. Yoksa yine mi ateşim yükselmişti? Seslere tepki vermek için gözlerimi açmayı düşündüm ama uyumak istiyordum.

"Ayağımın önünden kaldıracaktım, yere atmış..."

"Gelmene gerek yoktu," sesinden sonra yanımda hareket fark ederek gözlerimi güçlükle açtım. Yorganıma gömülmüş, öksürürken bakışlarımı yukarıya kaydırdım. Affan'ı yatağımın yanında, ayakta görünce zamanın ne olduğunu merak ettim. Sabaha karşı uyuduğumu hatırlıyordum. Az önce Yalın'ın sesini duymuştum ama şimdi yoktu.

"Antibiyotiği içmen gerekiyor."

Kamaşan dişlerimi birbirine bastırıp komodine baktım. Ufak bir tepside su ve bir dilim, fıstık ezmeli ekmek vardı. Doğrulup ayaklarımı yere bastım ve dağılmış saçlarımı, yakası açılmış tişörtümü düzeltirken, "Demek öğleden sonra oldu," dedim. Uyku sistemin tamamen dağılmıştı.

"Öncesinde midene bir şey girsin," dedi sadece.

Ona başımı salladım. "Ağzımı çalkalamam lazım. Ama kusmayacağım merak etme. Hemen tiksinme benden..."

Kalkacağımı anladığında bana alan vermek için geri çekildi. Yorgunken üstümü değişmiş, bluzumu yere atmıştım. Onu alıp banyoya götürdüm. Kapıyı kapatıp hemen yüzümün haline baktım, saçlarımı düzeltirken cildime bol su serptim. Yanaklarım dolgun, dudaklarım kuru ve şişti. Ağzımı çalkalayıp saçlarımı düzelttim, tişörtün açık göğüs kısmını yukarıya çekiştirip banyodan çıktım.

Gitmişti.

Birkaç saniye bekledikten sonra yatağın kenarına oturup tepsideki iki lokmalık ekmeği yiyip suyu içtim. Onu odamda görünce telaşlanmış, suratına bakmadan kendimi banyoya atmıştım ama hâlâ uykum vardı. Ard arda içtiğim birkaç ilacın beni topladığını hissediyordum.

İçeriye kulak verdim ama ses gelmiyordu.

İlaç boğazımdan geçerken gözlerimi sımsıkı yumdum, yatağa geri uzanırken de dudaklarım titredi. Sanırım yan etki olarak uyku yaptığı doğruydu, çünkü üstümü bile örtemeden uyuya kaldım. Birkaç günüm daha böyle geçecek sandım ama tahmin edilemez şekilde uyandım.

Kapı çarpma sesi kulaklarımı tırmaladı.

Sonra vücudumda acı hissettim. Boğazımdan kopan çığlıkla aynı anda gözlerimi açınca korktuğum bir adam gördüm.

Rauf.

Birkaç saniye kâbus sandım ve vücudum yataktan çekilirken karşı bile koyamadım. Sonra gerçekten onun evde, odada olduğunu idrak edip hayrete düştüm. Beni yatağımdan adeta sürükleyerek kaldırınca, "Bırak beni," dedim afallamış durumda. "N'apıyorsun sen burada?"

Üstünde kabanı vardı, bileğimdeki eli buz gibi ve sıkıydı. Kapının çerçevesine tutunarak çıkmamak için direnirken, "Suçsuz, hatasız gibi ne güzel bir rahatlıkla uyuyorsun," dedi bana. "Gidiyoruz."

Nereye gidecektim, neden bir anda ortaya çıkmış böyle davranıyordu? Gözlerimi koridora çevirince Yalın'ı buldum, ellerini beline koymuş, endişeyle buraya bakıyordu. "Bırak beni," diye yineledim. "Seninle hiçbir yere gitmem! Hastayım ben, ilaçlar uyku yaptığı için uyuyordum!"

Bana dönüp kapıya yapışan ellerime baktı ve parmakları koluma çıkıp beni daha sert çekti. "Gayet huzurlu görünüyordun ama gerçek dünyaya dönme vaktin geldi. Kocan Sibirya'da görünmüş, Rusya'ya gidiyoruz."

Kerim'in bahsi geçince dudaklarım açık kaldı. Kerim göründüyse Ayaz, ya o? Ruaf beni bir daha sertçe çekince kolumdaki acıdan dolayı nefesim boşaldı ve ben bağırınca Yalın koridorun diğer ucundan buraya yürümeye başladı. "Böyle davranma Rauf. Doğru söylüyor, hasta."

"Doğru olsun, hasta olması hiçbirimizin umurunda değil." Elimle onu itmeyi denedim ama Rauf beni adeta önüne katarak bu hamlemi engelledi. "Adamı sonunda gördük, bize yardımcı olması lazım."

"Madem buldunuz, ben n'apabilirim ki?" Beni salona kadar çekiştirince gözlerim etrafımda dolaşarak Affan'ı aradı. Fakat Kerim görüldüyse, Ayaz yanındaysa benim de orada olmam gerekiyordu. Kalbim onu koruyabilirdi.

"İzin ver, biraz kendine gelsin," dedi Yalın.

"Aptal aptal konuşma," dedi Rauf, adeta azarlarcasına. Onu itmeyi bir daha denedim, kolumdaki acı hareket etmemi engelliyordu. "Ona anlayışlı davranmamıza gerek yok."

Yalın yanaklarını sıkıp bana bir bakış attığında neredeyse Affan'ı sormak üzereydim. Odasında mıydı? Haberdar mıydı?

"Affan koşuya çıktı," dedi Yalın, bize daha da yaklaşarak. Rauf'un kolunu dostane bir şekilde tutarak konuştu. "Gelsin, konuşursun, o zamana kadar da Milena hazırlanır."

Kolumu o yakan baskıdan kurtarmak için bir deneme daha yaptım ama hamlem yine keskin bir acıyla sonuçlandı. Rauf yakınındaki yüzümü çenemden kavrayıp gözlerime yaklaştığında sırtım sertçe duvara çarptı. "Bu adamlar sana iyi davranmış ama bizim seninle tek amacımız var; o piçi bulmak ve kalbini almak. Zorluk çıkarıp asabımı bozma."

Vücut ısım korku ve hastalıktan öyle artmıştı ki, dudaklarımdan dökülen kelimelerde ateş saçılıyordu sanki. "Bana o kadar ihtiyacınız varsa... böyle davranamazsın."

Yüzüme doğru öfkeli bir soluk alınca Yalın, "Yeter ama!" dedi sesini yükselterek. Onun kolunu daha sıkı kavrayıp çekiştirdi. "Her şeyin de bir oluru var, bu şekilde davranma. Affan'ın da hiç hoşuna gitmeyecek bak bu hareket..."

"Haberi var," dedi Rauf, elini çenemden çekip onu da ittirirken. "Babasıyla konuştu, gelip alsın demiş. Onun da çok umurunda sanki kardeşleri, ailesi, bu kız..."

Yüzümü duvara çevirip kuvvetle öksürürken aniden bastıran gözyaşlarına karşı koymak için yutkundum. Kalbime giren saniyelik kramptan sonra onlardan uzaklaşarak sessizce inledim. O geceden beri, fırsatını bulduğu ilk anda bana yine böyle davranacağını biliyordum ve yanılmamıştım.

Ama belli ki bir şey hakkında yanılmıştım.

"Öyle mi?" diye karşılık verirken Yalın'ın sesi düşmüştü. "Tamam, yine de hayvan gibi davranacağını düşünmemiştir herhalde. Kızı sürükleyerek ne yapmaya çalışıyorsun? Kocası Sibirya'da görüldüyse bir süre daha orada olacaktır, bırak da hazırlanmak için vakti olsun..."

Rauf, "Ben Güven abi ne dediyse onu yapıyorum," dedi. "Al gel dedi, seslendim uyanmadı, keyfini bekleyemem."

"Yüreği ağzına geldi, bu kadarına gerek yok."

Yalın kolumdan daha nazik tutunca ondan da çektim kendimi ve arkamı dönüp odaya yürürken çeneme dokundum. Yalın benimle odaya girerken, "Fazla beklemem," diye seslendi Rauf.

Islak kirpiklerimi hızlıca silip odanın ortasında birkaç saniye dikildim. Yalın da eşiğin iç tarafında durarak genzini temizledi. "Kendine bir çanta hazırla. Ben Rauf'la konuşacağım, yolculukta sana iyi davranacak tamam mı?"

Tepkisiz kaldım ve odadan çıktığında yüzümü avuçlarıma gömdüm. Dizlerim çok titriyor, sırtım ağrıyordu. Kendimi birkaç dakika yatağın ucuna bırakıp soluklandım, başıma neyin geldiğini anlamaya çalıştım. Rusya'da yaşadığımı biliyorlardı, Kerim ile Ayaz'ı bulmak için şehre beni de götürüyorlardı ama... Ayaz'ı bulursak, oğlumu bana vermezlerdi.

O kadar dil döktüm, ona beraber gidelim dedim.

Kirpiğimdeki ıslaklığa dokunarak kalktım, o pislik bana bir daha dokunmadan kapıyı kilitledim. Buraya getirdiğim küçük valize en kalın kıyafetlerimi koydum, Rusya bu zamanlarda cehennem kadar soğuk olmalıydı. Çantadan sonra üstüme baktım, çıplak kolumdaki morarma ben de yine o alçak duyguyu oluşturdu. Küçük düşme.

Kahverengi, saçaklı kazakla krem renkli pantolonu giyindim. Keşke şu an buradan kaçmanın bir yolu olsaydı. Affan ne zaman dönerdi? Fakat ne fark ederdi, gideceğimden zaten haberi olmuştu. O da biliyordu Rauf'un ve babasının bana yaklaşımını, göz yummamasını ummuştum. Fakat düşününce... Ben düşünürüm ama o beni niye bu kadar düşünsün ki.

Biri beni düşünsün istedim ve o birini Affan olarak mı seçtim?

Çok hatalı.

Kürkümü giyinirken ağır hareket ettim. Gitmek istemiyordum, İstanbul'a ve hatta Rusya'ya o adamla gitmek eziyet olacaktı. Telefonu komodinden alırken dudağımı ısırdım. Affan'ı arasam... ama Rusya'ya gitmek istemediğini söylemişti ya işte.

"Kim bilir n'apacaklar bana..."

Ama Ayaz'ı görecektim. Bu iyi değil miydi?

Hemen sonra onu benden alacaklardı.

Kapıya sertçe vurulunca sıçradım, koşarak banyoya gidince geçen çene morluğumun yerinde kızarıklık gördüm. Yine aynı şekilde beni incitmişti. Çantayı yataktan alıp çıktığımda koridoru umutsuzca yürüdüm, içeri geçince de onları karşılıklı gördüm. Yalın temkinle bana yaklaştı. "Bir sorun yaşamayacaksın."

Kırgın ve kızgın gözlerimi ondan ayırdım. "Hıhı, kesin öyledir."

"Yalın," diye söze girdi Rauf. "Ona hiçbir şey borçlu değiliz ama bize lazım olduğunun farkındayım. Sakin bir yolculuk geçireceğiz..." tüm vücuduyla bana döndü. "Elbet o da ılımlı yaklaşırsa."

Yalın huzursuzca beni süzdü. "İlaçlarını aldın mı?"

"Çok komiksin." Hastalığımı, ne kadar ateşim olduğunu, boğazımın ne kadar acıdığını umursayamıyordum.

"Bir de ilaç mı aldınız, siz tam ahmaksınız."

Rauf ona utanılması gereken bir şey yapmış gibi bakarak yanımızdan geçince gözlerimi yumup açtım. Zaten kalbimi vermeyi kabul etmiştim, yaşanıyor diye mahvolamazdım. Ayaz'ı görüp güvenliğinden emin olacaktım, yapabilirdim.

Portmantodan ugg botları indirip eşikte giyindim. Soğuk havaya çıkarken Zeus'un alt kata indiğini gördüm. Yalın bizimle verandaya çıktı, ben arabanın arka koltuğuna yerleşirken Rauf'ta şoför koltuğuna geçti. Koltukta arkaya yaslanıp kendime sarıldım ve araç hareket ederken Affan'ın öndeki arabasına baktım.

Belki onu bir daha görmezdim.

Gözlerim camdan dışarıyı seyrederken hareketlendik. Ev gözden kaybolana kadar Yalın veranda da beklemişti. Hapşırık ve öksürüğümü adeta içimde tutarak bu adamla göz göze gelmekten kaçındım ve anayola çıktığımızda kendimi çok kötü hissettim.

Tamamıyla yalnızdım.

Hiçbir şey sormak ya da öğrenmek istemediğimi fark ettim. Çünkü bir şeyi değiştirmek istesem de değiştiremeyecektim. Araba, bir anda sertçe durana kadar ilerledi ve savrularak ön koltuğa yapıştığımda dudaklarımdan inleme fırladı.

"Orospu çocuğu!" fısıltısı Rauf'un dudaklarından fırladı.

Neden durduğumuzu anlamaya çalışırken vücudumu düzelttim ve iki koltuk arasından ön cama baktım. Kalbim hızlandı. Affan'ın arabaya yaklaştığını görünce hakaretin ona olduğunu fark ederek kaşlarımı çattım. Arabaya yürümesini, dirseklerini cama koyup şoför koltuğuna eğilmesini izledim. Şapkası yüzünün bir kısmını kapatmıştı ve yanakları kızarık, solukları hızlıydı.

"Evime habersizce gelmemeni söylemiştim," dedi, tane tane.

Rauf koltuğunda geriye yaslanırken kapıya bir bakış attım. İnip Affan'la konuşmalıydım, belki beni götürmemesi için ikna edebilirdim. "Bildiğin gibi, kadını almaya geldim."

Affan'ın gözleri yukarıya kalktı ve arka koltuktaki bana kadar ulaştı. Göz göze gelince ıslak kirpiklerimi birkaç kez kırpıştırdım, başımı cama doğru çevirdim. "Babam sana yanlış aktarmış," dediğini işittim Affan'ın ve araba çevresinde dolanıp arka kapıya kadar ulaştığında temkinli şekilde yüzüne baktım. Kapıyı açıp başta beni, ardından yanımdaki çantaya süzdü. "Nereye böyle?"

"Beni bıraktın," dedim yalnızca.

"İn," dedi.

Gözlerimiz birbirine geçmiş şekilde birkaç saniye kaldı. Bunu ikinci kez söylemesine gerçekten gerek yoktu, burada olmaktan nefret ediyordum. Onunla kapı arasından süzülürken Rauf'un, "Baban bekliyor," dediğini duydum. "Ne yapmaya çalışıyorsun?"

Affan uzanıp çantayı aldı ve kapıyı çarpıp kapattıktan sonra tekrar şoför koltuğuna yürüdü, sinirli görünen Rauf'a camın aralığından eğilip yüzüne yakından bakarken burnunu çektirdi. "Sana merdivenlerden uzak durmanı söylemiştim."

Rauf cevap vermeden önce sessiz kaldı ve sonra, "İlkinde anlamamıştım," dedi, daha sakin sesle. "Bu bir metafor muydu?"

"Geç de olsa anlıyorsun," dedi Affan, geri çekilerek.

Rauf'un yarı alaycı, yarı sinir dolu gülüşünü duydum ve Affan arabanın üstüne vurup tekrardan buraya yürümeye başlayınca atkımın içinde kalan yüzümü kaldırdım. Yanıma ulaşırken şapkasını çıkarıp terli saçlarından geçirdi elini ve ben yanına katılıp onunla yürürken yüzüme doğru baktı. Aracın sesini duyup gittiğinden emin olmak için omzumun üstünden arkaya baktım, büyük bir nefes verdim. Önüme dönerken o hâlâ bana bakıyordu.

"Çenen geçmişti," dedi.

Rüzgâr aramızdaki havadan bir ses çıkararak geçerken sessiz kaldım. Başını çevirip giden aracın arkasından bakarken dudaklarını ısırdı. Konuşmama gerek kalmadan önüme dönüp yolun en sağından yürürken büyük adımlarını ufaltarak yanımda yürüdü. "Beni aramalıydın."

"Haberinin olduğunu söyledi," dedim, artık haberi olmadığını anlamıştım ve bunun verdiği rahatlık beni huzursuz etmişti.

"İlk ağızdan duyduklarına inan," dedi ve ben atkımı gevşetip ardından daha sıkı şekilde boynuma sararken, "Seni hastayken yola çıkarmazdım," dedi. "Tahmin edemedin mi?"

"Seninle ilgili hiçbir şey tahmin edemiyorum." Sinir bozucu şekilde ıslanan kirpiklerimi silip yolda durdum ve ona dönerken, "Bugün olmazsa da yarın beni götürecekler," dedim. "Kerim'i görmüş, benim sayemde onları daha kolay bulabileceğini düşünüyor baban."

Bir şey demek yerine yüzümü seyretti ve onun da buna razı geldiğini anlayınca göğsüm daraldı. Başka ne yapacaktı, onun da amacı buydu. Öksürerek yolda hızlandım ve karların üzerinden geçerken hastalığımın artacağından emin oldum. O gün de burada uzun uzun yürüyüp rahatsızlanmıştım. Ama sonra başka şeyi fark ettim. Bunu ona da söyledim.

"Terin soğuyacak," dedim. "Sen de hasta olacaksın."

"Buradan," diyerek ağaçların arasını gösterdiğinde bunun kestirme bir yol olduğunu düşündüm ve ormanın içine karıştığımızda düşmemek için ayaklarıma dikkat ettim. Affan bir adım kadar önüme geçip önümdeki toprakları etrafa savururken ben de üzerindeki fermuarlı sweate baktım. "Bu kıyafetlerini nereden alıyorsun, çok güzel."

"Korkmuşsun," dedi, sessizce.

"O adam sinirlerimi çok bozdu," dedim, çeneme dokunarak. O yüzden alakasızca konuşuyordum.

Affan'ın adımları yavaşlayınca benim de öyle yapmam gerekiyor gibi hissederek başımı kaldırdım. Vücudunu belinden çevirerek bana dönerken elinin tersini alnıma koydu. Elinin hareket halini de, bana yaklaştığını da görmüştüm ama buz gibi bir his alnımı kaplayana kadar beni kontrol edeceğine inanmamıştım. "Çok sıcaksın," dedi yukarıdan bana bakıyorken. "Dokunulmayacak kadar," diyerek de hemen geri çekti avuç içini. "Eve daha hızlı varmalıyız."

Arkasını dönüp yürümeye devam edince alnımdaki buz gibi etkiyle arkasından gittim. Hiçbir şey konuşasım kalmamıştı, sadece ona bakıyordum. Şapkasını çoktan geri takmıştı, geniş vücuduyla arasından geçemeyeceği ağaçların etrafından dolanıyordu. Sadece bir adım arkasındaydım, benden önce ayağının değdiği her taşı kenara çekiyordu.

Ev görünene kadar ağzımı bıçak açmadı. Garip bir sakinlikle sarmalanarak verandayı çıktım. Gözlerimi ara ara kırpıştırarak ona bakıyordum. Evin kapısını açmak için anahtarını çıkardığında dakikalar önce buradan nasıl çıktığımı bile sonradan hatırladım. Eşikten geçtiğimizde Affan çantamı yere bıraktı ve şapkasını, fermuarlı sweatini çıkararak gözlerini salonda gezdirdi. "Yalın?"

Ses üst kattan dönüş buldu ve Yalın üst katın duvarından aşağıya sarkıp bize baktığında şaşkınlıkla kaş çattı. "Sen?" dedi sorarcasına.

Affan üst katın merdivenine yürürken, "Biraz odama geç," dedi.

Yalın kafası karışmış şekilde üst katta kaybolunca Affan'da görünmez oldu. Gerileyerek arkamdaki koltuğa oturdum, arkaya yaslanarak avuç içlerimin ikisini de alnıma kapattım. Kalbim o andan beri yumuşak, dingin şekilde çarpıyordu.

Affan birazdan üst katta, aşağıya bakar halde görününce anlamasından korkarak ellerimi alnımdan çektim. Kirpiklerimi kırpıştırarak beremi başımdan indirirken, gözlerini yarım dakika kadar üzerimde tuttu. "Seni Rusya'ya benim götürmemi istiyorsan çok çabuk iyileş," dedi.

"Gerçekten mi Affan?"

Heyecanla koltuktan doğrulup başımı hemen salladım. Konuşmasına ekleme yapmadan arkasını dönüp kaybolunca hızla odanın yolunu tuttum. İçeriye girip sabah almam gereken ilacı aldım, paketten bir tane çıkarırken yüzümü buruşturdum ama hızlı iyileşmek için başka çarem yoktu.

Sonraki günün akşamına kadar Affan'ı bir daha görmedim ve akşam ilacımdan önce yemeğimi yemek için mutfağa geçtim. Kendimi dinlendirip yemekle doyuruyor, ilaçlarımı vaktinde içiyordum ki Rauf veya babasıyla gitmeyeyim. Mutfağa geçince Yalın'ı, bir torbadan paketler çıkarırken gördüm. Varlığımı sezip bana kısaca baktı, dünden beri onu da pek görmemiştim.

Islak saçlarıma görüp, "Daha iyi misin?" diye sordu.

Banyodan yeni çıkmıştım. "Evet, ilacımı içmeden önce yemek yiyeceğim."

"İyi yaparsın," diyerek kulağındaki küpesiyle uğraştı. "Elçin gelirken ev yemeği getirmiş, biraz alabilirsin."

Birkaç saniyeyi sessiz geçirip masadaki torbalara baktım. "O mu burada?"

"Evet, gece burada kalacak," diyerek arkasını döndü, kendisine biraz su aldı. "Ben de burada olmayacağım, bir arkadaşla görüşeceğim. Odandan pek çıkmazsan iyi olur."

Mutfaktan çıkarken pek keyfi yok gibiydi. Aslında o kadar da aç olmadığımı fark ettim, ben de oradan ayrılıp odama giderken üst kata doğru baktım. Son gelişinin aksine bu geceyi evde geçirecekti demek ki, Affan'la beraber.

Üç harfli, basit sözcükleri okumayı öğrenmiştim. Onu söyleyecektim aslında.

Koltuğa oturup Yalın'ın inmesini bekledim. Deri ceketiyle aşağıya inerken bana n'apıyorsun, dercesine göz kırptı. "Odanda olmanın daha iyi olacağını söylemiştim."

"Dikkate almadım seni," diye mırıldandım.

Geçip ayakkabılarını alırken gözleri üzerimdeydi. "Bana hâlâ bozuk musun?"

"Umurunda mı ki? Sen de beni dikkate almıyorsun."

Omuzlarını silkip arabasının anahtarını cebinden çıkardı ve evden çıkıp gittiğinde karlı ormana baktım. Şehrin merkezinde arkadaşı olmalıydı ama ya ben n'apacaktım? Kumandayı alıp televizyonu açtım, bir Tom Hardy filmi göründe duraksayıp sesi kıstım. Gözlerim beş dakikadan uzun süre ekranda kalamadı, tekrar üst kata yöneldi.

Affan başkasıyla beraberken nasıldı acaba?

Koltuktan kalkıp üst kata tırmanırken terlikleri ayağımdan çıkardım. Bu katta ışıklar otomatikti, aydınlık alanda yürürken konuşma seslerine yaklaştım. Affan'ın vaktini geçirdiği çalışma odasından duyduğum ilk sözcük Elçin'in, "Neden?" deyişi oldu. Kapı tamamen kapalıydı. "Endişen hatırlayamamaksa benim için sorun değil. Aradan çok uzun zaman geçti, seni özledim."

Parmaklarım kapı çerçevesini eşelerken, "Bunun için mi geldin?" diye sordu Affan.

"Sadece bunun için değil," derken Elçin'in sesi gülmeye yakındı. "Sadece... beni hatırlamadan nasıl olur, merak ediyorum." Bir öpücük sesi gelince aceleyle geriye çıktım, elim de yanıma indi. "Aynı şekilde hissettirir misin diye düşünüyorum."

"Çok soğuksun," dedi Affan, sanki sıcak olmasını umuyormuş gibi.

"Sen sormadan söyleyeyim, ellerimi yıkadım, gerçekten kirli değilim." Gülüyordu. "Isınmak istiyorum."

Bir mırıldanmadan sonra, "Saçların hep bu kadar koyu renkte miydi?" diye sordu Affan.

"Eveeeet," dedi Elçin, uzun uzun.

"Hiç lens kullandın mı?"

Sessizlik oluştuktan bir müddet sonra, "Bu sorulardan hoşlanmamaya başladım," dedi Elçin.

"Ama ellerin hâlâ üzerimde."

Elçin sesli gülünce irkildim. Geriye attığım ikinci adımdan sonra arkamı döndüm, basamakları parmak uçlarımla inerken arkamdan ışık söndü. Alt katta durmadan kendimi odaya atarken Zeus kapı aralığından içeriye süzüldü. Ona karşı koymadım, yatağımın ucuna oturup bir dakika durmadan kalktım. Banyoya gittim, saçlarımı kuruladım. Sıcaklık saç diplerime fazla gelince onu fişten çıkarıp yerine geri koydum.

Bana bakan Zeus'la bir araya geldim. "Affan'ın yanına gitsene, burada n'apıyorsun?"

Okuma kitaplarını alıp camın oraya geçtim. Gece ikide ev hâlâ sessizdi. Antibiyotiği içmek için kalktığımda da kapının tıklatıldığını fark edip başımı kaldırdım. Affan kapıyı açıp da doğrudan beni ve sonra elimdeki ilaç kutusunu görünce dudaklarını birbirine bastırdı. Kalbimin sesini duyduğum esnada da kapıyı aynı sessizlikte kapatıp çıktı.

Zeus onu görünce odadan çıkmak için kapıyı tırmaladı. Kapıyı açıp peşinden gitmesine izin verdim.

İlacımı içtim ve dün doğumunda Yalın'ın eve döndüğünü gördüm. Evde sesler çoğalınca da salonda olduklarını anladım. Elçin'le bir arada olmak istemediğim için odadan çıkmadım, onun siyah arabasına binip gidişini izleyince vücudum biraz hafifledi.

Salona geçince mutfakta olduğunu anladım. İçeriye attığım ilk adımda Affan'ı buldum. Karın gurultum mideme yapışan bir ağrıya dönüşürken sıcak renkli amber gözlerinde birkaç an kaldım.

"Daha iyi misin?" diye sordu.

Bileğimin içini alnıma koydum, sıcaklık düşmüştü ama ben normal sıcaklığı bile fazladan hissettiğim için ayrımı yapmak zordu. "İlaçlarımı düzenli kullandım. Gerçekten."

"İyi. Akşam gitmemiz gerekecek. Bugün de istirahat et, yola çıkalım."

Rusya için olduğunu sormama bile gerek yoktu. Belli ki babasının da sabrı taşmıştı. Anladığımı gösterdiğimde kupasını mutfakta bırakarak çıktı, ben arkasından bakarken gözden kayboldu. Kendime atıştıracak bir şeyler bulurken Zeus'un dışarıda kaka yaptığını, Affan'ın da bariz bir isteksizlikle başında dikildiğini gördüm.

Hiç sıcak ya da şefkatli birisi değildi. Kardeşinden bahsederken de sezmiştim.

Hatta öyle olmadığını bildiği için, ona daha farklı davrandığını umduğunu söylemişti.

Umarım davranmıştır, çünkü onu bir daha göremeyecekti.

Ya ben? Oğlumu yakında görecek miydim? Karnımın gurultusunu dindirip odama çekildim, Yalın'ı henüz görmemiştim, birbirleriyle de konuşmuyorlardı.

Hava karardığında içimi de karamsar duygular örttü. İlaçlarımı çantaya ekleyip kürkümü giyindim. Bu eve bir daha dönecek miydim, bilmiyordum. Burada bırakamayacağım diğer şeyleri de aldım ve hazırlanmış şekilde salona geçince Affan'ı ilk kez sigara içerken gördüm. Verandada bekliyordu.

"Nedense hep aynı yere dalıyorsun," diyerek yanıma yaklaşan Yalın'ı duyunca irkilerek döndüm. Kendini kapının çerçevesine yaslayıp bana kısık gözlerle baktı. "Bir daha görüşeceğimizi düşünüyorum ama düzgünce vedalaşalım."

"Düzgün insanlarla düzgünce vedalaşılır," dedim, hayatımda hiç böyle bir tespitim olmamıştı ama ona söylemiştim işte.

Abartılı şekilde gözlerini devirirken Affan arkasını dönüp karanlıktan bize doğru baktı. Yanıma gelip sigara izmaritini, "Atarsın," diyerek arkadaşına verdi ve elimdeki çantaya uzandı. Sertçe parmağı elime değince hiçbir şey hissetmemek beni şaşırtmadı. "Yarın sabah yola çıkarsın, eve dönmek için."

Yalın onun omzunu sıktı ve Affan benden uzaklaşırken nefesinden soluduğum kavun kokusuyla irkildim. Sigarasının garip bir şeyli olduğunu anladım ve Yalın arkamızdan kapıyı kapattığında araca ilerledim. Kemerimi takarken Affan aracı çalıştırdı.

"Nereye gideceğiz?" diye sordum.

"Babam birkaç gündür özel uçak ayarlamaya çalışıyordu. Bursa'ya indi, doğrudan oraya gideceğiz."

Koltukta ona dönerken hapşırığım için cebimden selpak çıkarmaya çalıştım. "Uçak sürmeyi de biliyor musun?"

"Hayır, o kısımdan anlamam," dedi. Hakkında ne öğrendiysem biliyordu.

"Peki nasıl uçak yapıldığını hatırlıyor musun?"

Anayola bağlanırken gözlerinin ucuyla bana baktı. "Aldığım eğitimleri hatırlıyorum."

"Ne şanslısın," dedim. "Ben üniversite okumadım. Ayaz'a baktım."

Yolu kontrol ettikten sonra bana döndü. "Oğlun... onu dünyaya getirdiğinde, çok gençmişsin. Adeta bir çocuk." Dudağının kenarı kırıştı, sanki rahatsız olmuştu.

Madem öleceksem gerçeği ona söyleyebilir miydim? Evli olmadığımı, hiç çocuk doğurmadığımı, bunun imkânsız olduğunu. Bu neyi benim için zor kılardı, o an hesap edemediğim için sessiz kaldım.

"Artık sorularıma daha çok cevap veriyorsun," dedim ona, parmaklarımı heyecanla avucuma doğru kıvırdım. "Sıkmıyor muyum artık seni?"

Parmaklarımın ufak hareketini izleyip önüne dönünce bakışlarımı kaçırdım. Lüzumsuz bir şekilde konuştuğumu hissetmiştim. Hatta belki de bir yanlışlık yapmıştım, hatalı düşünmüştüm.

Araçta bir saat yol gittik. Bir ara radyoyu açıp açamayacağımı sordum, elbette, cevabını alınca şarkı açtım. Ablamın çok sevdiği bir şarkıya denk gelince neredeyse ağlayacaktım.

Araç anayolun sonunda yavaşladığında ileride, geniş ve otluk arazideki helikopteri gördüm. Işığı gözümü almıştı. Affan araç kapısını açınca içeriye giren rüzgâr beni üşüttü. Kendi tarafımdan dışarıya çıktım ve onun arkasından yürürken dönüp gelip gelmediğime baktı. Arazide bir adam vardı, ben yanına varana kadar konuşmaya başlamıştı.

"Rüzgâr yoğunlaştı," dedi adam ve Affan'ın omzu üstünden saniyelik olarak bana baktı. "Pilot birkaç saat sonra kalkmayı uygun görüyor. Böyle olacağını tahmin edemedim, üzgünüm."

Adam her kimse tanıştıkları belliydi. Affan gökyüzüne ve sonra helikoptere bakıp bana döndü. "Araca geçebilirsin."

Etraf çok ıssızdı. Burası daha güvenliydi. Başımı iki yana sallayınca adama döndü ve helikopteri bastırmak için sesini yükseltti. "Birkaç saat sonra kalkacaksak eve geri dönemem."

Adam orta yaşlı, güzel giyimli birisiydi. Ceketinin yakalarını boynuna siper ederken, "İki kilometre ötede hostel var," dedi. "Birkaç saat orada kal, pilot uçuş için onay verince seni de ararım."

Affan yolun sonuna doğru bakıp nefesini üfledi ve bana doğru dönerken elini hafifçe koluma temas ettirdi. Bunun yürümek için teşvik olduğunu anladım ve arabaya geri giderken dudaklarımı kemirip durdum. Yola devam ederken yağmaya başlayan yağmurun ilk temasını yan camda gördüm.

Affan bahsedilen yeri bulup arabayı yavaşlattığında yol kenarında, birkaç katlı bir hotel olduğunu gördüm buranın. Bana bir göz atıp araçtan indi, arka koltuktan çantaları alıp kapımı açtı. Onunla otelin döner kapısından geçtik ve aydınlık alanda biraz yürüdük. Bizi karşılayan görevliye, "Bir oda istiyorum," dedi.

Hanımefendi ikimize de sırasıyla bakıp kimlikleri istedi, çantamdan çıkarıp verdim ve Affan'da siyah, deri cüzdanından çıkardı. Kadın kaydımızı yaparken Affan'ın yapacağım başka bir şey yokmuş gibi Affan'ı izliyordum.

Oda anahtarını alıp asansöre bindiğimizde dar alanımı kaplayan geniş göğsüne bakıyordum. İkinci katta inip dar ve loş koridoru yürüdü, kapıyı kartla açtı ve geri çekilip önceliği bana verdi. Eşikten geçerken bu hareketine dudak kıvırdım.

Ardından odaya girip kapıyı kapattığında başımı kaldırıp küçük odaya baktım. Kartın yerini almasıyla odada loş otel ambiyansı oluşmuş, Affan çantaları girişe bırakıp doğrulmuştu. Kabanını çıkarmak için uzanırken omzunun üstünden bana döndü, gözlerime baktı. "Başka odada kalmana izin vermem," dedi. Zaten bunu düşünmedim ama başka neyi düşünmedim, mesela kalbimin bu kadar çarpacağını. "Bu gece aynı odayı paylaşmak zorundayız."

DEVAM EDECEK.

Sonunda Yalın'dan kurtulduk...

Şaka bir yanaa, diğer bölüm sizi gerçekten ummadığınız şeyler bekliyor. Hikâye bir gizem sarmalı, umarım okuması da benim yazdığım kadar keyiflidir.

Bölümü bir emoji ile anlatacak olsanız. Ben kesin 🤒 bununla anlatırdım :d

Bir daha ne zaman görüşelim? Aman sıkmayayım sizi...