0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

9: SIR.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba balımmmm. 🤍

Son bölüme 300 küsür yorum bırakmışsınız, çok sevindim! Bazılarına cevap da verdim. Umarım bu bölümü okurken de güzel yorumlarınızı eksik etmezsiniz. 🤍

Lale ve kürkü :)

9: SIR.

Böyle nefes alan kimdi? Ben mi?

"Neden bana bakıyorsun?"

"Sana bakmazsam tavana bakacağım," dedim Affan'a. Yemin ederim doğruydu.

"Neden tavana bakmıyorsun?"

"Sana bakıyorum."

Konuşmayı çıkmaza sürüklemenin mahcubiyetiyle dudak büküp gözlerimi bir daha üzerinde kaydırdım. Otel odasındaki iki kişilik koltukta uzanıyordu. Vücudu orası için çok büyüktü, omuzları ve bacaklarının bir kısmı koltuktan taşmıştı. Dinlenmek için uyumak güzel olurdu fakat ben sadece ona bakıyordum. İkimiz de dış giysilerimizi çıkarmıştık, bana hiçbir şey söylemeden koltuğa uzanınca da yatağı bana bırakma inceliği gösterdiğini anlamıştım. Yatakta sırt üstü yatıyordum ama başım ondan tarafa dönüktü.

Gözleri hâlâ açıktı, benim aksime o tavana bakıyordu. Kolunu başının arkasına koymuştu, sakin ve dingin görünüyordu. "Sana bir şey sormak istiyorum," dedim sohbetimizden kaçacağı bir yer olamayacağı için. "Sorayım mı?"

"Uçak kalkana kadar uyusan, dinlensen iyi olur," dedi.

Bir daha, "Sorayım mı?" dedim.

"Sor."

Hoş sohbet birisi olmadığının farkındaydım, dinlenmek istediğinin de. Fakat... hayatım ne yöne doğru kararıyor, merak ediyordum. "Baban nasıl birisi?" diye dile getirdim sorumu. "Rauf gibi acımasız mı? Onunla bir araya geleceğimi hissediyorum, kendimi korumak istiyorum." Tekrardan bir araya.

Başını hafifçe geriye atarken gözlerini yumup açtı, vücut pozisyonunu değiştirdiği için bir rahatlama sesi çıkardı. "Son hatırladığım hali oldukça sert ve hırçın."

"Yani bir tek bana karşı değil mi? Ailendeki herkes... çok mesafeli ve anlayışsız. Ama bak, seni ayırıyorum, mesafelisin, anlayışsız birisi değilsin..." sözcüklerim onu bunaltacak bir kaosa sürüklenince kendimi durdurdum. "Kısacası, kendimi korumak istiyorum."

"Babamın isteyip de yapmadığı hiçbir şey yok," dedi, kuru bir sesle. "Öyle bir adam."

Boğazım sanki duygularla doldu. "Sen böyle söyleyince ne düşündüm... Ayaz suçsuz bile olsa, baban... kalbimi alır değil mi? Yani kız kardeşinle uyumlu çıkarsam?"

"Evet."

Korku dolu nefesim havaya sızdı. "Bu haksızlık!"

Gözlerini kapatıp bir daha açtı. "Bunu en başından beri anlamamış mıydın?"

Konuştuklarımızı düşündüm. "Sana şart koşmuştum, ancak Ayaz'ın suçlu olduğu kesinleşirse kalbimi veririm demiştim. Sen de kabul etmiştin, yani beni kandırdın."

"Oğlunu görürsem demiştin, onu kabul etmiştim..."

Hayal kırıklığı mideme yapıştı ve yatakta yan dönerken çenem seğirdi. O cümlede her ikisini de geçirmiştim, demek o işine geleni kabul etmişti. "Neden babanın dediklerini yapıyorsun? Bunlarla ilgilenmek istemiyorsun, gitmek istiyorsun ama neden buradasın?"

Yalnızca, "Rauf'tan korkuyorsun," dedi.

"Bunun için mi? Korkmamam için mi?"

Cevap vermek yerine vücudunu koltukta döndürdü. Üzüntüden kaşlarım çatıktı. Gözlerini benimle birleştirince, "Neden bana bakıyorsun?" diye bir daha sordu.

Elimi yanağımın altına koydum. "Konuşuyoruz çünkü."

"Konuşmadan önce de bakıyordun."

Bu yapmamamı söylemesinin kibar bir yolu muydu? Anlamıyor muydum? Daha düşünceli olmak adına, "Rahatsız mı ettim?" diye sordum.

"Sen hiç, birini rahatsız ettin mi ki?" diye sordu.

"Ne demek istiyorsun?"

"Rahatsız, huzursuz edici değilsin. Bağırıp çağırsan da olmazsın."

Bu beni iyi bir insan yapmıyordu, bu beni savunmasız yapıyordu.

Bir anda gözlerimin önünden neler neler geçip gitti, anlatamazdım. "İnsanlara çok bağırıp kızmam, bana zarar verebilirler."

Bunu paylaşmaktan hoşlanmazdım, hatta düşünüp kendi kendime gururumu kırmaktan da. Fakat gerçek buydu, bana dokunmayacağından emin olana kadar insanlarla tartışmazdım bile.

"Ondan... şiddet mi görüyorsun?"

Sorusunu duyunca gözlerine bakarken daldığımı fark ettim. Adını geçirmeden kimsen bahsettiğini anlayıp, "Hayır," dedim. "Boynumu o yapmıştı ama... bir kez oldu."

"Bir keresi olmaz böyle şeylerin," dedi.

Keşke bir kez de ben yapsam, onun canını yaksam. Bu zamana kadar bana dokunan herkese ben de bir kez olsa dokunsam. Acıtmak için.

Güçsüzlüğümü paylaşmama rağmen tehlikede hissetmedim, Affan'ın tekrardan tavana kayan gözlerini izledim. Demek benim aksime o tavana bakmayı daha çok tercih ediyordu. Üzüldüm. "Oğlunu da kendine benzetmiş," dedi.

"Ayaz'dan böyle bahsetme, onu savunmak istiyorum, sen de karşı çıkıyorsun..."

"O zaman konuşacak bir şeyimiz yok," dedi, sakin bir ses tınısıyla. "Dinlen biraz."

Konuşunca ne oluyordu ki sanki? Sıkıcı bir konuşmacı mıydım acaba? Parmağım örtüyü çekiştirirken, "Kız arkadaşın senden sıkılıyor olmalı," dedim, üzüldüğüm için.

Gözleri beni buldu. "Bunu ne zaman fark ettin, dün gece mi?"

Soluğumu sesli vermemek için dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Fark etmişti demek, nasıl? "Sana bir şey söylemek için odana çıkmıştım," dedim inkâr etmeden.

Esnerken ağzını kapattı ve parmaklarımın örtüyü tutuşunu izledi. "Ne söyleyecektin?"

"Üç harfli bazı sözcükleri öğrendim, onu söyleyecektim. Gerçi sen bir şey sorarken ya da söylerken odana çıkmama gerek olmadığını söylemiştin..." sesim çatladı. "Şimdi söyleyeyim mi?"

Gözleri yatağın ortasında küçülen vücudumu taradı. "Söyle."

"Ali, abi, asi."

"Hepsi a ile başlıyor."

"Evet, çünkü o basit bir harf, zaten biliyordum da."

Omzu sakin nefes alışverişiyle hareket ediyordu, duvara düşen gölgesi de bu yüzden hiç sabit değildi. "Benim adımı yazmayı da öğrenmiştin."

"Onu biliyorsun zaten," dedim. Hafifçe öksürdüm, boğazımın acısıyla da inledim. "Artık iki harfle yazıyorum."

"Hangi harfi iki tane yazıyorsun?"

Harf gözümün önüne geldi ama bir an tek başına okunuşunu aklımdan kaçırdım. "F," dedim sonra isminden yola çıkarak. "F tabi."

Başını ağır ağır salladı. Az önce kız arkadaşının ondan sıkılacağını söylemiştim ama nereden çıkarmıştım ki ona benim gibi mesafeli yaklaştığını, onunla benim kadar az konuştuğunu. Onu mutlu etmediğini.

"O yatak örtüsünü kontrol etmedin, temiz mi?" diye sordu Affan, düşüncelerimle arama girerken.

Zaten anlamadığım düşüncelerden kurtardığı için rahatlayıp altımdaki örtüye baktım. "Temizdir sanırım, otelleri temizliyorlar."

"Her zaman değil. Böyle yerlerde hiç değil." Onaylamadı söylediklerimi. "Kalk bir bak."

"Ihıh," diyerek yanağımı yastığa daha çok yerleştirdim. "Dinleniyorum."

Rahatsızlığını, "Hastasın," diyerek dile getirdi. "Bağışıklığın düşük, pisse kötü olur."

"İlaç içiyorum ben," dedim.

Gözlerim yarı yarıya kapandı, ona dinlendiğimi göstermekti niyetim. Bir iki dakika kadar ortama sessizlik hâkim oldu, akabinde hareketlilik sezip bakışlarımı araladım. Onun telefon flaşını örtüye doğrultmuş, incelediğini gördüm. "Sen hiç otelde kalmadın mı?" diye sordum.

"Kaldım," dedi flaşı diğer tarafa kaydırarak. "Ama daha özenli otellerde kaldım."

"Yoksul bir otel olduğu kirli olduğu anlamına gelmez."

"Gelebilir," dedi ve flaşı bu kez aniden yüzüme doğrultunca gözbebeklerim irileşti, elimi hemen bakışlarıma siper ettim. "Yastığa kıyafetini ser de yat, yastık yüzü değişmemiş olabilir."

Flaşı çekince başımı kaldırdım, o da aynı gerileyip koltuğa geçti. Yatış pozisyonu alırken yastığı kucağıma çekip yakından görmeye çalıştım. Belki de haklıydı, bu sebepten kalkıp çantanın yanına gittim. Bir bluzla yatağa dönüp kıyafetimi yastığa geçirdim, başımı tekrar koydum. "Sen yastıksız mı yatacaksın?" diye sordum.

"Birkaç saate kalkarız."

Düz şekilde, tavana bakarak uzanıyordu yine. Ensesi ve başının arkası koltuğun kolçağından düşecek gibi görünüyordu. Belki de rastgele yataklarda, yerlerde yatmadığı için koltukta uzanıyordu. "Fazladan yastık var."

"İşkillendirdi burası beni, yatmam o yastıkta."

Aman ne titiz...

Kollarımı etrafıma sarıp gözlerimi kapattım. Belki de uyuyabilirdim, aslında antibiyotik saatime az kalmıştı, onu beklesem iyi olurdu. Tek gözümü açıp Affan'a bakınca telefonuyla uğraştığını gördüm, siyah kazağı üstünden karnını kaşıyordu. Bakışlarım kayana kadar sol profilini izledim ve tam uykuya dalacaktım ki, yüksek bir ses odada çınladı.

"Siktir," diye fısıldadı Affan ve benim gözlerim tekrar açıldı. Doğrulurken telefonu kapatıp gözlerini bana çevirdi, genzini temizledi. "Antibiyotik saatin."

Uyuşukça başımı yataktan kaldırırken kalbimin sesinin oda içinde duyulmasından endişe ettim. Çantadan ilacımı, mini dolaptan suyu aldım ve o tekrar uzanıp gözlerini kapatırken, iğrenerek beyaz hapı yuttum. İşim bittiğinde bile yatağın ucunda oturup onu seyrettim. Dile getiremediğim sözcükler boğazımda ip gibi dizildi.

Onun bir daha gözlerini açmayacağını anladım, bunun sebebini de. Yastığa başımı koyup uykuya daldıktan kısa süre sonra yine onun telefon sesiyle zihnim ayıldı. Konuşmaya başladığını anlayınca uykulu şekilde ona baktım. Koltukta bana dönük şekilde uzanıyor, tam yüzüme bakıyordu. Ayıldığımı görünce bakışlarını çekerek doğruldu. "Anladım, birazdan yola çıkacağız."

Aramayı sonlandırıp saçlarını düzelterek kalktı. Ben de doğruldum ve ayaklarımı yere basıp kalktım. Affan dolaba ilerleyip bir su da kendisi için aldı, yastıktan bluzumu alıp çantaya, ilaçla beraber koydum. Yatak kenarındaki kürkümü giyinip atkıma sarınırken Affan tuvalete girdi, aynanın önünde bir dakika kadar kalıp saçlarıyla uğraştı. Dudağım kıvrıldı.

Odaya geri dönüp kürkümün altında beklemiş olan kısa, kaşe kabanını aldı. Giyinirken bana bakıyordu. Ellerim cebimde kendisini bekliyordum. Bir adım ve sonra iki adımda mesafemizi kapatıp elini kaldırınca ne yapmakta olduğunu anladım. Elinin içini alnıma yumuşakça koyup yukarıdan gözlerime baktı. "Uyku sıcaklığı mı, ateş mi bu?"

Ben sadece onun dokunuşunun sıcaklığını hissediyordum. Sorusuna verecek bir cevabım yoktu.

"Rahatsız ettiysem söyle, ikidir rızanı almadan bakıyorum."

Cevabım, "Hayır," olunca parmaklarını alnıma sürttü ve karşımdan çekilirken yutkundu.

Çantaları aldığında odadan ayrıldık. Arabaya yerleşmemiz ve yolculuğumuz buraya gelişimiz kadar kısa sürmüştü. O alnıma dokunup ateşimi hissedebiliyordu ama o hasta olsa, ben ellerimde onun ateşini hissedemezdim.

Ayaz'ın ateşine bileğimin içiyle bakardım. Ya da alnından öperek.

Araziye ulaştığımızda Affan helikoptere binmemi istedi, kendisi adamla konuşurken koltuktan dışarıya, onlara baktım. Uykum yarıda kaldığı için gözlerimi zor açıkta tutuyordum ama Affan içeriye gelmeden güvensiz hissediyordum.

Onun içeriye girdiğini görünce gözlerim tamamen örtüldü. Birkaç saat düşünmesem de olurdu.

Uçaktan iniş vaktimiz gelince Rusya'da olduğuma inanamadım. Burayı dört yıl önce terk etmiştik, kaçmıştık. Tekrardan, bu kez Ayaz için buradaydım. Etraf bembeyazdı, helikopterin indiği pist ıslaktı. Affan önümde, merdivenden inerken çantaları tutuyordu. Sibirya'da olmak, geçen yıllarda yaşadıklarımı hatırlatıyordu.

Sol omzu üstünden Affan'a yaklaşıp, "Bana bir söz vermelisin," dedim.

Yere inince bana döndü. Atkı ve bere yüzünden yarısı görünen yüzüme kısıkça gözlerle baktı. "Uçak yere değdiğinden beri kıvranıyorsun, ne söyleyeceksin?"

Gökyüzünden düşen karlar çok çabuk şekilde yüzlerimize, üstlerimize tutunurken, "Asla yanımdan ayrılmamalısın," dedim. "Rusya'da güvende değilim."

Kaşlarının arasında oluşan ufak çukura baktım. "Sana zarar vermek isteyen birisi mi var?"

Söyleyeceğimi söylemiştim, fazladan açıklama yapamazdım.

Bir üniformalı adam bize yaklaşınca Affan dikkatini ona verdi. İleride şık bir terminal binası vardı. Adam bize oraya kadar eşlik ederken pilot arkada kalmıştı. Etrafım bembeyazdı, günün ilk saatleri olduğu gökyüzündeki renkten belliydi. Bina içine girdiğimizde güvenlik kontrol noktasından geçtik, üstümdeki birçok şeyi çıkarınca hemen üşüdüm. Bilmiyorum, belki de ben öyle sandım ama sanırım kendime sarıldığımı görünce Affan ilk benim kıyafetimi geçirdi, sonraki kendisi bekledi.

Güvenlikten sorunsuz geçtikten sonra pasaport kontrolünü yaptılar, o sırada bu uçuşun ne kadar kolay gerçekleştiğini düşünüyordum. Özel uçak, vip terminal ve şahsi ilgi...

Terminalden dışarıya çıktığımızda Affan telefonuyla konuştu, az sonra karşıya geçtiğimizde yabancı adamla bir araya geldik. Büyük, siyah bir aracın anahtarını Affan'a verip uzaklaştı. O çantalarımızı arka koltuğa bırakırken ben de kapıyı açıp şoför koltuğunun yanına yerleştim. O da koltuğa oturunca ilk olarak torpidoyu açıp ruhsatı ve birkaç evrağı kontrol etti.

"Neden bu kadar çok parfüm sıkıyorsun?" diye sordum, öne eğilince kıyafetindeki tüm koku burnumdan içeriye süzülmüştü. Çok güzel bir kokuydu.

Evrakları geri bırakırken bana bir baktı. "Sen sıkmıyor musun?"

"Son günlerde hayır," dedim, biraz da mahcup olarak. Hiç canım böyle bir şey yapmak istemiyordu, mutsuzdum çünkü.

"Yalın öyle söylemiyordu," dedi arabayı çalıştırırken.

Yalın'la bunun hakkında ne konuştuğumuzu hatırladım ve araç terminalden uzaklaşırken burnumu kıyafetime indirdim. Kürkümde daha önce sıkılmış bir parfümün hafif kokusu vardı, neyse ki kötü bir koku gelmiyordu.

"Rusya'ya gelişimiz nasıl bu kadar kolay oldu?" diye sordum.

"Babam için her şey kolaydır."

"Ya senin için?" diye sordum, aslında babası umurumda değildi.

"Ben babam gibi açgözlü değilim, çok şey istemem."

"Ya istediğinde?"

"İstemesem iyi olur."

"Neden."

"Durduramam kendimi."

Hayatını ailesinden farklı ve daha kişisel yaşıyordu, günler içinde farkında olduğum şeylerden birisiydi. "Yalın... yasa dışı yollara başvuracak kadar para istediğini düşünüyor," dedim onların konuşmalarını hatırlayarak.

"Başka bir şey istemişimdir, para değil."

"O adamda seninle aynı şeyi istedi belki," dedim.

Başını yavaşça bana çevirdiğinde beni korkutacak hiçbir bakış ya da davranışına maruz kalmasam da kalbimin çarptığını hissettim. Neyden bahsettiğimi elbette anladı. "O adam delinin teki olmalı," dedi. "Sen de bir deliye kulak asmamalısın."

"Neyden bahsettiğini merak etmiyor musun?" diye sordum.

"Sen neden merak ediyorsun?"

Dudaklarımı açıp kapatıp bir şey demeden önüme döndüm. Doğru ya, anlamsızdı bu merak. Kendi hayatımı, Ayaz'ı düşünmeliydim ama onun kaybolmuş hali, kendinden bir haber oluşu, duygusuzluğu beni meraklandırıyordu, elimde değildi.

Telefonu çaldığında ilk bakmadı, ısrarlı arama devam edince de arabayı yavaşlatıp cebinden çıkardı telefonu. Karşı telefonu dinlerken kaşları çatıldı, arabayı yolun müsait bir tarafında durdururken elleri direksiyondan düştü. Başını koltuğun arkasına yaslayıp alnını sıvazlarken, "Baba," dedi. "Benimle dalga mı geçiyorsun?"

O adamın bahsi geçince açıkça gerildim ve Affan aramayı kapatınca etrafımıza baktım. Araçlar karlı Rus yollarında süratle geçiyordu. Nefesinin ağırlığını hissedince başımı bir daha ona çevirdim, bana baktığını gördüm. Bakışları kısık, çenesi gergindi. "Telefonunu ver," dedi.

"Hı?"

"Telefonun."

Ne olduğunu anlayamadan kürkümün iç cebinden telefonu alıp kendisine uzattım. Ekranı açıp uygulamaya girdi ve mesajlarıma baktı, en üstte hâlâ ona gönderdiğim son ses kaydı vardı. Ekranı kapatıp telefonumu geri uzattığında, "Neden böyle davrandın ki?" diye sordum.

Gözlerini kapatıp başını bir daha arkaya gömdü. "Kerim Türkiye'de görülmüş."

"Ne?" dedim tek nefeste. "Rusya'daydı, Ayaz'ı bulmak için geldik..."

"Artık değil," dedi, sesini bir oktav yükselterek. "Oğlu arandığı halde ülkeye dönmesinin bir sebebi olmalı."

"Ya Ayaz?" dedim hemen. "O neredeymiş, yanında mı görülmüş? Kim görmüş?"

"Sadece Kerim'den bahsetti," dedi, ardından dudağından belli belirsiz bir küfür kaçtı. "Sen söyle, nasıl bir oyun oynuyor olabilir?"

"İnan ki bilmiyorum," dedim, kafa karışıklığının da ötesi bir duyguyla. "Tek düşündüğüm Ayaz."

"Lanet olsun ona da, babasına da, sana..."

Karın boşluğuma ağır bir şey düşmüş gibi hissederek ön camdan dışarıya baktım. Bana ne olacağını bilmiyordum ama kardeşine verene kadar kalbimin çok kırılacağını o andan sonra daha iyi biliyordum.

Telefonu elindeyken bir arama daha yaptı, araç yolun sonundaki kavşaktan u dönüşü yaparak geri döndü. O telefon görüşmesinin, bu dönüşün ardından Rusya'da kalmayacağımızı anlamıştım. Vücudumu döndürerek camdan dışarıyı seyrettim ve terminale geri döndüğümüzde bir karın ağrısıyla jete bindim.

Gelirken oturduğum koltuğa yerleşip boğazımı sıkan ellerin eşliğinde jetin kalkışına tanık oldum. Affan karşımdaydı ama ona bakmak istemedim, bundan memnuniyet duyacağına da adım kadar emindim.

Uçuş esnasında hostes bir sandviç ikram edince, "Yemeyeceğim," dedim.

Yalnızca kahveyi verdi ve geri çekiliyordu ki, Affan gözlerini açarak kadına baktı. "Yanına bırakın."

Kadın söylendiği gibi sandviç paketini yanıma bırakıp uzaklaşınca Affan ona bakan gözlerime karşılık vererek, "Fıstık ezmeli," dedi.

"Yani?" dedim.

"Fıstık ezmeli de yemeyeceksen neyli yiyeceksin?" Evdeki kavanozu bitirdiğimi fark etmişti demek.

Sanki içinde ne olduğu umurumdaydı. "İştahımı kapattın," dedim ona, dolan gözlerimle.

"Oğluna lanet okuduğum için mi?"

Alt kirpiklerimi parmak uçlarımla temizleyip sustum. Onun üzerine bile düşünmediği bir şey hakkında kırılmak, üstelik bunu dile getirmek...

"Sen seviyorsun diye oğlunu pamuklara saramam."

"Sen kimi pamuklara sararsın ki," dedim fısıltıyla. Onun gibi özensiz birisi bunu yapmazdı.

Bir daha kendisine bakmadan yolculuğu tamamlamak istedim ama sandviçe uzanıp onu dizime bırakıp üstelik bir de, "İlaç içeceksin," deyince yanaklarımı şişirdim. Paketinden çıkarıp sandviçten önce bir, sonra iki lokma aldım. Boğazıma dizilene kadar yedim ve kahvemi içerken kendime sözümü tutup ona hiç bakmadım.

Jet bindiğimiz yere inince Affan'ın arabasına geçtik. Aklımda bin tane korku ile ağrıyan karnımı tuttum. Sanki bana lanet okumasına ihtiyacım vardı, hayatım zaten lanet gibiydi.

Araba şehrin trafiğine karışınca tabeladaki bazı harfleri okudum ama kelimeleri okuyamıyordum. Bir saatten fazla süren yolculuğun eve varışımızla tamamlanacağını düşündüm ama daha önce geldiğimiz bir binanın otoparkına girince bedenim endişe sarmalında gerildi. "Aile evin... Neden?"

"Babama soracaklarım var."

Keşke beni eve bıraksaydı, o adamı tekrar görecek olmaya hiç hazır değildim. Kerim'i bulmuş mudur, belki onun ve Ayaz'ın yerini söylerdi. Asansörle üst katlara çıktık ve Affan dairenin zilini çalınca beni hiç de sevmeyen kadın kapıyı açtı. Affan'la beraber içeriye girip onun gibi dış giysimi çıkardım ve başımı çevirdiğimde babasını gördüm.

Elleri cebinde, gözlerinde acı ile bize bakıyordu.

Kız kardeşi Doğa'da, oturduğu koltukta çevirdi başını ve sırasıyla bize bakarken, onlarla konuştuğum her şey kaba şekilde kulağımda çınladı. Babası sinirli görünürken kardeşi meraklı, yorgun görünüyordu. Öğlen olmasına rağmen üstünde hâlâ saten pijama takımı vardı.

"Bu kız bir misafir gibi evime mi girecek?" dedi babası, doğrudan Affan'a bakarak.

Sevilmediğin yerlerde yaşadın. Sorun yok.

"Konu bu değil," dedi Affan, yürüyüp ailesine yakın bir noktada, koltuğun arkasında durdu. "O adam nerede görülmüş? Çocuk kendisiyle miymiş?"

Babasının gözler sanki ona meydan okuyormuşum gibi karşılık verircesine bana baktı. Oysa ben sadece orada duruyordum. Çok ilginç geldi, onun babam yaşımda olması ama ikimizin de çocuğunun mevzu bahis olması.

Affan, "O tarafta değilim baba," diye seslenince adamın bakışları oğlu ile buluştu. "Sana ne sordum, duymadın mı?"

Babası ellerini kumaş pantolonu cebine sokup oğluna baktı ama bu kez Doğa beni izliyordu. "Sadece kendisi görünmüş," dedi. "Ülkeye yasadışı yollarla girdiği açık. Bu imkânı sağlayan birileri var." Affan'a doğru yaklaştı. "Oğlu aranırken neden ülkeye döndüğünü anlaması zor değil, karısını almaya gelmiş."

Karısı olarak bahsedildiğim her defasında kusmak istiyordum. Yüz ifadem her şeyi olmasa da bir şeyleri anlatıyor olmalı ki bana bakarken Doğa'nın gözleri kısıldı. Bakışlarını yumuşatmaya çalışıyordu ama kalbinden geçenleri dudaklarından akarken duymuştum zaten.

"Alamaz ama değil mi?" Doğa, hakkımda konuşan üçüncü kişi olarak söze böyle girdi. "Bir anlaşmaya vardık."

"Belki böyle bir anlaşmadan haberi oldu," dedi babası. "Karısını kaybetmemek için geldi."

"Milena," dedi Affan, babasının ismimi kullanması için. Demek gerçek kimliğimden ailesine bahsetmemişti.

"Bırak şimdi adını," dedi babası, elini savurarak. Omuzları geniş, kolları kalındı. Umarım hiçbir zaman onun insafına kalmazdım. "Dediklerimi işittin mi? Eğer adam sandığımızdan güçlüyse bir planı da vardır, dikkatli olmalısın."

"Başıma bir de bu belayı mı açtın?" dedi Affan.

Babası onun tavrını tasvip etmiyor gibi, "Biliyorum, bu kafa karışıklığında bunlarla uğraşmak istemiyorsun," dedi. "Fakat hatırlamıyor olsan da o senin kız kardeşindi. Bana yardımcı olmalısın."

"Aslında ona Rauf bakabilir," diye bir daha söze girdi Doğa ve ilk abisinin dikkatini çekti bu bahsi. "Yazlıkta kalabilir, Rauf ve korumalar onunla ilgilenir. Sen de kendi sağlığınla, işlerinde ilgilenebilirsin abi." Sanırım canı istediğinde abi, diyordu.

Affan omzu üstünden bana dönüp bakınca sanki kendimi savunacak bir şey dememi beklediğini hissettim. Sonraki saniye sözcüklerin dudaklarımdan dökülmesini sağlayan şey belki de bu örtülü bakışıydı. "Rauf'la kalmam," dedim kararlı sesimle. "O yabani, acımasız bir adam. Beni merdivenlerde düşürdü, haberiniz var mı? Günlerce canım acıdı."

"Hangi telden çalıyorsun sen," dedi babası, öfke içinde nefesi hızlanmıştı. "Canı acımış, merdivenlerde düşmüş. Çocuk gibi sızlanıyor musun bir de, sen kimin annesisin, ne için aramızdasın unutuyor musun?"

"Her şeyin farkında, sadece hesapsız konuşuyor." Affan yürürken önüme doğru geçip aramızda kaldı. "Ülkedeyse madem onu bul, oğlunu görmeden kalbini vermez."

"Evet," dedim hemen. "Asla vermem hem de."

Doğa ayağa kalkarken ağır hareket etti ve koltuğun etrafından dolanarak yürüdü. "Babam çok üzgün, o yüzden bağırıyor," dedi bana. Cildi, kılcal damarlarının seçileceği kadar solgundu. "Duru'yu hepimizden çok özlüyor, onu anlamalısın."

Aslında bu yumuşak sözcükler çok içtensizdi, bana babasından farksız davranmak istemediğini biliyordum.

Ablamın zamanında dediği gibi;

Ben kalben safım, aklen değil.

Madem öyle, ben de iyi niyetine aldanıyormuş gibi başımı salladım. Babası orta sehpaya eğilip geniş bir kadehi aldı, altın rengindeki içeceği yarılayıp burun kemerini sıktı. "Sakın bizi kandırmaya, kocan sana ulaşırsa kaçmaya çalışma. Belki de çoktan bir anlaşmaya varmışsınızdır."

Affan, "Tek istediği oğlunu görmek," dedi. "Oğlunu bul, her şeyi kabul ediyor."

"Oğlu," dedi babası. "O küçük velet... Kızıma neler yaptığını tane tane anlatacak, benim prensesime..."

Koltuğun kenarına çöker gibi oturunca Doğa babasının yanına yürüdü, onun omzunu sıvazlarken gözleri bir noktaya doğruldu. Aydınlatmalı gümüşlüğün içinde Duru'nun bir fotoğrafı vardı, dik köşeli çerçevenin içindeki gülümsemesi camdan taşıyordu adeta.

"Bu kadar mıydı?" dedi Affan, ailesinin duygusal anını bölerek.

Babası kendisine bir kadeh daha alkol alırken Doğa abisine yaklaşarak göğsünden sırtına doğru sarıldı. Kucaklaması içten görünüyordu, Affan ellerini omzuna koyarak ona karşılık verdi. "Yarın doğum günüm," dedi. "Yemeğe gelecek misin? Dışarıda yemek yiyeceğiz, sen de ol istiyorum."

"Doğum gününü mü kutlayacaksın?"

"Kutlama değil," dedi Doğa. "Yalnızca yemek yiyeceğiz? Neden suçlar gibi sordun, kız arkadaşın düğüne gidince bir şey dememiştin."

Affan bir şey demeden kardeşinin sarılışından çekti kendisini. "Arkadaşlarınla vakit geçir, alkol ve sigara alma."

"Sen de gel," dedi Doğa, bir daha. "Yalın'ı da çağır hatta."

Affan saçlarını hafifçe okşayarak babasına doğru baktı. O adam beni izliyordu, bunu görünce Affan fazla durmadı ve yanımdan geçerken koluma hafifçe, bluzumun üstünden dokundu. Doğa arkamızdan bakarken Affan beni üst kata götürdü. "Gitmeyecek miyiz?" diye sordum.

"Odamdan bir şey almam lazım."

Koridor sonundaki kapıyı açıp içeriye girince eşikte kaldım, yatak odasına dışarıdan baktım. Geniş, çok toplu ve düzenli bir odaydı. Yatağı çok büyüktü, güneş odasının içinde süzülüyordu. Siyah aynalı kıyafet dolabını açıp içeride bir şeyler aradı, gözlerimi kendisinden ayırmadığımı fark edince de birkaç saniye durup bana döndü. Tek gözünü kırptı, sorarcasına.

Bir şey demeden önümdeki duvara baktım. Duvara da uzun uzun bakabilirdim, bir farkı yoktu sonuçta değil mi?

Affan yanıma dönünce merdiveni arkasından indim, salona hiç bakmadan dış kapıyı açıp çıktım. Ben asansöre yürürken arkamdan geldi ve aşağıya kadar kürkümü tuttu. Otoparkın serinliğinde de bana uzatıp giymemi söyledi.

Bursa'ya dönmek için çıktığımız yol sessiz başladı, öyle de devam etti. Ben otelde, jette uyumuştum ama onun uyuduğunu görmemiştim, ne zaman gözlerimi açsam uyanık bulmuştum. Bence eve vardığında dinlenmeliydi, bir süre uyumalıydı.

"Edward'ı tanıyor musun?" diye sordum.

"Anlayamadım?" dedi saf gözlerini bir anlığına yoldan alıp.

"Twilight?"

Neyden bahsettiğimi anlamakla kalmadı, söylediğimi manasız buldu. "Doğa hayranıydı. Lisede."

Yüzümü ekşittim. Doğa ile aynı şeyi sevdiğime inanamadım.

"Nereden esti?"

"Hiç," demeyi uygun gördüm, çünkü ona hak vereceğim kadar manasız konuşuyordum. Uykusuzluğu aklıma vampirleri getirmişti ama keşke bu saçmalığı açıklanamaz bir soruyla dile getirmeseydim. "Şey korkma, vampirlere inanmıyorum. O kadar da değil."

Zamanın çoğunu onun araba kullanmasını izleyerek geçirdim ve dağ evine inen araç yoluna girince beremi indirdim. Saçlarımı düzeltirken Affan aracı park edip bana anlık bakış attı. Parmaklarımı dalgaların arasından geçirip onu takiben arabadan indim ve çantaları alana kadar bekledim.

"Beren ve atkını eksik etmiyorsun," dedi, arabayı kilitlerken. "Nedense hiç eldiven takmıyorsun."

Soluk pembe renginde duran ellerime baktım.

"Ellerimi hep ceplerime koyuyorum çünkü." Ellerimi hemen cebime sakladım ki inandırıcı olayım.

"Nasıl da hazır cevabız."

Bana önümü, buzsuz yolu gösterince dikkat ederek yürüdüm ve Affan'ın açtığı dış kapıdan içeriye sırasıyla girdik. Üşüyen bacaklarımı ovuştururken karşılıklı konuşma seslerini mutfaktan duydum. Yalın evi terk etmemişti, üstelik birisi daha mı gelmişti?

Holden geçip kafamı mutfak aralığına çevirince soluğum kesildi. O geceki adamı, Yalın'ın karşısında buldum. Elindeki kadehi dudaklarından ayırırken, "Demiştim sana," diyordu Yalın'a. "Sen de beğendiğine göre ağzının tadını biliyorsun."

Yalın ada tezgâhına eğilmiş, elinde tuttuğu cam şişeyi yakından incelerken, "Bunun yanında et çok güzel gider," diye karşılık verdi.

O adamın gözleri Yalın'dan sıyrılıp bana çevrilince elimdeki atkı ayaklarımın üstüne düştü. Bendeki bakışları ağırca daha arkama uzanınca ve aynı zamanda Affan önüme geçerek beni geniş omuzlarının arkasında bıraktı. "Yalın," diyen sesinde soru vardı. "N'oluyor?"

"Gel bebeğim," dedi Yalın ve o an elindeki içki şişesini kimin yarıladığı anlaşıldı. "Beyefendi geçen geceki cömertliğin için bize bir hediye getirmiş. Çok güzel, tadına baksana."

"Bebeğin ha?" dedi adam, kıkırdayarak.

Yalın'da güldü. "Bozulsun diye söylüyorum ya."

Gördüklerimin açıklaması sessiz düşünceler halinde zihnimden akarken, Affan sakince içeriye biraz daha yaklaştı. Yalın'ın elinden şişeyi çekip aldı, ne olduğuna baktıktan sonra karşıdaki yabancı adama döndü. "Onu sarhoş mu ettin?"

Adam savunur gibi ellerini kaldırdı. "Bir kadeh ikram ettim, yarıladı, bir derdi var herhalde..."

Yalın neden eve döndüğümüzü bile sormamıştı, belki de Affan ona çoktan haber vermişti. Yalın arkadaşının koluna omzunu attığında adamın sırıtışı genişledi ve Affan onu tezgâha doğru itti. "Salona geç, uzan."

Yalın onu öpüp daha da sırnaşınca Affan kaş çatarak yanaklarını sildi ve Yalın gülerek koridora çıkarken, ben de kendimi gülümserken buldum. Affan gözleriyle onu takip edip bana da baktı. "Bir süre odanda kal," dedi.

İlk kez bu evde nerede olmam gerektiğini söylüyordu. Bana dokunanın ne olduğunu anlamadım ama arkamı dönüp ilerlerken onu o adamla bir arada bıraktım. Affan'ın kafasını karıştırdığı için aslında o adamdan hiç hazzetmiyordum. Yalın koltuğa bayılır gibi uzanmış, parmağını havada dolaştırıyordu. Bana sırıttı. "Gel seni de öpeyim."

"Yalın," dedi Affan, mutfaktan.

Hızla holün yolunu tuttum. "Iyy, yok daha neler."

Kendi kendine güldü, onu ilk kez böyle mesafesiz, sıcak kanlı görüyordum. Açıkçası gülmek mi istediğimi, rahatsız mı olduğumu anlayamadım. Kaldığım odaya geçince fazlalıklarımı çıkarıp birkaç parça kıyafet ile banyoya girdim. Uzun süredir üzerimde olanları çıkarıp temiz beyaz tişört ve yüksek bel, kot pantolonu giyindim.

"Adam gidene kadar mı odada kalacağım, öyle demek istediğini hissettim..."

Bir müddet çocuk kitaplarımı okumaya çalıştım ve kapım tırmalanınca yataktan indim. Kapıyı açınca Zeus içeriye fırladı. Peşinden koştum ama ona yetişemedim. Bir dakika içinde bunu bir oyuna dönüştürdüğünü anladım, odamdan koşarak çıkınca da yavaşlayarak takip ettim onu.

Salona girmeden durdum. Yalın yukarıya çıkmıştı, Affan salonda tekti. Zeus onun paçalarına asılınca köpeğe kaş çatıp elindeki atkımı katlamaya devam etti. Onu mutfak önünde düşürmüştüm. Katladığı atkımı beremle üst üste koyup koltuğun kenarına bıraktı ve eğilip Zeus'u kucaklarken, "Onu ısırmadın değil mi?" diye sordu. O gece neler neler düşünmeliydim ama durup durup bu basit sözcükleri düşündüm.

💨

"N'aptığını gördün mü?" diye bağırdı Yalın, ertesi sabah. "Arkamdan koşarak geldi, tatlının kalanını ağzına tıktı ben yemeyeyim diye..."

Yalın, mutfaktan hole çıkıp basamaklardan inen Affan'a beni şikâyet ederken, ben neredeyse boğulmak üzereydim. Doğru, gerçekten de öyle yapmıştım. Gece, yine uyuyamadığım saatlerde mutfakta biraz tatlı pişirmiş, hepsini yiyemeyip ayırmıştım. Kalkıp Yalın'ın mutfağa girmek üzere olduğunu görünce adeta uçarak kendimi buraya atmış, ne varsa yiyip süpürmüştüm.

Affan'ın ondan önce mutfağa girip tatlıyı bulacağını ummuştum oysaki.

Mutfak kapısında holü görür şekilde dururken, Affan tamamıyla bakış açıma girdi. Ellerini savurarak konuşan Yalın'a, onun omzu üstünden bana baktı. Durmadan öksürüyordum, lokmalar boğazımda sıkışmıştı. Yalın'ın söylenmesini pek de umursamadan, "Su iç," dedi bana.

"Destek için sağ ol dostum," dedi Yalın alaycılıkla ve bana baktı. "İlahi adalet işte, bir lokmayı paylaşmazsan olacağı bu..."

Öksürdüm ve çatlak kurabiyenin unları ağzımdan püskürürken Affan buraya doğru yürüdü. Kendimi tezgâh önüne attım ve fazlalığı avucuma çıkarırken ondan gizlenmeye çalıştım. Hijyensizlikten ve pislikten hiç hoşlanmıyordu. Başlangıçta yutabileceğimi düşünmüştüm ama kurabiye sanki göğsüme oturmuş, beni durmadan öksürtüyordu. Eğilip elimdeki lokmayı hızla çöpe attım ve doğrulurken önüme bırakılan suyu gördüm. "Heimlich manevrasına ihtiyacın var mı?"

"Ben yaparım," dedi Yalın, ellerini ovuşturarak. Tabi beni elleriyle öldürme fırsatını kaçırmıyordu ama Affan kendisine bakınca bir adım geriledi.

Suyu aldığım gibi içip boğazımı rahatlattım, aldığım ilk rahat nefesten sonra da, "Teşekkür ederim," dedim.

Bu sabah saçlarını henüz düzeltmemişti, kumral tutamlar oldukça dağınıktı. Onu gördüğümde saçının nasıl olduğuna, ne giydiğine, ya da nasıl hissettiğine bakıyordum elimde olmadan. Koyu gri tişörtünde kaydırdım bakışlarımı ve kalan suyu da içip çekildim.

"Tatlı daha kalmadı mı?" diye sordu, adaya bakarak.

"Hayır," dedim üzülerek. "Yiyecek miydin?"

Omzunu silkip kahve makinesine ilerlediğinde yanında kendimi adeta kısa hissetmemi sağlayacak şekilde kollarını kaldırıp bir kupa aldı. Parmaklarımı tezgâhta takırdattım ve Yalın'ın hâlâ buraya baktığını görünce mutfaktan ayırdım. "Bu akşam evde olmayacağız," dedi. "İstediğin tatlıyı yapar yersin artık."

Karşısında durup, "Nereye?" diye sordum ama çoktan Affan'a bakmaya başlamıştım.

"Doğa'nın doğum günü," diye hatırlattı Yalın.

Dün olanlar, söylenenler beni durağanlaştırdı ve şimdiden akşamki yalnızlığımı düşünecektim ki, "Sen de geleceksin," dedi Affan.

Yalın benden önce davranıp, "Ne alaka?" diye sordu.

Affan elindeki kahve kapsülünü atar gibi bıraktı. "Dün gece konuştuk, yalnız kalmaması lazım."

Ona sormadan önce kendim sebeplerini düşündüm.

"Tabi ya, kocası..." Yalın'ın sesine alışkını olduğum bir ciddiyet yerleşti. "Belli ki seni almaya gelmiş, sana ulaşmayı denedi mi?"

Telefonumu bu sabahta kontrol etmiştim. "Hayır," dedim ve onun hoş sohbetine (!) katılmayarak oradan ayrıldım.

Akşam yemeğe gitmek ailesiyle de bir arada olmak demekti. Başlangıçta ısrar etmedim çünkü bu ormanda, üstelik o adamda hâlâ civardayken yalnız kalacak olmak beni korkuttu. Fakat ailesiyle olmak da korku filminde olmaktan aşağı kalır değildi.

Özel bir yemekte, ne yapacaktım? Ne rolünde orada olacaktım?

"Doğa'nın doğum gününde beni görmek istediğini nereden çıkardınız?" dedim.

Yalın üst kata geri çıkarken, "Doğru," dedi. "Kötü bir doğum günü sürprizisin."

"İyi ki kurabiyelerin hepsini yedim." Arkasından seslendim.

"Kinci kız," dedi bana.

İçim burkuldu böyle anlaşılmış olmama. Doğru, bazı insanları hiç affedemiyordum ama o canımı bu kadar yakmamıştı. Kin duygusu değildi bu, öyle sanmasına dokunmadım ve kolumda bir acıyla çığlık atana kadar dışarıya baktım.

Zeus çığlığımdan korkarak kucağımdan atlarken, "N'aptın?" diye fısıldayıp acıyla inledim.

Benden bir saniye sonra, "N'aptın?" diyerek içeriye girdi Affan, sırasıyla bize bakarak.

Zeus onun etrafında deli gibi dönmeye başlayınca koltukta yan dönerek tişörtümün açık bıraktığı tenime baktım. Sanki dişleri hâlâ oradaymış gibi sızlıyordu. Ona yakınlık gösterdiğim için belki de sevilmek istemişti, benim hatamdı.

"İyi misin?" diyerek tereddütsüzce yaklaştı Affan.

"Hıhı," diyerek kalktım ve ona bakamadan arkamı dönüp odaya yürüdüm. Kapıyı kapatıp doğrudan banyoya geçtim, kızarık yere serin su değdirip acının azalmasını bekledim. Arkama yaslanıp birkaç dakika soluklandım. Tenimin altından lav gibi sıcaklık akmıştı adeta.

Keşke o çığlığı atmasaydım. Affan daha da nazlı olduğumu düşünüyordu kesin.

Acıyı beklediğimden uzun yaşadım ve çıkıp yatağıma sırt üstü uzandım. Yıllar içinde vücudumun bu düzene alışacağını ummuştum ama acı eşiğim hâlâ yükselmemişti.

Gözlerimi ormanın derinliğinde kaybettim ve ilaçlarımı, saat ikide de antibiyotiğimi aldım. Öksürük ve hapşırık devam etse de ateşim daha çıkmıyordu.

Kerim'e, Ayaz'ı çok merak ettiğimi içeren bir ses kaydı daha attım. Artık Rusça yazamıyordum ona. Neden Ayaz yanında görülmüyordu, onu saklıyor muydu? Yalnızlığı beni düşündürürken zaman geçti ve ikindi vakti hazırlanmak için kalktım.

Nerede, nasıl bir yemek olacağını bilmiyordum ama su almak için mutfağa gittiğimde konuşmalarına kulak vermiştim. Restoran dendiğini duymuştum. Aile yemeklerinde olmam çok manasızdı fakat onların da istemeden buna mecbur kaldıklarının farkındaydım.

Üstüme baktım, böyle dışarıya çıkamayacağım için dolaptan beyaz, düşük omuzlu kazak aldım. Diğerlerine kıyasla yan şeridinden incecik taşlar inen siyah pantolonu giyindim. Fırçayı günlerdir dokunmadığım saçlarımda dolaştırıp dalgaların arasından geçirdim. Acaba benim doğum günüme ne kadar kalmıştı, onu bile hatırlamıyordum.

Solgun cildim aynaya baktıkça daha da kötü geldi gözlerime. Evden sadece bir dudak nemlendiricisi getirmiştim, en azından onu dudaklarıma sürdüm ve sonra bu bile saçma geldi bana. Kimin yanına gidiyordum, farkında mıydım? Belki de beni restoranda bir yere kapatırlardı, aynı masaya oturtmazlardı.

Kapım tıklayıp ben daha cevap vermeden de adım sesleri uzaklaşınca beni beklediklerini anladım. Beyaz kürkümü alarak odadan çıktım, cam önünden geçerken Yalın'ın dışarıda sigara içtiğini gördüm ve başımı önüme alınca Affan'la göz göze geldim.

Dış kapının çerçevesine yaslanmış, beni bekliyordu.

Göğsümden dışarıya sarmalayan bir sıcaklık taştı. Odaya dönüp ilaçları alsam mı diye düşündüm, belki gecenin devamında ateşim çıkabilirdi. Gözlerinin yaptığı gibi ben de üstüme baktım ve kürkümü işaret edip, "Giy," diye fısıldadığında dışarıya çıkmadan sarındım.

O daha önce de gördüğüm kısa, şık kabanını elinde tutuyordu. Omuzlarını saran siyah bir gömlek ile siyah kumaş pantolon giyinmişti. Bir eli kemerinin kenarında duruyordu. Hazır olduğumda kapıyı tamamen açtı ve ben geçerken Yalın Affan'ın arabasının şoför koltuğuna yerleşti. Tek araçla gideceğimizi anladım ve Affan benim için arka kapıyı açınca başımı eğerek seğiren yanaklarımı gizledim.

Kendisi Yalın'ın yanına oturdu ve araç hareket edince güneş batmaya başladı. Başka bir çözümü olsa, bu geceki aşağılanmaya katlanmasam keşke. Yol aldıkça stresim büyüyüp karnımda bir düğüm oluşturdu, başımı Affan'ın koltuğunun arkasına yaslayıp derin derin soludum.

Sevilmediğim yerlerde yaşamayı biliyorum ama bu kadar nefret edildiğim bir yerde n'apacağım?

"Rahatsızlandın mı?" sorusunu duyunca başımı koyduğum yerde Affan'ı rahatsız edebileceğimi fark ederek doğruldum. İki koltuk arasındaki boşluktan bana bakıyordu.

"N'oldu?" dedi Yalın'da.

"Ben orada n'apacağım ki?" dedim Affan'a. "Kim bilir neler söyleyecekler bana, hem de kalabalık bir yerde! Rauf'ta olacak mı, baksana çenemde yine iz bıraktı..."

Az kalsın telaşla çenemi gösterecektim ama çok aptalca davrandığımı erkenden fark ettim. Zaten o çok kez görmüştü. Bakışlarımı kaçırıp cama dönerken Affan Yalın'a çevirdi kafasını. "Üstelik sen oradayken değil mi?"

Yalın, "Bir anda olmuştu!" diyerek kendini savundu. "Manyak herif işte, ne yapacağını kestiremiyorsun ki."

"Sus," dedi Affan irkiltici şekilde ve Yalın'da bir daha konuşmadı.

İstanbul'a vardığımızı anladım ve lüks arabaların geçtiği birkaç caddeyi geride bıraktık. Dışarıdan camları görünen, yüksek katlı bir restoran önünde durunca bu arabada kalmayı teklif etmeyi düşündüm. Evet, içeride, ailesini göreceğime burada olmayı tercih ederdim.

Kafamı kaldırınca Affan'ın dikiz aynasından baktığını gördüm ve o kemerini açarken, "Ben arabada kalabilirim," dedim.

Yalın omzu üstünden sesime döndü. "Arabada mı?"

"Evet," dedim hemen.

Yalın anlamamış görünürken, Affan ne hissettiğimi biliyormuş gibi bakıyordu. Yalın, "Yanlış anlamadıysam... seni arabaya kilitlememizi mi istiyorsun?" diye sordu.

O sözcüklere dökünce kendimi kötü hissettim ama bütün gece ailesinin göz hapsinde olmaktansa... "Bana uyar."

"Böyle bir şey olmayacak," dedi Affan ve Yalın, tartışma kapanmış gibi araç kapısını açıp indi. Omuzlarımı düşürdüm ve Affan'dan sonra dışarıya çıktım. Mekânın uzun, geniş merdiveninde birikmiş birkaç insan vardı, karşılama görevlisi kapının hemen önündeydi. Oraya bakarken Yalın'la yalnız kaldığımızı sonradan fark ettim ve telaşlanıp başımı çevirince Affan'ın ilerideki araca vardığını gördüm.

Elçin arabasından çıkıp doğrudan bir gülümsemeyle Affan'a sarıldı. Bir şeyler söyleyerek geri çekilirken de yanağına öpücük koydu. Üzerinde, dizlerinin altına kadar uzanmış bordo, kabanı vardı. Onun burada olacağı ihtimalini düşünmüştüm, demek aynı vakitte gelmişti. Akşamın karanlığına rağmen sokak aydınlatmaları her şeyi net gösteriyordu. Affan kaldırıma çıktığında Elçin koluna girerek ona eşlik etti. Yaklaştıklarında ona iyi misin, diye sorduğunu duydum ve gözlerimi kaçıracakken Elçin'le göz göze geldim. Açıkça şaşırıp yürüyüşü yavaşladı ve ben önüme dönerken, "Merhaba," dedi Yalın.

Elçin'den birkaç saniye ses çıkmadı, bunun sebebinin kendim olduğunu anladım. O da buradaki varlığımı çok anlamsız bulmuştu. Ancak sonra, "Merhaba," diyerek Yalın'a sarılırken genzini temizledi. "Nasılsın?"

Yalın onun sırtını sıvazlayarak, "İyiyim," dedi ve ayrıldıklarında bana döndü. Hiçbirine bakmamak için tam mekânın camlarına bakıyordum ama orada da hepsini görüyordum, Affan'ın bana baktığını da. "Belli neye şaşırdığın, onun yalnız kalmaması gerekiyor, bu yüzden bize eşlik ediyor."

"Şey, neden ki?" Elçin cümleyi toparlayarak sordu. "Bursa'da... Rauf falan yok muydu? Ya da başkası, yani Doğa'nın doğum gününde olması... Doğa ne dedi buna?"

Kendimi hem esir hem mecburiyet gibi hissettim.

"İçeri girelim," dedi Affan ve Elçin sorularına bir yanıt almadan basamaklara çıktı. Onun Affan'la ilerlemesini izledikten sonra Yalın koluma hafifçe dokunarak, "Çıkalım," dedi. Arkalarından giderken birbirlerine değen kıyafetlerine baktım.

Sıcak alana girince şaşırmadığım şıklıkta bir yemek mekânında buldum kendimi. Karşılama görevlisi Elçin'in kabanını aldıktan sonra bana da teklifte bulundu. Düşünmeye vakit bulamadan atkı ve kürkümü uzattım, avuç içlerimi pantolonuma sürterken kaçamak şekilde Affan'a baktım.

"Şuradalar," dedi Yalın ve ben kendimi Yalın'la hareket ederken buldum. Affan telefonunu elinde çevirerek Elçin'in dediği bir şeye kafa sallarken aramızda iki adımlık mesafe oluşmuştu. Masaya bizden önce vardılar ve uzun, geniş masada fark ettiğim ilk kişi Doğa oldu. Abisi ile Elçin'i görünce koltuğundan hızla kalktı. "Sonunda canım, nerede kaldınız?"

"Geldik işte."

Affan Doğa'nın kucaklamasını sırtına dokunarak karşıladı ve Elçin ona daha sıcak şekilde sarılarak, "Merhaba," dedi. "Çok güzel görünüyorsun, bana attığın elbise mi bu?"

Doğa evet, güzeldi ama... çok halsiz görünüyordu. Elbisesine bir bakıp, "Evet, bayağı oldu, hatırlamışsın," dedi.

"Benim aklımdan çıkmaz." Elçin gülümseyip masadaki diğer konuklara dönerken, Affan onun arkasından geçip masanın başındaki koltuğa oturdu. Dolu, şık bir masaydı. Uzun, gold şamdanlard mum yanıyordu. Masada iki erkek, dört kız vardı, erkeklerden birisi doğrudan Affan'a eğilince bakışlarımı kaçırdım.

Yalın yanımdan geçip Doğa'ya ulaştığında onu sıkıca kucakladı ve Doğa abisiyle Elçin'i karşıladığından daha sıcak şekilde, "Hoş geldin," dedi ona. "Çok özledim seni."

"Ben de seni!" dedi Yalın ve sarılırken onun ayaklarını adeta yerden kesti, çekilip yanaklarından öptü. "İyi misin? Yorgun görünüyorsun."

"İyiyim iyiyim."

Doğa'nın bakışları bana çevrilirken şaşkın değildi, burada olacağımın haberini almıştı. Sırtım kaskatı oldu ve Yalın birkaç kişiyle selamlaşıp geri çekilirken gözler de bana döndü. Hepsi birbirini az ya da çok tanıyordu fakat ben...

Doğa bana zoraki bir adım atıp kollarını etrafıma dolayınca göğüs kafesim genişledi. Birisine sarılmayalı günler olmuştu. Hatta Ayaz ve Müjgan'dan başka birisine sarılmayalı yıllar olmuştu. Onun, şartlar istediği gibi giderse kalbimi vereceğim kişi olması bu durumu hassaslaştırdı. "Seni de gördüğüme çok sevindim," dedi geri çıkarken.

Abisine benzeyen gözlere baktım ama bu gözler bana rahatlama vermiyordu. Bir arkadaşıymış gibi davranmam gerektiği için dudaklarımı kıvırarak gülümseme sundum. Masadaki kızlardan birisi, "Sen ne zaman başka kanka buldun kendine?" dedi.

Doğa arkadaşına dönüp dudaklarını açtı ve sonra tekrar bana baktı.

Yalın kolunu belime sarıp beni kendisine çekerken, "Sevgilim," dedi. Vücutlarımız birbirine yaslanınca gözlerim yavaşça ona kaydı. "Kaynaşması için onu da getirdim."

Kızlardan birkaç şakacı tebrik mesajı duyarken gözlerimi güçlükle önümde tuttum. Nereye bakmak istediğimi biliyordum ama yapmayacaktım.

Yalın, "Gel," diyerek masanın başına kadar eşlik etti bana ve koltuğumu çekerken gülümsedi. "Burası iyi mi?"

"Evet," Koltuğa yerleştim, Yalın'da yanıma, Affan'ın tam karşısına oturdu. Gözlerim kimsenin yüzünü görecek kadar yükselmeden insanların omuz hizalarında dolaşıp karşımdaki Elçin'in üzerinde durdu. Arkadaşları ilgisini Doğa'ya verdiğinde masada konuşmayan, karşılıklı oturan yalnız biz kaldık.

"Ne yiyeceksin?" dedi Yalın bana.

Ona dönmek üzereyken Affan'ın ellerini, servis tabağının iki yanına koyarak koltukta dikleştiğini gördüm. Elle tutulur cevap verecektim ama Affan'ın kızarmış elini görünce kaşlarım çatıldı. Elinin üstünde bir leke vardı, yeni olmadığı açıktı. Yanmış gibi soyuk göründüğünü fark ettim ve Elçin ona eğilip, "Eline n'oldu?" diye sorunca kendisinin de yeni fark ettiğini anladım.

Affan cevap vermeden masadaki peçeteyi sıkıp sıkıp bıraktı ve Yalın Elçin'e, "Bir şeyi yok," dedi. "Kahve dökmüş."

Elçin tereddütle onun elinin üstüne dokunup, "Keşke sarsaydın," dedi. "Merhem sürdün mü?"

"Abartma," dedi Yalın gözlerini devirerek, Affan'da başını kaldırıp ona bakarken uzun uzun, göğsünü şişiren nefesler aldı.

Elçin, "Kıskanma," diyerek takıldı.

"Kıskanmıyorum," dedi Affan.

Elçin kaş çatıp, "Yalın'a diyorum," dedi. "Seni kıskanıyor benden." Tereddütlü şekilde güldü.

Yalın onlara düz düz bakıp masaya döndü. Bir takım elbiseli adam yaklaşmış, Doğa ve misafirlerle ilgileniyordu. Yemek siparişleri alınırken bir daha Affan'ın eline baktım, acaba evde yara ve yanıklar için krem yok muydu? Bende vardı, keşke sorsaydı.

Gözlerim omuzlarından yukarıya, çehresine kayınca değişen bir şey olmadığını, hâlâ Yalın'a baktığını gördüm.

Elçin ona yaslanarak ne yiyeceğini sorduğunda bakışlarımı önüme aldım, Yalın'dan sonra verdiğim siparişte sadece su istedim. Midem duygularla doluydu, ağzıma lokma koyamazdım. Yalın, "Bir şeyler yeseydin," dediğinde ona doğru eğildim. "Tatlı yiyeceğim, olur mu?"

Bana kısık gözlerle baktı. "Asla olmaz!" Affan'a döndü. "Duyuyor musun, bilerek yapıyor."

"Duydum," dedi Affan, uzatılan menüyü geri çevirerek. "Fısıldaşmanıza rağmen."

Koltuğuma geri yaslanırken Elçin'in gözlerinin vücudumu taradığını hissettim. Çıplak omuzlarımdan enseme gergin bir sıcaklık yükseldi. "Siz sanırım iyi anlaşıyorsunuz," dedi Yalın'la bana. "Durum, Yalın için daha toleranslı olmalı. Sonuçta ölen..." bir şey demedi ama cümleye nasıl devam edeceği açıktı.

"Hangimizle daha iyi anlaştığımı mı merak ediyorsun?" diye sordu Yalın.

Elçin bu soruda bir niyet sezmiş gibi kaşlarını kaldırdı. "Hanginizle daha iyi anlaştığı açık."

Affan'da, ben de ve Yalın'da kiminle daha iyi anlaştığımı biliyorduk.

Masanın kalanına baktım. Doğa yanındaki kız arkadaşıyla bir şeyler konuşurken duygusal, üzgün görünüyordu. Bir doğum günü kutlamasından çok sevdiği insanlarla akşam yemeği gibiydi, kardeşinin yakın zamandaki kaybını düşününce de pasta üflemek bile istemediğini tahmin ediyordum.

Yemekler servis edilince benim de önümde bir kâse çorba belirdi, soracak olduysam da vazgeçerek kaşığımı kâsede gezdirdim. Alçak sesli konuşmalar boğuk yankılar halinde kulaklarımdan süzülüyor, nabzım her geçen dakika artıyordu. Babasının bu yemekte olmaması tek tesellimdi.

Göğsüm derin nefeslerimle inip kalkarken saçlarımı çıplak omzumdan arkaya attım ve gözlerim bir daha çaprazıma yöneldi. Benimle konuşmuyor ya da doğrudan bana bakmıyordu. Ortamdaki bazı kişileri hatırlamadığını anlamıştım, kafası karışıktı ve Elçin ona masadakilerle ilgili birkaç şey söylemişti.

"Gerçekten tatlı yiyemez miyim?" dedim Yalın'a.

Servis tabağında bir bonfile vardı, eti keserken, "Bana ne?" dedi. "Ben ödemeyeceğim sonuçta."

"Kim ödüyor."

"Babaları."

O zaman hiçbir şey yemek istemiyordum, bu çorbayı da bitirmeyecektim.

"Ne zamandır berabersiniz?" sorusunu duyunca Yalın masadaki genç kadına döndü, hatırlamamış gibi yaptı. "Şaka yapıyorum şaka, dün ikinci ayımızdı."

Aman ne komik.

"Yakışıyorsunuz," dedi kız ve yanında oturan Elçin'e döndü, ona Affan'ın adını geçirdiği bir soru sordu. Affan burun kemerini sıkarak elindeki kadehten biraz içti. Gömlek yakalarını hafifçe genişletip Yalın'a baktı. "Sigara içmeyecek misin?"

Yalın omuz silkti. "Birazdan."

Affan bir şey demeden Elçin'e döndü, onun konuşmasına, "Hatırlamıyordum," diye yanıt verdi. "İçmek istersen Yalın'la çık."

"Söylemiştim, aklından çıkmış," dedi Elçin ona. "Yeniden tanışıyormuşuz gibi hissediyor musun sen de? İlişkimizin daha ilk haftası gibi."

Yalın, "Sanki on senedir mi berabersiniz?" dedi.

"Dört ay az mı canım?" dedi Elçin, onu şikâyet eder gibi Affan'ın kolunu dürttü.

Onlara çok fazla dikkat ettiğim için rahatsız olarak önüme döndüm, ensemi kavrayıp saçlarımı sırtımdan aşağıya dökerek geri kalan insanlara baktım. Çok geçmeden yemek servisleri pasta servisiyle değişince Doğa'nın gerçekten mum üflemeyeceğini anladım.

Pasta dilimi benim de önümde belirince ayaklarımı sallamaya başladım. Tadına bakabilirdim değil mi, sonuçta bu dilim için ayrı para ödenmeyecekti. Öyle yaptım ve çilek tadını çok sevince biraz daha yedim.

Elçin benim gibi tabağını yarım bırakınca ona bir göz attım. Yüzü gergin, bakışları düşünceliydi. Affan'ın kadehini izliyordu. Ara ara üzerimde göz hissetmiştim ama hangisinin bakışı olduğunu ayırt edemiyordum.

Yalın sigara içmek için kalkınca Elçin'de kararsız görünerek masadan ayrıldı. Doğa'nın arkadaşlarıyla olan sohbetine kulak vermedim, zaten sessizliğim anlaşılmıştı. Affan'ın eline bir daha bakarken, "Acıyor mu?" diye sordum.

Gözlerini yumup açtı. Kadehi dudaklarından indirirken bana bakmadan başını iki yana salladı. Mecbur kaldığı anlar dışında benimle konuşmaktan o kadar da hoşlanmadığı hissine kapıldım. Ağrı giren karnımı tuttum.

Sandalyeyi ittim. "Lavaboya gideceğim."

Masaya bir daha bakmadan, birkaç dakika yalnız kalmak için restoranda yürüdüm. Loş koridora sapıp kadınlar tuvaletine attım kendimi. Aynanın önünde soluklanıp yüzüme serin su boca ettim. Bir kadın kabinden çıktığında yalnız kaldım ve dizlerimi kırarak eğildim, stres vücudumu parçalarken hıçkırdım.

Evde olmak istiyorum ama ev neresi, onu da bilmiyorum.

Belki de ev şart değil, sadece kendi istediğim bir yerde olmak istiyorum. İnsanların benim için istediği yerde değil.

Kıyafetime düşen birkaç damlayı silip doğruldum, yüzümü biraz daha suyla ıslattım ve gözlerimin kızarıklığı geçene kadar orada kaldım. Sonra ıslanan saç tutamlarımı, kazağımın yakalarını düzeltip lavabodan çıktım. Holün önünden geçerken kafamı kaldırdım ve bebek bakım kapısının ufak aralığını sadece bir saniye gördüm. Şaşkın soluğum havaya karışırken tökezleyerek geriye düştüm, saklanarak holün duvarına yaslandım.

"O neydi?" diye karanlığa doğru fısıldadım.

Orada gizlice öpüşenler gerçekten Doğa ile Rauf muydu?

DEVAM EDECEK.

Böyle bir durumu tahmin edeniniz olmuş muydu? Amaaaa hiç üzülmeyin, daha tahmin edemediğiniz neler neler olacak ahsjwjsjs

Birkaç gün içinde görüşürüz diye umuyorum!

💚🤎