11. SONSUZ KAÇIŞIN BAŞLANGICI.
Merhaba balımm!!!
Çok keyifle ve booool yorum katkılarınızla iyi okumalar!

11: SONSUZ KAÇIŞIN BAŞLANGICI.
Ben onun için ölecektim, Ayaz ölemezdi.
"Yalan söylüyorsun..."
Gözlerine bakıyorken dilimden dökülen ilk kelimeler bunlar oldu. Çünkü daha önce de yapmıştı, yalanlar söylemişti. Ablama hiç acımayacak derken, onu seviyor gibi yaparken, beni teselli ederken, Ayaz'a birini incitmeyi öğretirken... Yaptığı şey, hep yalan söylemek olmuştu.
Kerim'in gözleri kapandı ve bitmek bilmeyen kucaklaması devam ederken, "Sakin ol aşkım," diye fısıldadı. Neden, bu sözcüğü duyduğum ilk erkek o olmak zorundaydı? "Ben burada, yanındayım, sakin ol."
Sorun buydu ya zaten, hayatımda var olması. Gözlerimin üzerinde bir bulanık tabaka meydana geldi, böylelikle onun yüzünü seçemez oldum. İtişim kuvvetlensin isterken, "Ayaz nerede?" diye bir daha sordum. "Neden böyle bir şey söyledin? Nereden çıkardın, ne gördün sen, bana neden bunu yapıyorsun..."
Bileklerimdeki baskı acımasız bir sızıya dönüşünce beni tuttuğunu anlamış oldum ve ağzımdan kaçan inleme sonrası, hareketlilik sezdim. Kerim, "Doğru söylüyorum!" diye bağırırken, bir iri vücut onunla aramızdaki mesafede belirdi. Affan başını ona doğru çevirdi. "Bu nasıl bir oyun?"
Bileklerimi daha sertçe çektim ve tenim ellerinden sıyrıldığında önceliğim gerilemek oldu. Elimin tersiyle dudağımın kenarını sertçe silerken, Affan benim açtığım boşluğu doldurarak Kerim'in karşısında yer aldı. Söylediğinin doğru olduğuna bir küçük ihtimal verdim ve gözlerimdeki bakış kırıldı, yaşlar yanaklarımdan süzüldü.
"Oğlumu kaçırıp öldürdünüz!" Kerim Affan'ın üzerine hiddetle yaklaşınca, Affan burnunu çektirdi ve aralarındaki mesafeye korkusuzca baktı. "Ailen peşimize düştü, onu bulup benden aldı, öldürdü! Ayaz'ın bir suç işlediği kesin bile değilken... siz karşılık olarak onu öldürdünüz! Şimdi n'olacak söyleyeyim mi, hayatımın sonuna kadar cezalandırılmanız için elimden geleni yapacağım!"
Affan, "Gerile," dedi, sanki yakın durmasından tiksinmiş gibi. Kerim yutkunarak hiddetle savurduğu ellerini yanına indirdi. "Bu kadar yaklaşmadan da seni duyabiliyorum."
"Ne... Ne diye umarsız konuşuyorsun sen be?" Kerim bir adım daha gerileyip yüzünü bana döndü, yakınlaşmak için ellerini uzattı. "Manyak bu adamlar! Sana doğruyu söylüyorum! Ayaz kaçırıldı, ardından öldürürdü! Kızlarının intikamını aldılar, o adam güçlü ve karanlık birisi..."
Sırtım duvarla bütünleşene kadar uzaklaştım ve gözlerimi Affan'a doğrulttum. Etrafından damlalar aktığı yeşil gözlerime bakarken kafasını iki yana salladı. "Böyle bir şey olmadı, Lal."
Hem... neden olacaktı ki? Kalbimi vermem için Ayaz'ın yaşamasını şart koşmuştum, onu almak için Rusya'ya beraber gitmiştik. Fakat onun haberi yokken babası...
"Onun adı Milena," dedi Kerim ve vücudunu bir daha çevirdi, Affan'a sertçe yaklaşıp göğsünden itti. "Karım neden seninle? Onu da alıkoydunuz değil mi? Polise bunları da anlatacağım, ailemize bir karanlık gibi çöktüğünüzü söyleyeceğim... Benim güzel, biricik ailem..."
Kerim'i, onun üzerine yürüdükten birkaç saniye sonra misafir koltuğunda gördüm. Affan, burnunun dibine kadar girmiş olmasına tahammül edememiş gibi kafasını öne çıkarıp onun suratına gömdü ve Kerim bir küfür eşliğinde koridor sandalyelerinden birisine düştü. Tenin tene sert şekilde çarpma sesi kulaklarımda çınladı.
"Hak ettiğine bak," dedi Affan, elinin tersini burnuna koyup gözlerini kapatırken.
Kerim, "Ananı sikeceğim senin," dedi ve dudaklarından sızan kana dokunurken, gözlerini ona kaldırdı. "Karıma n'aptın, onu esir mi tutuyordun?"
Affan gözlerini açıp doğrudan sesi takip edince ben de başımı çevirdim. Az ilerideki oda kapısından önce bir polis memuru, ardından Güven ile Rauf çıktı. Gözleri üçümüz arasındaki mesafede dolaştı ve bir şeylerin yolunda gitmediği anlaşıldığında, "N'oluyor?" dedi polis.
Affan ellerini tekrar belinin iki yanına koyup sakince babasına baktı. "Ortaya çıkabilmek için çocuğunu saklamış."
İnanmayı çok istedim. Umutla da Kerim'e baktım. Ağzı ve gözlerini açmış, hayret içinde Affan'a bakıyordu.
Babası Güven, "Baştan sona detaylı bir ifade vermiş," dedi. "Oğlunun yanından kaçırıldığını... öldürüldüğünü düşündüğünü söylüyor." Güven geniş vücuduyla Kerim'in önüne kadar yürüyüp karşısında durdu. Çok düşünceli, bir o kadar da nefret dolu bakıyordu Kerim'e. "Özgür olabilmek için o piçi sakladın öyle mi? Bu şekilde artık siz de mağdursunuz."
Saklamak... ama nereye? Çevresinde güvenilir, iyi kimse yoktu. Oğlum hayattaysa onu kime vermişti ki? Kerim oturduğu yerde daha da sinirlenerek, "İfademde gördüğüm her şey yazıyor!" dedi. "Şahit oldum, oğlum kaçırıldı, öldürüldü! Siz çok güçlü bir adamsınız, yapamayacağınız şey yok, bunu polis arkadaşlar da biliyordur. Oğlumun kaybının araştırılmasını istiyorum!"
Polis memuru tüm bunları dinleyip, "İfadeniz teslim edildi," dedi. "Gerekenin yapılması için beklemeniz gerekir."
"Şikâyetçiyim," dedi Kerim ve dudağından sızan kanı silerek kalktı. Adamın tam karşısında yerini aldı. "Madem oğlum kızınızı öldürdü, siz de oğluma zarar vermediniz, o halde oğlumu sağ salim bulun, her şeyi kanıtlayın. Ayrıca şu herif bana vurdu, nereye şikâyet etmem gerekiyor."
Affan'a baktım. O kadar umurunda görünmüyordu ki, onun için yüzeye çıkan endişem kayboldu.
Rauf, Güven'in arkasından çıkıp Kerim'e yönelecekti ki, Güven elini önüne koyarak onu durdurdu. "Dur," dedi, düşük bir sesle. "Bir faydası olmayacak; dur. O bir oyun oynuyor madem, ben de o piçini bulup dünyayı onlara dar edeceğim."
Şimdi hepsinden kötü olan... Ayaz mı yani?
Polis memuru üç adamın arasına girdi ve önce Kerim'e bakıp, "Bu gece burada misafirsiniz," dedi. Sonra Güven ile Rauf'a döndü. "Sizler de misafirimizsiniz beyefendi. Arkadaşlar aşağıda ifadelerinizi alacak."
"Bu bir oyun!" dedi Rauf, polise. "Mağdur olmak, hapse girmemek için yapıyor ne yapıyorsa! Katil oğluna yardım ve yataklıktan tutuklanmalı!"
"Çocuğu bulmadan katil olduğundan emin olamıyoruz." Memur bunları tekrar tekrar açıklamaktan gibi sıkılmış görünüyordu. "Tarafları bir daha dinleyelim, savcılıktan gelen karara göre hareket edeceğiz."
Bir polis memuru daha odadan çıktı ve Rauf'un kulağına yaklaşıp bir şey söyledi. Gözlerimi onlardan çektim ve karşıma bakınca Affan'ın hareketsizce ilerisini izlediğini gördüm. Olaylara daha fazla katlanmak, seyirci olmak istemiyor gibi, bakmıyordu bile.
Ona vururken... başı dönmüş müydü acaba? Fakat bunu hiç yapmamış gibi öfkesiz, kibirsiz, sakin görünüyordu.
Babası, "Affan," diye seslendiğinde başım o adama döndü. Yolu yarılamış, oğluna yaklaşıyordu. "Niyetinin farkındasın oğlum, bu işten sıyrılmaya çalışıyorlar. O piçe bir şey olursa suçu bizim üstümüze yıkacak..."
"Ayaz," dedim daha da fazla dayanamayarak. "Onun adı Ayaz."
Adamın bakışları bana dokundu, onun kötücül duyguları Affan'ın aksine gözlerinden taşıyordu. Elindeki kabanı sıkıp, "Belki senin de haberin vardır bu oyundan," dedi. "Ölmemek için bir direnç mi bu? Geciktirmeye mi çalışıyorsun? Ama ben sana söyledim, oğlunu görmeni beklemem dedim."
Polis memuru kendisine yaklaşıp, "Aşağıya inelim," deyince gözlerini benden çekip Affan'a bir daha uzun uzun baktı ve koridorda ilerledi. Rauf onun arkasından giderken bana yakın yürüdü, gözleri Kerim ile aralıklı şekilde üzerimde dolandı. "Oğlunun öldüğüne inanmış gibi ağladın mı bir de?"
"Bazı gerçekleri bilmiyorum," dedim, yanağımı yavaşça silerek. "Ama bazılarını."
Burnunu kırıştırarak kısacık güldü ve koridordan ayrıldı. Diğer memur Kerim'e eşlik etmek istedi ama Kerim doğrudan üzerime yürüyünce, tiksintiyle geri çekildim. Beni bir daha kollarımdan tutarak, "Bana inanmalısın," dedi kelimelere bastırarak. "Ayaz'ı incittiler, öldürdüler!"
Neden, neden bunu yapıyor? Ölmekten daha beter acı çektiğimi görmüyor mu? "Böyle söyleme," dedim fısıldayarak. "Bir oyunsa kulağıma fısılda, söz veriyorum açığa çıkarmam! Şüpheye düşürdün beni, çok korkuyorum."
Gözlerinde tekrar o acılı bakış vardı ama o iyi yalan söyleyebilen birisiydi.
"Karımla yalnız kalmak istiyorum," diyerek polise döndü.
Off salak bu adam yaa.
Memur bize yaklaştı. "Gözaltı süreniz bittikten sonra, ancak."
Kerim o tavra tekrar büründü, sanki beni çok seviyormuş gibi sıcakkanlılıkla yüzümü kavradı. "Sabırsızlanıyorum, aşkım."
Bileğini tutup elini ittirdiğimde memurla beraber gerileyip koridora döndü. Uzaklaşırken yanından geçtiği Affan'la göz göze geldi. Kanattığı dudağını tutup kinlenmiş şekilde soludu. "Senden de şikâyetçi olacağım."
Affan ruhsuzca baş parmağını kaldırıp okey, gibisinden bir hareket yaptı.
Kerim'in yüzü kızardı ve memurla beraber köşeyi dönerken birkaç kez dönüp ona baktı. Koridorda yalnız kaldığımızda yüzümü buruşturup yanağımı, alnımı sildim. Pislik, evli olduğumuzu gösterecek diye bana dokunması şart mıydı?
Burada nefret duymadığım tek kişiye döndüm.
Affan gözlerini yummuş, burun kemerini sıkıyordu. Kerim'e o kadar kısacık anda, rahatça kafa atmıştı ki, hiç olmamış gibi geliyordu. Ayaz'ın öleceğini ima ettiğini hatırlıyordum ama... bu kalbimi veremezsem olurdu, henüz belli değildi. Uzanıp siyah ceketini üzerinden çıkardı ve gözlerini koridorda dolaştırıp bana çevirdi.
"Babam sana ne zaman beklemeyeceğini söyledi?"
Birkaç dakika önce ne konuşulduğunu anımsadım. Babasını yalnız bir kez gördüğümü sanıyordu. "Niye buna takıldın ki?" diye fısıldadım ve öksürerek boğazımdaki gıcıktan kurtuldum. "Baban Ayaz'ı bulup kaçırmadı değil mi? Belki öfkeli bir anında... ona zarar vermiştir."
Dış giysini koluna koyup bana doğru ağır bir adım attı. "Sen kalben safsın, aklen değil. Niyeti açık, anlamış olmalısın."
Onun sebebini anlamayacağı bir şekilde sustum. Savunmasızlık hali ruhuma dokundu ve göz pınarlarım ıslandı. Kendimi hafif, yumuşak bir duyguya sarınmış hissederek ellerime doğru baktım.
Ablamın dediği gibi dedi.
Hâlâ aynı mıyım? Demek hâlâ aynıyım.
"Aklen de safım belki," dedim.
"Hayır," dedi.
Dudağımın kenarını bir daha sildim. "Kurnaz mıyım? Öyle mi demek istedin?"
Ben bakmasam da o hâlâ bana bakıyorken, "Akıllısın," dedi.
Birisi bana güzel bir şey söylediğinde, beni takdir ettiğinde çok seviniyordum. "Harfleri hemen öğrendim, ondan mı anladın?" Ama ona da söylemiştim hızlı öğrenebileceğimi.
"Hayal dünyan geniş, zeki olmana yoruyorum," dedi.
Düşünceli şekilde ayaklarına baktım. Güzel bir çift ayakkabı giyiyordu. Hayal dünyam... Korku dünyamla başa çıkmanın tek yolu kendime bu hayal dünyasını kurmaktı.
Ama gerçekten hayalet görmüştüm. Periyi de.
Doğrulurken, "Lavaboya gitmek istiyorum," dedim.
Yanıma kısa sürede yürüyünce tek gidemeyeceğimi anladım. Ona bakarken rahatsız oluyordum, keşke Kerim bunu yapmasa, bana o aptal öpücükleri vermeseydi. Aptal, bir de Affan oradayken yapmıştı. Iyy, pislik.
Affan benim için kadınlar tuvaletini bulunca onu koridorda bekleterek içeriye girdim. Yüzümü buz gibi suya rağmen sabunladım, damlalar çenemde akarken aynaya baktım. Söylediklerinin etkisiyle ona karşı koyamamıştım, dudağımın sol kenarına dokunup çenemi sıktım. Bir gün âşık olurum umuduyla heves ettiğim şeylere bile dokunmuştu.
Eğer Affan yanılmıyorsa Ayaz'ı nereye saklamıştı?
Temiz peçetelerle çenemi, yüzümün yanlarını silip saçlarımı düzelttim. Çıktığımda Affan bana bakmadan yanımda yürüyüp eşlik etti. Alt kata indiğini görünce, "Nereye?" diye sordum.
Bakmadan, "Gidiyoruz," dedi.
Ayaklarımı yerde sabitledim. "Gitmiyorum, Kerim'i bekleyeceğim. Oğlumun yerini öğrenmek istiyorum."
Önümdeki basamakta durdu. "Sabah ancak çıkarlar."
"Olsun, beklerim."
Basamakları inmeye devam edince itiraz sesi çıkardım. "Araçta bekle," dedi.
Ona sorun çıkarmazdım, daha iyi bile olurdu. Burada kötü hissetmiştim. Soğuk havaya çıkınca Affan hızlandı ve aracın bize ait koltuklarına yerleştiğimizde biraz hareket etti. Beni kandırdığını sandığım kısa bir an oldu ama o aracı daha geniş, sessiz bir alana park edip geriye yaslandı.
Vücudumun farklı bölgelerindeki sızılarla beraber dönüp camdan dışarısına bakarken gözlerimi kapadım. Ellerim kalbimin üstünde birleşti. Ayaz'ı bulmayı umuyordum ama onu bulduktan sonra belki de kalbime veda edecektim. Gözlerimin ardında göğsümü bomboş görünce dudaklarım titredi.
Göz kapaklarım aralandığında aracın ön camına vuran yağmur damlalarını gördüm. Düşen çevre ışıkları damlaları parlatmıştı. Boynumdaki ağrıyla inleyip yanıma döndüm ama Affan'ı göremedim. Araçtaki yalnızlığım ilk birkaç saniye korkuttu ve gözlerim araç dışında, karanlıkta dolandı.
Kapıya uzanıp açmayı denedim. Kilitliydi.
Beni arabada bırakıp nereye gitti ki?
Kendimi güvensiz hissederek telefonu çıkardım, rehbere girdim, ona bir mesaj yazmaya başladım. Harfleri sırasıyla ezberlemiştim ama yazılışlarını karıştırıyordum, yine de aklımda kaldığınca yazdım.
Nepdeşin?
Mesajı doğru yazdığımdan emin şekilde gönderdim ve üzerinden saniye geçmeden kendime hayret ettim. Neden aramak aklıma gelmemişti ki? Daha önce bir kez uygulama üzerinden mesajlaşınca direkt onu düşünmüştüm. Cevap vermezse... arardım da belki.
Telefon ekranı parladı.
Yazılanları okumaya başladım. "Ge... o ı mıydı? Geı mı? Hayır, çok anlamsız... Gel mi yoksa? Geli, geliyorum mu demek acaba?" İkinci sözcüğe geçtim. "K ve o, sonra... p miydi mi? Kop olmaz, kork mu? Korkma mı?"
Harf sayısından kelimeleri tahmin ettim ve bir yumuşak sesle başımı çevirdim. Affan araca binerken rahatlayıp telefonu kapattım. Soğukla beraber üzerindeki yağmur damlaları da koltuğa düştü. Yüzüne ilgiyle baktığımda, silecekleri çalıştırıp poşeti bana uzattı. "Saat iki olmak üzere."
Poşeti alıp içine bakınca evdeki antibiyotiğimi gördüm, doğrusu bu yeni alınmıştı. Bir de su ile ambalajlı atıştırmalık vardı. Hepsini çıkarıp kucağıma bırakırken kendisine göz attım. Ceketini çıkarıyordu. "Antibiyotiğimde son bir tane kalmıştı," dedim.
"Yeni paketten bir tane iç, hepsini bitirme o zaman."
"Beni akıllıyım ya, o kadarını düşündüm."
Ama ilacı içmek için beklettim. Ben unutmuştum vakti geldiğini. Neden gidip almıştı ki? İçmeye devam edip etmediğimi de takip ediyordu. Başımı tekrar kendisine çevirdim, arkasına yaslanmış, ön camdan dışarısına bakıyordu. "Affan," dedim.
Dudaklarını ısırdı. "Evet?"
"Teşekkür ederim."
Başını arkaya doğru daha sert yaslayıp gözlerini kapattı. Zaten cevap da beklemiyordum, sessiz bir adamdı. Atıştırmalığı açtım ve tuzlu krakerden biraz yedim, kalanını onun dizine bıraktım. Suyu ilaçla içtikten sonra küçük poşeti kapatıp torpidoya bıraktım.
"Beni boşuna bekletiyorsun," dedi. "Sana yerini söylemeyecek."
"Nereden biliyorsun, belki söyler."
"Doğru, tahmin ettiğimden daha yakınsınız. Söyleyebilir."
İlacın uyku gibi yan etkisi vardı, onu izlerken göz kapaklarım düştü ve son gördüğüm onun nihayet başını bana çevirdiği oldu; ancak ben uykuya dalarken.
Nihayet diye düşündüm öyle mi? Ne nihayet Lal, neden nihayet?
Yağmur yoğunlaştığı için ara ara gözlerimi açarak baktım, eksiksiz bir uyku çekemedim. Gözümü açtığımda hep Affan'ın yüzünü gördüm, bana dönüktü. Gözleri bazen kapalıydı, bazen açık.
Tamamen uyandığımda Affan'ı ilk kez uyurken gördüm. Boynunu ağrıtacak bir pozisyonda, benden tarafa çevriliydi başı. Hafif aralık dudaklarından, sesli nefesler alıyordu. Arabanın loş ışığında yanakları kızarık, kirpikleri altın kahverengisinde görünüyordu. Aramızda duran ceketini alıp kalçamı koltuktan biraz ayırdım ve ceketi omuzlarından aşağıya bırakırken yüzüne yakından bakmış oldum.
Kalbimi kardeşine verirken orada olacak mıydı acaba?
Hiçbir şey hissettirmeyecek olmasına rağmen koluna dokunup ne kadar üşüdüğünü anlamaya çalıştım. Ceketi omzuyla koltuk arasına sıkıştırıp geri çekildim. Telefon ekranından saate baktım, sabahın yedisi olmuştu. Acaba ne zaman serbest kalırdı, gidip bir baksa mıydım?
"Affan," diye sessizce fısıldadım uyandırmak için.
Etkilenmeyince ikinci kez, "Affan," dedim ama uyurken... çok dingin duruyordu, sesimi yükseltemiyordum. "Affan, anahtarı verir misin çıkayım?"
Burnu kırıştı ve kirpikleri hareket etti. Gözleri açıldığında berrak amber hareler yumuşak bir bakışla beni karşıladı. "Lale," diye fısıldadı. Ayılması için biraz bekledim ve o da gözlerini kırptı, doğrularak etrafına baktı. "Sabah olmuş."
"Uykun varsa kaçmadan uyu ama anahtarı verir misin, çıkayım."
Sabah uyuşukluğundan kurtulmak için yüzünü bir iki kez ovaladı. "Tek gidemezsin."
"Kaçmayacağım."
"O seni kaçırabilir."
Esnerken ağzını kapattı ve kafasını arkaya yaslayıp dışarıya baktı. Ceketini giymeye başlayınca da eşlik ederek kürkümü kapattım, atkıma sarındım. Saçlarımı düzelttim ve o aşağıya inince parmak uçlarımla yanına koştum. Bana aldığı cam şişedeki su ile ağzını çalkalayıp uzağa, ağaçlık alana tükürdü. Kalanı içerken şişeye dudaklarını değdirmekten itinayla kaçındı.
Hıh.
Önüme döndüm ve aracı kilitleyip bana yetişmesi on saniyeyi bulmadı. Dünkü kata asansörle çıktık, Affan bir polis memurunu çevirdi ve o konuşurken ben başının arkasına baktım. Saçlarının belli belirsiz kıvrımları arasında yara görünmüyordu.
Köşeyi döndüğümüzde Kerim'i bir polisle gördüm ve dün geceki hissettirdikleri yüzünden yumruklarımı sıktım. O da gecikmeden bizi fark etti ve yanıma doğru gelirken, ben de kendisine birkaç adım ilerledim. "Nihayet!" diyerek bana bir daha coşkuyla uzanıyordu ki, polis onu tuttu.
Teşekkür ederim.
Kerim önce memura, ardından da arkama doğru Affan'a baktı. Benimle konuşurken bile ona bakıyordu. "Gittiğinden korktum aşkım," dedi.
Affan yaklaşırken kolu koluma sürtündü ve memura doğru, "Bu samimiyet emniyette yasal mı?" diye sordu.
"Efendim?" dedi Kerim.
Polis, "Güven Bey müdürün odasında, birazdan çıkacaktır," diye bilgilendirdi Affan'ı.
"Senin de haberin var değil mi?" dedi Kerim, Affan'ı baştan aşağıya süzerek. Vücut irilikleri benzese de Affan'ın boyu hepimizden uzundu. "Oğlumun kaçırıldığını biliyorsun? Karımı nasıl kandırıyorsun, neden dün geceden beri seninle?"
Onun için Affan'la bir arada olmam çok manasızdı, çünkü hiçbir şeyden haberi yoktu. Göğüs hizasına baktım, söylediklerim de ciddiydim. Onun kalbini vermesini istiyordum.
Memura, "Artık yalnız konuşabilir miyiz?" diye sordum.
Polis Affan ile Kerim'e bir göz attı, kavga etmelerinden endişe duyuyor gibiydi. "Beyefendi ayrılabilir."
Kerim, memura göz kırptı. "Teşekkür ederim." Üstündeki kabanı düzeltip bana tamamen yaklaştı. "Eve gidelim."
Eve gitmek mi? Her şey bu kadar hızlı mı değişmişti? Hiçbir şeyden haberi yoktu, ailesi beni bırakmazdı.
Affan omzunu, yakınımızdaki duvara yaslayıp Kerim'i baştan aşağıya umarsızca süzdü. "Hayal dünyandan çık."
Kerim sinirli bir adamdı, Affan'dan da hiç hazzetmemişti. Omzu üstünden ona bir daha bakıp, "Efendim?" dedi. Uzaklaşan memura baktı. "Karımı almadan gideceğimi mi düşünüyorsun?"
"Lal,'i" dedi Affan.
Kerim kaşlarını kaldırıp bir daha bana döndü. Gerçek ismimi paylaşmama dün de inanamamıştı. Yalnız konuşmamız gerektiğinden emin olarak, "Bunun ayrılacağı yok," dedi. "Aşağıya inelim. Neler oldu, sorun ne anlatırsın canım."
Anlıyordu, elbette her bir sevgi sözcüğünün beni ne kadar rahatsız ettiğini. Affan'a dönüp, "Sen yanımızdayken Ayaz'ın yerini söylemez," dedim.
Kerim'de, "Ayaz'ı öldürdüler!" dedi, acımasızca.
Yalansa bile... nasıl böyle kolayca söyleyebiliyordu?
"Kaçırıldıysa öldüğünden nasıl eminsin?" diye sordu Affan.
Kerim, "Başka ne yapacaksınız?" dedi. "İntikam almak istediniz."
"Yani, oğlunun kız kardeşimi öldürdüğünü doğruluyorsun?"
Her şeyi bizden daha iyi bilen Kerim'e baktık ve o sessizce nefesler alıp, "Karımla konuşmalıyım," dedi. Beni kolumdan, sevgi dolu şekilde tuttu. "Seni korkuttular mı? Merak etme, hiçbir şey yapamazlar."
Ne kadar iyi biliyor oyun oynamayı. Hayrette bırakmıyor, daha önce de gördüm ama bu benzerlik içimi yakıyordu. Onun beni çevirişine eşlik ettim ve arkamı dönüp yürürken kolumu kendime çektim. Fark edip kulağıma doğru tısladı. "Kes şunu Lal! Yüz ifaden her şeyi mahvediyor."
İstemeden arkamı dönüp Affan'a baktım. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir omzu hâlâ duvara yaslıyken bizi izliyordu. Eskiden iyiliğin ya da kötülüğün görünür olduğunu, öfkenin ya da kıskançlığın sezildiğini, en tehlikeli duyguların da büyük yaşanan duygular olduğunu düşünürdüm. Fakat, Affan'a bakıp hiçbir şey göremedikçe görünür olmayan duyguların tehlikesini hissediyordum.
Alt kata indiğimizde Kerim beni dar bir koridora sıkıştırdı, ardından bir kapı açtı. Kendimi küçük bir temizlik odasında buldum ve o etrafı gözetleyip kapıyı kapatırken bana döndü. Çehresini gördüğüm an kaldırdığım elimi sertçe yüzüne geçirdim ve tokadımın tendeki sesi dalgalanırken, şok olmuş şekilde yanağını tuttu.
O kendine gelmeden göğsünden itip uzaklaştırdım. "Bir daha sakın, sakın beni öpme!" Bir de dudağımın kenarından, ancak âşık olduğum birisinin yapmasını isteyeceğim kadar özel bir yerden.
Histerik bir ses çıkardı ve beni baştan aşağıya süzüp yanağından sonra dudak kenarındaki yaraya dokundu. Affan'ın kafa darbesi dudağını patlatmıştı. "Aptal mısın Lale? Aşık bir eş gibi davranmaya çalışıyordum! Rastgele öptüm işte, özlem doluymuş gibi davrandım!"
Son dört yılı beraber yaşamıştık. Daha önce yanağımdan bile öptüğü olmamıştı. Birbirimizin odasına doğru dürüst girmemiştik. "Senin, eşimin beni bırakıp gittiğini düşünüyorlar," dedim. "Sence aşkına inanırlar mı?"
Gözlerini yüzümde, dudaklarımda gezdirdi. "Öpücüğümden bu kadar etkilendiysen neden olmasın?"
"Efendim?" dedim, ciddiyetsizliğine hayret duyarak. "Eğlenmeye mi başladın? Ne hoş? Ayaz ölmüşken öyle mi? Ayrıca ıyy yani, ben senden hayatta etkilenmem."
"Seni bıraktığımı düşündülerse, şimdi de seni almaya geldiğimi düşünürler." Beni bir daha, vücudumun eninden uzunluğuna kadar inceledi. "Ayaz meselesine gelirsek de... Kimse oğlumu yanımdan alıp öldüremez, bunu sen de biliyorsun."
Bedenimdeki rahatlama dudaklarımdan bir nefes olarak sızdı. Gözlerimi birkaç saniye yumup kalbimi tuttum. "Söyledikleri gibi, onu sakladın mı?"
"Evet," diye fısıldarken bana doğru alçaldı. "Ama yerini sana da söylemeyeceğim. Belli ki düşmanlarımızla aran çok sıkı, şimdi sen anlat neler olduğunu."
Her şeyden önce... "O gün neler oldu?" diye sordum. "Gerçekten Ayaz mı yapmış? Nasıl şahit oldun, ne biliyorsun?"
"Önce sen dökül," dedi, gözlerinin kenarları merakla kısılmıştı. "Neler oluyor? Neden o piçin yanındasın? Seni bulmalarını, peşine düşmelerini anladım da... Ayaz'ın seninle olmadığı açıkken neden hâlâ bırakmadılar?"
Ona da anlaşmamızdan bahsetmeli miydim? Bu henüz bir sırdı, kabullendiğim şey yasal bile değildi.
"Ayaz'ın yerini söyle," dedim, yalnızlığını ve neler yaşadığını düşünerek. "Onu kurtarabilirim, fakat önce onu görmem kaydıyla."
Küçümseyerek, "Sen mi yapacaksın?" dedi. "Oğlumu sen mi kurtaracaksın? Neden annesi olmadığını söyleyip kendini kurtarmadın?"
"O benim tek yakınım, o benim kalbim," dedim, sinirlenerek. Ayaz, ondan çok benim parçamdı. "Onun sağlığı, iyiliği için her şeyi yaparım. O ve ailesi... güçlü insanlar, tek başına Ayaz'ı koruyamazsın."
"Ben yapamam ama sen yaparsın öyle mi?" dedi, ne hakkında konuştuğumu anlamıyordu, tabii ki. "Onları şikâyet ettim, ifade verdiler. Ayaz meydana çıkana kadar ne polis ne de onlar bize hiçbir şey yapamaz."
Kalbim... Kalp uyum testim çok yakında çıkacaktı, eğer uyumlu çıkarsa Ayaz'ı görmem umurlarında olmayacaktı.
"Ayaz'a bir şey yapmayacaklar, suçu ben üstleneceğim." Gözlerimin önüne yeniden göğüs kafesimin boşluğu geldi.
"Anlamadım? Suçu üstlenip Ayaz'ı mı kurtaracaksın? Peki sen aptal mısın? Olay yeri, parmak izi diye bir şey var..." bu saflığımla başa çıkarmıyormuş gibi acımayla baktı bana. "Ayrıca adamlar gerçeğin farkında, Ayaz'ı istiyorlar. Ve ben Ayaz'ı asla vermem. Bir daha görmeme pahasına bile saklayacağım oğlumu."
Midemde bir sıkı düğüm oluştu. "Güvenilir kimsen yok, kime verdin Ayaz'ı?"
Dudakları kıvrılınca bir daha tokat atmak istedim.
"O adam senin gerçek adını nereden biliyor?" diye sordu, gerçeği kendine saklayarak. "Bu bizim sırrımızdı Lale. Sırrımız. Ne kadar süredir onunlasın, bunları paylaştın. Sana kötü mü davrandılar, hakkındaki gerçekleri öğrenmek için işkence mi yaptılar?"
Kulaklarımdan duman çıkaracak kadar sinirlendim. "Affan öyle bir şey yapmaz! Bana harfleri öğrettiği bir defterim var, orada adımı yazmıştım, o da görünce anladı..."
Ellerini iki yana açtı. "Harfleri mi öğretti? Ne diyorsun kızım sen? Yine o hayal dünyana mı geçiş yaptın? Uzun süredir ilaç da kullanmıyorsun oysaki..."
Bir suratıma karşı gülmediği kalmıştı. Canımın acımadığı birkaç anımla böyle alay etmesi gözlerimi doldurdu. "O hayal dünyası değil. Gerçek. Affan bana harfleri öğretti. Senin adını bile yazabilirim ama yazmam." Iyy. "Kendimden başka bir tek onun adını yazıyorum, bir de Ayaz'ın?"
"Ne diyorsun sen?" Alaycılığının yerinde yeller esti, beni daha dikkatle inceledi. "Yukarıdaki o adam mı sana harfleri öğretti? Arkadaş mısınız siz, anlayamadım şu an?"
"Niye sen soru soruyorsun ki?" dedim, Affan'dan daha fazla söz etmek istemeyerek. "Ben sana soruyorum, Ayaz nerede? Sağlığı yerinde mi, ne durumda? Beni soruyor mu, özlüyor mu?"
Beni aydınlatmaya hiç niyeti yoktu. "Ayaz seni ne zaman özledi ki? Onu tanımıyormuş gibi konuşma."
"Sanki... sanki seni özlüyor!" diye karşılık verdim.
"Özlemesin. Hayatta kalsın yeter. Bunun için de saklanması lazım."
Ses yükselterek, "Ama nerede?" diye sordum. "Onu son bir kez olsun görmem gerekir, çok çok özledim."
"Tatlım," diyerek başımı sever gibi okşadı. "Bir süre çocuğumuzun yokluğuna alışsan iyi olur."
"Bana dokunmayı kes. İçim bulanıyor." Midem hatta.
"Belki hoşuma gitmeye başlamıştır."
Alan daha da daralmış gibi hissettim. Etrafımda dönerek arkamdaki kapıyı açtım ve kendimi direkt koridora attım. Alay ediyordu ama o, benim çok sevdiğim kardeşime aşık davrandıktan sonra bana bunu söyleyemezdi.
Dar alandan geçip polis yoğunluğunun olduğu koridora geçince Affan'ı hemen gördüm. Hemen arkamızdan mı inmişti, bir süredir mi buradaydı, bilmiyordum. Duvara yaslanmış, atkım ile beremi tutarak bana bakıyordu. Heyecanımın üstesinden gelmeye çalışırken bana doğru yaklaşıp, "Boynuna bakayım," dedi.
"Boynum mu?" dedim ama cevap vermeden kürkümün yakasına uzandı, kibarca ayırıp başını biraz eğerek baktıktan sonra bir nefes verip giysimi bıraktı. "Artık gidiyoruz."
Kerim Ayaz'ın yerini söylemeye niyetli görünmüyordu, acaba Affan ve ailesi ondan öğrenebilir miydi? Ben kime ne söylemeliydim, hangi tarafı tutmalıydım? "Oğlumu görmek istiyorum," dedim ayağımı yere vurarak. "Kerim neyi doğru, neyi yanlış söylüyor bilmiyorum. Lütfen oğlumu bulur musun?"
"Oğlunu bulmamız öleceğin anlamına geliyor, biliyorsun değil mi?"
"Baban için bunun bir önemi yok, en azından... Ayaz'ı göreyim istiyorum. Hem, günler oldu, test sonuçları ne zaman çıkacak?"
"Bir yığın test, zaman alıyor," dedi ve gözleri omuz hizamın arkasına kayınca kimi gördüğünü tahmin ettim. Kerim'in varlığını sezdim ve aynı zamanda sağ tarafımdan yaklaşıp sol kolumun etrafından doğru çevreledi beni. "Karımı artık esir tutamazsınız. Onu alıp gideceğim. Bize bir şey olursa da sizden bilinecek, haberiniz olsun."
Affan'ın gözleri omuzlarımdan aşağıya düşüp Kerim'in vücudumda sıkışan kollarımda oyalandı. "Aslında Lal haklı," dedi, sessizce.
Kerim gerildi. "Ne diyorsun? Ayrıca neden karımla arkadaşıymış gibi konuşuyorsun?"
Affan gözlerini yüz hizamda oyaladı. "Gerçekten haklısın, onunkini denemeliyiz."
Kalbinden mi bahsediyor?
Kerim bir şeylerin kendinden bağımsız olduğunu fark ederek sorgulayıcı gözlerini üzerime çevirdi ama ben ilerime, buraya yaklaşan adamlara bakıyordum. Affan'ın babası ile Rauf gergin şekilde, konuşarak buraya yürüyorlardı. Bu kadar adamın ve bilinmezliğin içinde stresim çoğaldı, Affan'a bir adım yaklaştım.
"Milena'yı alıp gidiyorum," dedi Kerim, onları gördüğünde. "Polislerden de koruma talep ettim, bize bir şey olursa başınız yanar."
Kerim bir yanıt beklemeden geçmeyi denedi ama Affan adımını ileriye atarak Kerim'in önüne geçince göz göze geldiler. Vücudumu onun bedeninden biraz daha sıyırırken, "Senin amacın ne?" dedi Kerim, kafası karışmış görünerek. "Anlamıyorum, Milena'dan ne istiyorsunuz? Karımı bu zamana kadar alıkoymuşsunuz, sizden şikâyetçi olmalı. Sen hâlâ onunla buradan çıkabileceğini mi düşünüyorsun?
"Bir de sana cevap mı vereceğim?" dedi Affan.
"Oğlum," dedi babası ve Affan'a yaklaştı. "Çocuğunun yerini bildiğini düşünüyorduk ama belli ki kadın bilmiyor, artık kalmasının bir anlamı yok."
Affan'ın yüzü babasına döndü. "Öyle mi?"
"Evet," dedi babası, gözlerimin içine bakarak. "Buradan, polislerin içinden kadını alıp gidemeyiz, bir kez bağırması yeter."
Affan beni alıp götürse bağırmayacağımı bu adam da biliyordu, bir anlaşmamız vardı. Yoksa vaz mı geçmişti? Veyahut başka bir amacı mı vardı?
Affan, "Ne diyorsun?" dedi, yüzüne yaklaşıp, alçak bir tonda.
Babası, "Etrafta çok fazla polis var," dedi.
"Sanki üstesinden gelemeyeceğin şeyler," dedi Affan. "Senin yapamayacağın şey mi var?"
"Sana laf dinletmek haricinde, hiçbir şey yok tabi," dedi adam, kızar gibi. "Dikkat çekmemize gerek yok," diye devam etti. "Düşünmem lazım."
Affan burnundan nefes alarak yüzünü koridora çevirdi ve Kerim vücudumu daha da sıkıştırarak, "Zaten canlarımız çok yanıyor," dedi. "Birbirimizi daha fazla üzmeyelim."
Bedenimi kendisiyle beraber hareket etmeye zorladığında kafam karışmış şekilde adımladım. Başımı kaldırıp onun rahatlamış yüzüne, sonra da yürürken omzumun üstünden arkama baktım. Babası ellerini onun omzuna koymuş, alçak sesle bir şeyler söylerken Affan bana doğru bakıyordu.
Alt kata inerken hâlâ uzaklaştığıma inanamadım. Ne olacaktı? Yoksa test sonuçları çıkmış, kalbim uyuşmamış mıydı? Artık umurlarında değil miydim, doğrudan Ayaz'ı mı bulup inciteceklerdi?
Hem Ayaz olmadan, hem... bu kadar yalnızken n'apacağım şimdi?
Binadan ayrılınca sabah güneşi gözlerimi yaktı, Kerim nihayet ellerini üzerimden çekti. Dirseğimle koluna vurdum ve kendime sarılarak onu takip ettim. Biraz yürüyüp Affan'ın aracının yanından geçerken yavaşladım, bunun üzerine kolumu bir daha tuttu. "Hadi, peşimize düşmeden gidelim."
"Nereye gideceğiz ki? Ayaz'ın yanına mı?"
"Hâlâ Ayaz diyorsun..."
Beni, tanıdığım o arabaya sürükledi ve şoför koltuğunda Emir'i gördüm. Onu, arabayı, Kerim'le gidecek olmamızı düşününce hayatımın geri döndüğünü hissettim. Kerim, direksiyonda uyuyakalan Emir'i uyandırmak için cama sertçe vurdu ve birkaç tıklatmadan sonra Emir gözlerini açıp sırasıyla bize baktı. Esneyerek kapıları araladı. Kerim yanına yerleşirken ben de arka koltuğa oturdum.
Emir önce ona, ardından aynaların üstünden bana baktı. Kerim'e şaşırtıcı bir düşkünlüğü vardı, benden de hiç hoşlanmazdı. Geriye yaslanıp kollarımı kendime sararken, "Merhaba," dedi. "Seni almayı başarmış."
"Mutluluktan ölüyor olmalısın," dedim.
"Aynen."
Sabırsız bir soluk verip daha yumuşak bir ses kullanarak, "Sen Ayaz'ın yerini biliyor musun?" diye sordum.
Bunun üzerine Kerim'e döndü. "Ona söylemedin mi? Öldüğünü bilmiyor mu?"
Bir de onu tembihlemişti. "Yalandan bahsetmiyorum, gerçeği soruyorum," dedim.
"Bu bir gerçek değil mi?" dedi Kerim'e.
Kerim ona bir yan bakış atıp, "Arabayı kullan," dedi.
Emir beni yeniden yoklayıp aracı çalıştırınca Ayaz'la ilgili endişelerim çoğaldı. Ayaz'ı sakladığını itiraf etmişti ama altında başka bir sır gizliyor, yalan söylüyor olabilir miydi? Koltukta ileriye kayıp, "Kerim," diye fısıldadım. "Söylemen için ne yapmamı istiyorsun? Rica edebilirim, gerçekten. Sana kaba davrandıysam özür de dilerim."
Emir'den alaycı gülüş fırlarken, Kerim'de şöyle bir bana baktı. Dudakları kıvrılmıştı. "Bazen çok komik ve tatlı oluyorsun."
"Çort vozmi, zdohni!"
Gülümsemesi soldu. "Ölmemi istiyorsun öyle mi? Sen nankörün ta kendisisin! Ben ölürsem yapayalnız kalacaksın, nefes aldığını bilen kimse olmayacak, günlerce kimseyle konuşamayacaksın... Ben olmasam, böyle olacaksın!"
Konuşması bir bağırmaya, azarlamaya dönüşünce nefesi tüm yüzümde hissedildi. Emir ona, "Sakin ol," diyerek araya girerken, gözlerimi hiç kırpmadan durmaya çalıştım. Çünkü gözyaşlarımı, onların bakmadığı ilk müsait anda silecektim.
Ağlamamın ilk sebebi, söylediklerinin doğru olmasıydı. İkinci sebebi, yalnızlığıma ortak olan insanın, nefret ettiğim biri olmasıydı.
Kendimi geri kaydırıp adeta camla bütünleştim. Onlardan gizleyerek göz kenarlarımı sildim. Beni nankörlükle suçluyordu, yıllarca onun ve Ayaz'ın yanında, üçüncü bir kişi olduğum için kimsesizliğimi biliyordu.
Onun canını bir kez olsun yakmak istiyorum, gözlerimle de bunu görmek istiyorum.
Tek hayalim buydu, işte o kadar canımı acıtmıştı.
Araba yol alırken üçümüz de sessiz kaldık. Yoğunlaşan gerginliğim karnımı ağrıttı. Çevredeki benzerliğe şahit olunca eve yaklaştığımızı anladım. Yağmur yüzünden bulutlar kapkara, güneş ise görünmezdi. Araziye yaklaşınca yavaşladık ve Emir aracı durdurunca Kerim'e döndü. "Takip edilmedik. Gerçekten peşimizi bırakırlar mı?"
"Hiç sanmıyorum," dedi Kerim. "Fakat henüz bir atakta bulunmazlar, polislerin gözü onların da üstünde, şimdi."
"İyi diyorsun canım da... O adam kimden korksun, eski general."
Burnumu çekerek istemeden, "Kim?" diye sordum.
"Kim olacak?" dedi Kerim. "Güven Koral."
"Koral... soyadları mı?"
"Bilmiyor musun, oğullarıyla da pek sıkı fıkıydın."
İkisi de araçtan inince ben de arkalarından ilerledim. Bu sırada Emir, "Affan mı?" diyerek soru doğrulattı ona. "Milena onunla mıymış?"
"Evet, birlikte geldiler." Eve kadar ulaşınca Emir cebinden bir anahtar çıkardı, kapıyı sonuna dek açtı. "Adam esir tutmuş ama Milena pek şey anlatmıyor."
Eşikten geçerken gözlerim duvarların arasında sıkışmış holde dolandı. Burada aldığım haberi, Rauf'un eve gelişini, Ayaz'ın defalarca buradan geçişini hatırladım. Kapı kapanıp doğrudan oturma salonuna geçerlerken, "Adamı gördüm, gece arabada beraber beklediler," dedi Emir. "Gece boyunca da karını izledi."
Kerim'le aynı anda ona döndük.
"Nasıl yani?" dedi Kerim.
Gece uykumu ve gözlerimi açtığım anları düşündüm. Affan'ı birkaç kez uyanık ve bana bakarken görmüştüm.
"Otoparktaydı araba, Milena'yı görünce izledim onları. Bildiğin izledi işte, birkaç kez saçını falan düzeltti hatta."
İkisinin de bakışları bana döndü. Hiç de aldırış etmedim onlara ve Affan'ın bakışlarını düşünmeye devam ederek dudaklarımı ısırdım.
"Sapık mı bu?" dedi Kerim, bana.
"Ne diyorsun be?" dedim hakarete uğramış gibi hissederek. "Çabuk lafını geri al!"
Kerim, "N'oluyor be?" dedi. "Elin manyağını neden savunuyorsun?"
"Bırakın şimdi bunları," dedi Emir. "Nasıl birisi bu adam, onu söyle."
"Lafını geri al," diyerek araya girdim. Bir tane daha tokat atardım yoksa.
"Hakkında pek bir şey bulamamıştım," dedi Kerim, önüne dönüp dış kıyafetini çıkarırken. "Kardeşlerin en büyüğü işte. Yurt dışında okumuş, okulunu ikincilikle falan bitirmiş. Bir ay önce de bir kaza geçirmiş..."
"Ne kazası?" diye sordu Emir.
"İşte onu bilmiyorum," dedi Kerim, evi inceleyip gözlerini bana dikti. "Trafik kazası sandım ama bilgi yok, kazaya ait herhangi bir görüntü de." Göz kırptı. "Hastanede uzun süre geçirince basına öyle servis edilmiş." Bana yöneltti sonraki soruyu. "Sen biliyor musun?"
"Kazayı mı?"
"Herhalde, neyden bahsediyoruz..." Koltuğa otururken azarlandım. Pislik.
"Ne kazası olduğunu bilmiyorum," dedim. Hafızasını ve sağlık durumunu anlatmadım, Affan rahatsız olurdu belki.
Emir'e dönerken, "Dudağımı patlattı orospu çocuğu," dedi ve Emir'de onun yüzünü incelemek için koltuğa yaklaştı. "Görmüştüm, niye oldu bu?"
"Bu lafını da geri al," dedim.
İkisi de bana dönünce burnumdan soludum ama öfkemi göstermekten kaçındım. Bana zarar vermelerini de istemiyordum.
"Ne bileyim, hayvan gibi bir anda kafasını gömdü yüzüme. Karımı çok özlediğimden, biricik ailemden bahsediyordum..." gülmeye başlayınca Emir'de ona eşlik etti. "Ama... rahatsız edici bir herif, çok sinsi, belli. Ne yapacağını kestiremediğin cinsten birisi. O yüzden başımızın belası olur mu, anlamıyorum."
"Amma da yakışıklı herifti," dedi Emir.
Kerim, "Başlama yine," dedi.
Emir sırıtarak onun yanına otururken Kerim bir daha bana baktı. "Anlat bakalım, başına neler geldi?"
"Ayaz'ın yerini söylemeden sana tek bir şey anlatmam."
Kerim yanaklarını şişirip ofladı. Çok yorgundu, saç ve sakallarını ilk kez bu kadar uzun görüyordum. "Söyleme Milena, sana ne olduğunu çok da merak etmiyorum zaten. Fakat... ablanın hatırına, senin için endişelendim."
Başım yana eğildi ve kapı çerçevesini ne kadar sıkı tuttuğumu gördüm. "Ablam çok umurundaydı ya sanki..."
Bu kez de bana, "Başlama yine!" dedi, kızgınca.
Öksürerek arkamı döndüm, hem onun hem de kendimin ona duyduğu öfkeye daha fazla dayanamadan üst kata çıktım. Ayaz'ın odasına girip yatağına oturdum. İtilmiş gibi yastığına düştüm, odasını izledim. Bu evi hiçbir zaman sevmemiştim. Karanlık ve bunaltıcı bulmuştum. Yeniden buradaydım, tek tesellim de yoktu. Şimdi n'apacaktım ben?
Ayaz olmadan, neden Kerim'le birlikte yaşayacaktım ki. Bizi bir arada tutan yalnız oydu.
Fakat... gitsem nereye ki? Gerçekten nereye? Hiçbir yer yok. Kimse yok.
Telefonumu çıkarıp ekranıma baktım. Elbette arama yoktu, ya da mesaj. Yatağa bırakıp kendi etrafımda döndüm, dolan gözlerimi yastığa bastırdım. Haksızlık. Doğduğumdan beri yaşadığım her an, bana haksızlık.
Kendimi bitkin ve çok üzgün hissederek gözlerimi yumdum. Ne zaman uyuyacağımı, ya da uykudan uyanacağımı bilmiyordum. Bu sebepten ne uyuya kalmama ne de uyandığımda evdeki karanlığa şaşırmadım. Bu eve o kadar ait hissetmiyordum ki, yataktan kalkarken hâlâ kürküm üzerimdeydi.
Camdan dışarısına bakılırsa akşam olmak, güneş ufukta düşmek üzereydi. Saatler geçmişti ama demek kimse gelip beni almamıştı, zaten... kim alacaktı ki?
Geniş hole çıktım, sesleri takip ederek indim. Mutfaktalardı, masada oturmuş yemek yerken konuşuyorlardı. Bir şarap şişesi açmışlardı, bunca hafta sonra evde ne yemeği bulmuşlardı ki? Kendime bardak indirip su koyarken, "Bir şeyler ye," dedi Kerim, sakin sesle. "Dün geceden beri açsındır kesin."
Omzum üstünden ne yediklerine baktım. Masada pizza dilimleri vardı, belki buzluktan çıkarmışlardı. Karnım gurulduyor olsa da o üzüntü hissi yüzünden iştahım kapalıydı. Zaten son günlerim hep böyleydi. "Ayaz'ın yerini söylersen yerim," dedim.
Koca dilimi ağzına sokarken gözleri parladı. "Yeme Milena, bunun için mi söyleyeceğim?"
Emir onun aksine, "Ye," diyerek gözlerini üzerimde gezdirdi. "İyi görünmüyorsun, sana kötü mü davrandılar? Gerçi... eziyet edilmiş gibi görünmüyorsun."
"Ne eziyeti ya." Yanaklarımı şişirerek elimdeki su bardağına baktım. "Gerçi birisi ruhunu şeytana satmış, abartarak söylüyorum tabi ama o hali bile sizden iyidir."
"İki kişiyle miydin?"
"Ayaz'ın yerini söylersen ben de sana anlatırım." Gerçi ona Affan'ı anlatmazdım, Yalın'dan da biraz bahsederdim, belki de yalan söylerdim.
Kerim ciddileşen ses tonunda, "Lal," dedi. "Oğlumu sağlığı ve yaşaması için koruyorum. Aynı zamanda kendimizi de. Öğrenmek seni de zor durumda bırakır, ayrıca onları öldüğüne inandırmamız gerekiyor."
"Bilmediğin şeyler var," dedim alçak sesimle. "Ayaz'ı son kez görmeye ihtiyacım var, ona doya doya sarılmak istiyorum. Hem... Affan ve ailesi öldüğüne inanmadı ki."
Çenesini sıkıp şaraptan biraz içti. "O piçe de ayar oldum zaten, hemen anladı ne yaptığımı. Fakat yaşadığını da, Ayaz'ı bulmadan kanıtlayamazlar, o yüzden şimdilik güvendeyiz."
Ayaz'ı ne kadar geç görürsem ben de o kadar geç mi ölürdüm?
"Peki oğlunu özlemeyecek misin?" diye sordum bir umutla.
"Şu an dahi özlüyorum," dedi, keyfi tamamen kaçmıştı. "Ama sağlığı, güvenliği her şeyden önemli. İyi olduğunu bilmek yetmiyor mu Milena?"
"Onu son kez görmeme bile izin vermedin!" diye ses yükselttim. "Hâlâ o günü anlatmıyor, beni bu korkunç eve getiriyorsun, onun yerini bilmeme bile izin vermiyorsun! İyi olduğunu bilmek nasıl yetsin, o benim oğlum!"
"O senin oğlun değil!" diye bağırınca Emir'de pizzasını bırakıp ikimize göz attı. "Bıktım şu savunmandan! Sana göz yumdum, annesi gibi davranmana, bizimle kalmana izin verdim ama gerçekten bıktırdın!"
"O zaman onun annesini öldürmeseydin!" diye acıyla çığlık attım. "Almasaydın onu benden! Ne kadar acı çektiğini bile bile... sebep olmasaydın yaşananlara!"
Sandalyesini bir hışımda itip doğruldu. "Defalarca konuştuk, başlangıçta hiçbir şey bilmiyordum! Öğrenince de engel olamadım ona!"
"Yalan!" dedim titremeye başlarken. "Onu aldın benden, kız kardeşimi aldın benden! Senin yüzünden acılar içinde öldü!"
"Ayperi'yi ben öldürmedim! Böyle olmasını istemedim!"
"Yalancı!"
Üzerime doğru adım attığını görünce son görüştüğümüzde boynumu nasıl acıttığını hatırlayıp korkuyla elimdeki bardağı ona doğru fırlattım. Başını eğip son anda bardağın duvara kendisine çarpmasına engel oldu. Duvara çarpıp parçalanarak yerde gürültü çıkaran bardağa baktıktan sonra gözlerini tekrar bana çevirdi.
Arkamı döndüm ve o peşimden gelirken körlemesine koştum.
Basamakları adeta uçarak, takılarak çıktım ve kendimi Ayaz'ın odasına atarken, Emir'in, "Bırak," diyen sesini aşağıdan duydum. Kapıyı kapatıp vücudumu hemen yasladım ve göğsüm hızla inip kalkarken, içime doğru hıçkırdım. "Yukarı çıkıp n'apacaksın sanki, vuracak halin yok ya."
"Sabahtan beri beni nasıl sinir ediyor!" Sanki duymam için bağırıyordu. "Sabah da tokat attı bana, neymiş, öpmüşüm onu..."
"Onu öptün mü?"
"Aşık, özlem dolu bir koca gibi davranıyordum!" Yürüyüş sesleri azalınca beni takip etmekten vazgeçtiğini düşündüm. Soluğumun ve nabzımın sesi, kulaklarımda adeta yaşıyordu. "Ona bakmaktan başka ne yaptım ki böyle nankörlük yapıyor?"
Her şeyin sebebi oydu. Ormanda yaşananların. O kazanın ya da cinayetin; yeri asla dolmayacak kaybın. Yakarmıştım, Ayaz'ı ava götürmemesi için çırpınmıştım. Öğrendiği her şeyi taklit ettiğini söylemiştim.
Kalpsizin biriydi işte, hiç kulak asmamıştı. Onun yüzünden... bende kalpsiz kalacaktım.
Biraz daha sesleri dinledim, uzaklaştıklarını anlayınca kapıyı açıp aşağıya baktım. Görünürde yoktular. Çıkıp kendi odama girdim, kapıyı kilitleyerek etrafımı inceledim. Dolaplar o gün bıraktığım gibi açıktı, kıyafetlerim eksikti; hepsi Affan'da kalmıştı.
Bence... onu arayıp kıyafetlerimi, özel eşyalarımı isteyebilirdim.
Fakat o getirmezdi.
Camı açtım, odayı havalandırıp etrafı ilgisizce topladım. Pes etmemiştim, Kerim'e tekrar soracaktım, bir şekilde ikna etmeye çalışacaktım. "Gitmek istiyorum, Ayaz yokken burada n'apacağım ama nereye gideceğim ki? Param bile yok. Ayrıca kimseye de güvenmem ki ben." Yatağıma oturdum. "Müjgan'ın numarası Kerim'de var mı acaba? Belki onun evine gidebilirim ama... o beni niye istesin ki?"
İşaret parmaklarımı göz pınarlarıma bastırdım. "Ağlamayacağım."
Boğazım sessiz hıçkırıklara teslim oldu.
"Kitaplarım, defterim, kalemim de orada kaldı, öpüştüklerini okuyacaktım oysaki..."
Kürkümü çıkarıp kenara bıraktım ve yüzümü yıkamak için kalktım. Oda banyosunda oyalanmadan geri döndüm ve cam kenarındaki koltuğa oturup çenemi koltuğun başlığına yasladım. Dışarıdaki karanlığı izlerken belki bir araba yaklaşır diye yolu izledim.
Ne güzel işte, kalbimi de alamayacaklardı.
Ama böyle yalnız, köksüz bir hayatta kalbim olsa n'olurdu ki?
Araba ışıkları göz önüme düşünce bakışlarım derinleşti ama nadiren geçen rastgele araçlardan birisi olduğunu anladım. Umutsuzca yüzümü koluma gömdüm ve saatlerimi neyi beklediğimi bilmeden geçirdim.
Gece yarısından sonra kıyafetlerimi çıkardım, burada bir takım pijamam vardı. Onu giyip bir şeyler yapmak adına dişlerimi fırçaladım, gözlerimi görmemek için aynadan sürekli kaçırdım. Yatağıma, soğuk çarşaflara girip gece lambamı yaktım, bir çare aradım.
Sonraki günümde beni odadan çıkaran şey midemdeki yoğun gurultu oldu. Üstüme aldığım hırka ile indiğimde onların hâlâ yukarıda, odada kaldığını anladım. Kendime mutfakta sıcak bir kahve yaptım, dolaptaki birçok şeyin son kullanıp tarihi geçtiği için evdeki atıştırmalıklardan birisini aldım.
Salona geçince de şöminenin yandığını gördüm, Emir koltukta uzanıyordu. Şömine önüne oturup kahvemden birkaç yudum alırken bana baktı, "Günaydın," dedi.
Dilim yanınca kahveyi uzaklaştırdım. "Uyuyamadım ki."
Esniyordu, o da yeni uyanmış gibiydi. "Ayaz için endişelenme. O iyi ama Kerim'in dediği gibi saklanması lazım."
Atıştırmalıktan biraz yiyip en masum ifademle gülümsedim. "Şey, beni onunla konuşturabilir misin? Madem güvende, ulaşabiliyor olmalısınız? Hı, konuşabilir miyiz?"
"Kerim'e sordun mu?"
"Hayır, müsaade etmez diye sormadım."
"Sor bir."
Omuzlarımı düşürüp, "Peki Ayaz beni hiç sordu mu?" dedim. "Merak etti mi?"
"Sordu tabi," dedi. "Merak etti, Kerim eve geri dönünce seni görebileceğini söyledi."
Dişlerimin görüneceği kadar gülümsedim. "Yaa, sordu demek. Hiç aklına gelmemişimdir belki dedim, çok üzülmüştüm. Şimdi birazcık sevindim."
"O seni, annesi biliyor. Elbette soracak."
Bana anne dediği zamanları hatırlayarak şömine ateşine döndüm. Kahvemi içene kadar köşeden kalkmadım. Ayaz'ın duygusal olarak yıpranmayan, her duruma uyum ve alışkanlık sağlayan birisini olduğunu çok iyi biliyordum. Yine de onun kendini, hele ki o kaos dolu günden sonra nasıl hissettiğini merak da ediyordum.
Kerim'le karşılaşmadan odama çıktım, tüm günü Rusça kitaplarımı çevirerek, Ayaz'ın telefonumdaki fotoğraflarına bakarak geçirdim. Dün gibi akşam olunca içimi de karanlık kapladı. Burada olmak hiç istemiyordum. Çok ruhsuz, ıssız, kötücül bir evdi.
"Anlaşmamız bozulduysa, kalbimi almaktan vazgeçtilerse... Affan'ı da göremem bir daha değil mi?"
Veda bile etmemiştim ona. Teşekkür de etmemiştim bana harfleri öğrettiği için.
Gözlerimi yumarak kalbimi ovaladım.
Kerim'i hiç görmediğim o güne şükrederek cam kenarındaki koltukta, yolu izleyerek uykuya daldım. Ve daha önce defalarca başıma geldiği gibi, uykumun yarısında bir his odama girdi, bilincimi uyandırmasa da gözlerimi açtı. Bana bakan bir beyaz ışık gördüm, ışık o kadar parlaktı ki, arkasındaki gölgenin kime ait olduğunu seçemedim. His var olmakla kalmayıp bana dokununca kendimi çok ağırlaşmış hissettim, her zamanki gibi gözlerimi yummaya çalışarak geçmesini bekledim.
Uyandığımda aslında kendiliğimden uyanmadığımı, bir gürültünün beni uyandırdığını anladım. Gözlerimi etrafımda dolaştırıp hâlâ koltukta, vücudumu ağrıtmış şekilde uyuduğumu gördüm. Gece başıma gelen hissi hatırladım ve tekrar bir gürültü duydum.
Koltuktan kalkıp kapıya yürürken korkmam gereken bir şeyin olup olmadığını düşündüm.
Kapıyı aralayınca sesler netleşti ve bir bağırmadan sonra inleme sesi yükselince, kalp atışlarım hemen hızlandı. Tehlike hissini sezdim ve ne olduğunu anlamak için odadan çıktım. Parmak uçlarımda basamaklara kadar ilerledim, sesler yoğunlaşınca sonraki adımımdan tereddüt duydum.
Evde birisi... ya da birileri...
Nefesimi tutup duvara sürtünerek ilerledim ve hole inince vücudumu saklayarak başımı çıkardım. İçeride çok fazla sayıda erkek gördüm. Fark ettiğim ilk Rauf oldu ve sonra hiç tanımadığım, kışlık kabanları içinde iki iri erkek. Rauf Kerim'i yere yatırmış, ayağını karnına sabitlemiş halde gülüyordu. Diğer adamlarsa Emir'i ters çevirmiş, tutuyorlardı. Bağırıp çağırmalar karşılıklıydı.
Beni almaya mı gelmişlerdi?
Geriye doğru sendeledim, kendimi bu kadar erkeğin arasında o kadar güvensiz hissettim ki teslim olmak yerine kaçmayı akıllıca buldum. Henüz fark edilmemişken arkamı dönüp evin açık kapısından korkuyla fırladım, önüme ya da arkama bakmadan koşmaya başladım.
Aslında... belki de kalmalıyım. Çünkü... beni Affan'a geri götürebilirdi.
Fakat ona ne kadar güvenirim ki? Bana neler yaptı!
Soğuk hava yüzüme çarpınca ne yaptığımı ancak farkına vardım. Ayaklarım, üstüm çıplaktı. İncecik kumaşlarla koşuyordum. Göğüs kafesimi tutarak arkama baktım ve adamlardan birinin arkamdan koştuğunu fark ederek çığlık attım.
Tanımıyordum bile onu. Fakat Rauf istediği için peşimden koştuğunu elbette anladım.
Adımları o kadar iriydi ki, daha da hızlanmak istedim. Tüm gücümü kullanarak arazide hızlandım, yerden bitme otları ezerek yola doğru koştum. Vücudum o kadar korku üretmişti ki, sanki adamın nefesini hemen arkamda hissediyordum.
Neden... neden tekrar beni almaya geldiler?
Soğuk, içime kadar işleyince acıyla bağırdım, soğuğun hücrelerime kadar sızdığını hissederek nefes almaya çabaladım. Yanıyormuş kadar soğuktu, bir anlığına önüme baktım ve ayaklarımın kıpkırmızı olduğunu gördüm. Sonra da sendeledim.
"Buraya gel!" bağrışını o kadar yakından duydum ki, kaybettiğimi sezdim. Kendimi yola atmak üzereyken soluk sesini duydum, sonra bir el omzuma yapışınca yere kapaklandım. Adamın vücudu da tüm ağırlığıyla üzerime düştü ve ellerim, arazideki irili ufaklı taşlara çarptı. Kaburga ve göğüs kafesimdeki yanmayla gözbebeklerim kocaman açıldı. "Bir yere kaçamazsın, dur!"
Vücudu o kadar ağırdı ki, istesem de artık kaçamazdım. Nefes almam bile zorlaşmıştı. Yüzüme dökülen saçlarımın arasından, avuç içime denk gelen iri taşı kavradım. "Kaçmıyorum ama... nefes alamıyorum, üzerimden kalk."
Adam, beni tamamen ele geçirdiği için üstümden kalktı ve belimden tutup beni çevirdi. Yüzünü bir anlığına gördüm ve kolumu kaldırıp gözlerimle takip ettiğim taşı başının sol tarafına doğru indirdim. Adam tam beni serbest bırakırken sendeledi, kalçasının üstüne geriye düşüp elini başına götürürken inledi. "N'aptın lan?"
Serbest kalan bacaklarımı kendime doğru çektim ve gözlerimi kanlı taşa, sonra tekrar adama çevirdim. Diğer eliyle bana uzanmayı denerken gözbebekleri kaydı ve eli de düştü, vücudu sol tarafa devrildi. Kirpiklerimi hareket ettirerek bir çığlık attım ve ağrılı bedenimi tamamen kaldırıp adamın yüzüne eğildim. Taşı hızla ileriye fırlattım. "İyi misin? İyi misin? Çok özür dilerim! Bir an çok korktum..." ellerimi adamın yüzüne götürüp hemen geri çektim. "Öldün mü ki? Öldün mü? Dur, dur hayır..."
Gözleri gerçekten kapanmıştı, hareket etmiyordu. Elim dudaklarım üzerinde titredi ve vücudum geriye doğru kaçtı. Adama zarar verdiğimi yeni yeni idrak ederek şoka sürüklendim. Daha önce yalnız bir kez yaptım, ikinci kez hiçbirini incitmedim.
"Dur... dur Rauf'u çağıracağım..."
Ondan ne kadar korktuğumu bile unuttum, hemen geri dönmek istedim. Ellerimi yüzüme kapatıp açarken de doğaya ait olmayan, yolda sürüklenen bir ses duydum. Başım ağırca sol tarafıma dönünce yola giren aracı gördüm, kime ait olduğunu hemen anlayıp müthiş bir rahatlama duygusuyla kasılan vücudumu serbest bıraktım.
Affan şoför koltuğundan inip doğrudan buraya bakarken, yalnızlık hissi saniye saniye azaldı.
Rüzgârdaki saçlarım yüzümde dağılırken, Affan ağır ağır buraya yürümeye başladı. Yaklaşana kadar kalp atışlarım hızlandı ve bedenim doğruldu, ona doğru iki adım attım. Temkinli şekilde bakışlarını adamla aramızda, sonra da vücudumda dolaştırıp ellerini aramızdaki mesafeye uzattı. Havaya dokunuyordu ama beni tutmuş gibi hissettim. Karşı karşıya geldiğimizde onu gördüğüm için gülümsedim ve hemen sonra başımı eğip ellerimdeki kana baktım, ona gösterdim. "Öldü galiba."
Affan avuçlarıma, sonra yüzüme baktı. Gördüklerini reddediyormuş gibi kafasını iki yana salladı. "Ona beklemesini söyledim," diye fısıldadı sımsıkı dudakları arasından. "Seni ben alacaktım."
Ellerimi bir daha korkuyla ona gösterdiğimde gözleri beni takip etti, avuç içlerimdeki kandan sonra da vücuduma yeniden baktı. Aramızdaki havanın, rüzgârın hepsi tenimi çerçevelemiş gibi inledim ve Affan yanımdan geçip adama doğru eğildiğinde, ne yaptığını izledim. Boyun çevresine dokundu. "Bayılmış."
Anlamaya çalıştım. "Ölmemiş mi?"
"Bayılmış."
Sebepsizce Affan'a yaklaştım, o geri doğrulurken üzerindeki cekete doğru uzanıp kavradım. Yüzünü yüzüme geri çevirirken bedenimin refleksi tepkisini anladı ve ceketini üzerinden çıkarırken tereddüt etmedi. Sıcak giysiyi omuzlarımın üstüne doğru bırakırken yukarıdan, derinlikli bakışlarıyla gözlerimin içine baktı. "Sakin ol. Ona ne olduğu önemli değil."
Yeşil gözlerim onun amber renkli gözlerini yutuyormuş gibi uzun uzun baktı.
Sıcaklık ve koku etrafımı sarmaladı, Affan üçüncü kez gözlerini üzerimde dolaştırıp bir şey aradı. Aradığı... bir yara, kanama, zarardı. Hiçbir şey göremeyip, "İyi misin?" dedi, emin de olamayıp. "Bir şey yaptı mı?"
"Neden geldin?" diye sordum, gözlerimiz buluştuğunda.
"İyi misin?" Sanki bu daha mı önemliydi?
"Beni almaya geldin öyle mi?" Heyecanla sordum. "Ya Rauf niye geldi, neden? Onu görünce çok korktum, evi terk ettim, aslında uzun sürmeyeceğini biliyordum ama... onu görünce sadece kaçmak istiyorum, babanı görünce de, babamı görünce de, Kerim'i görünce de..."
Avuçlarımdaki kana bir daha bakınca midem kalktı, titreyen dizlerimin üzerinde alçalıyordum ki, Affan düşmekte olduğumu anlayıp dirseklerimden tuttu. Yukarıdan bakıyordu bana, başını yanına eğmiş halde. Parmakları deri ceketi aşıp tenime kadar kavrarken gözlerimin içlerine doğru derinleşti gözleri. Kaşlarının arasında huzursuz bir çizgi oluşurken akıttığım ıslaklığı izledi.
"Kaçabilir misin?"
"Onlardan mı?" diye fısıldadım. Birinden kaçtım.
Dün gece gördüğüm hayaletin gözlerine benziyordu gözleri. İşte ondan kaçmam.
"Babamdan kaçamazsın," dediğinde omzumun üstünden arkama döndüm, kaçtığım yola baktım. Belki de yapabilirim. Ama ne için? Hayatı kim için yaşayayım da kaçayım? "Test sonuçları çıkmış. Doktor kalbini Doğa'ya verebileceğini söyledi, seni bu yüzden almaya geldim."
DEVAM EDECEK.
Siz de hissettiniz onu değil mi? Hikâyemizin asıl şimdi başladığını???
Bu bölüm Affan ve Lal sahnesi az olduğu için kudurdum özledim sanki yazan ben değilmişim gibi ahajsjejs
Neyseee çok güzel diğer bölümlerde görüşürüz. Ama ne zaman???
Bölümü bir emoji ile anlatın bakayım. Ben galiba 🩸 derim.
Instagram: emineasr
💚🤎
Yorumlar yükleniyor...